30 Eylül 2024 Pazartesi

Durdurul-a-mayan Güç *

Belli ki birileri İsrail'e Ortadoğu'yu dizayn etme görevi vermiş. Büyük İsrail projeni gerçekleştir demiş. Belki de İsrail ya da Siyonizm kendine vazife edinmiş. 

İsrail de verilen görevi yerine getiriyor. 

İsrail bu işe kalkışmadan önce İsrail'e kafa tutacak çevrede ne kadar ülke varsa Arap Baharı adı altında devletsizleştirildi ya da etkisizleştirdi. Mısır, Irak, Suriye, Libya gibi. Bugün bu ülkeler ha var ha yok. Arkalarından Fatiha okuyacak kimseleri bile yok. 

Önünde kendisine karşı çıkacak bir güç kalmayınca, İsrail kah Gazze kah Lübnan kah Yemen kah İran saldırıp duruyor. Gazze ve Lübnan'ı hallettikten sonra sıra Ürdün'e mi gelir, Irak'a mı gelir, Suriye mi olur, Türkiye mi olur, bunu zaman gösterecek. 

Şu var ki İsrail'e yürü, parçala, yut, arkandayız diyen irade, arzımevuda kendini inandırmış. Kitaplarında, mülkleri gördükleri toprakları orantısız güç kullanarak kanlı bir şekilde ele geçiriyor. Girdiği yerden de çıkmıyor. 

Amacına ulaşmak için her yolu mubah görüyor. Yeri geliyor havadan bombalıyor. Bombalarken cami, kilise, hastane, sivil, çocuk, kadın gözetmiyor. Kah hava hareketi kah kara hareketi yapıyor. Hangi ülke olduğuna bakmaksızın nokta atış ölümler gerçekleştiriyor. Teknolojinin her türlüsünü kullanıyor. Gerekirse çağrı cihazını, telsizi silah olarak kullanıyor. İstihbaratı da güçlü. Öldürmek istediğini adım adım takip ediyor ve öldürüyor. Öldürmedim lider bırakmadı. 

Ateşkesi de kabul etmiyor. Saldırdığı yerleri toplasan bir devlet etmez ama hepsine saldırarak adeta yedi düvelle savaş görüntüsü veriyor. Karşı koyan da olmayınca istediği yerde istediği şekilde at koşturuyor. Saldırıyor, vuruyor, öldürüyor. Adeta topunuz gelin, topunuza yeterim diyor. 

Bu durumda görünen o ki İsrail durdurulamayan ya da durdurulmayan bir güç.
Nasılsa teknoloji onlarda, sermaye onlarda, savunma ve saldırı araçları onlarda. Arkalarında da dünyaya nizamat veren para babaları ve ülkeler var.

Kim dur diyecek onlara? İslam dünyası mı, çevre ülkeler mi? Hiçbiri. Çünkü her biri aman bana dokunmasın derdinde. Hoş karşı koyacak olsalar bile hiçbiri İsrail'in imkanlarına sahip değil. Hiçbirinde siber saldırı yapacak ne teknolojik alt yapı var ne de böyle bir irade. Bırakalım ortak bir iradeyi, bir araya gelip karar alacak, yaptırım ortaya koyacak cesaretleri bile yok.

Görünen o ki Ortadoğu'nun, çevre ülkelerin ve İslam ülkelerinin bir çaresizliği, politikasızlığı ve acziyeti söz konusu. 

Bu durumda mevcut durumu kabul edip boyun büküp oturacak mıyız yoksa kan, gözyaşı, ölüm ve tehcirle yaşamaya devam mı edeceğiz? 

Doğrusu, İsrail ile nasıl mücadele edileceğini bilmiyorum. Bilinen bir gerçek varsa hep kaybeden biziz. Buna rağmen gittiğimiz yol, yol değil, böyle mücadeleyle başa çıkmamız mümkün değil, mücadele şeklimizi değiştirelim demiyoruz. Ateş çemberi içindekiler ölüme gitmeye devam ediyor. 

Ateş çemberi dışındakiler ise slogan, hamaset, lanet, bol çene, meydan okuma, kabadayılık yapma, boykot, sürekli gündemde tutma, maddi destek vs. vermekle yetiniyor. 

Tarih bir gün bugünleri yazarsa, İsrail’in acımasızlığı kadar İsrail ile mücadele edenlerin çaresizliğini de yazacak.

*09.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Takkeli Dağ Serüvenim

Yan taraftaki bayrak Takkeli Dağ'ın Tepesindeki bayrak. 14 Eylül 2020 tarihinde çıkmıştım buraya. 

Salgın dolayısıyla yüz yüze eğitime ara verildiği, yavaş yavaş uzaktan eğitimin başladığı zamanlar. 

16.50'de canlı dersim var. Öğle vakti yürüyüşümü yapıp geleyim diye evden çıktım. 

Rotayı Yeni Meram Tıp Fakültesine çevirdim. Oraya varınca biraz geçtim. Saray Köy tabelasını gördüm. Dedim Saray Köy'e gideyim. 

Vardım oraya. Takkeli Dağ tüm azamet ve yüksekliğiyle kendini gösterdi. 

Bir çeşmeden yaşlı bir amca su dolduruyordu. Amca bu dağa nereden nasıl çıkılır dedim. Köyün yamacından dedi. Hiç çıktın mı dedim. Çocukluğumda dedi. Gel haydi bir de şimdi çıkalım dedim. Çıkamam bu yaşımda dedi. Kaç saatte çıkılır dedim. İki üç saatte ancak dedi. 

Saatime baktım. 13.00 suları idi. Dersimin başlamasına 4 saat var. Acaba dersi kaçırır mıyım dedim. Herhalde kaçırmam. Amca 2-3 saat dediğine göre ben daha erken çıkarım dedim ve köyün yamacından dağa tırmanmaya başladım. İlk hedefim su deposu idi. Oraya güç bela vardım. Sonra sağa doğru kah dik kah yan yürümeye devam ettim. Gerisin geriye yuvarlanmamak için dik yürümedim. Dağa doğru tırmanır gibi yaptım. Ot, taş ne bulursam, tutunmak için destek aradım. Çoğu zaman belediyenin ektiği fidanları takip ettim. Oralarda nefesledim. Yürüye yürüye dağın Sulutas'a bakan tarafına gelmişim. Çünkü dik çıkılmıyor. Ancak biraz yan biraz dik şeklinde yürüme imkanı buldum. 

Baktım ki çıkıp bitirmişim. 1720 metre yükseklikteki dağdayım. Bir anda yedi sekiz kişiyle karşılaştım. Kimsin dediler. Ziyaretçiyim dedim. Ziyaret yasak, güvenlik seni nasıl saldı dediler. Güvenliği görmedim. Ayrıca güvenlik kulübesi de yoktu. Şu yolun aşağısında güvenlik var. Güvenliği görmediğine göre nereden geldin buraya dediler. Dağın yamacından dedim. Amca, ne cesaret. Oradan çıkılır mı hiç. Hem sarp hem tehlikeli. Biri yukarıdan bir taş yuvarlasa ne olurdu dediler. Yoldan haberim yoktu. Aşağıda bir köylüye sordum. Şu yamaçlardan çıkacaksın dedi. Ben de öyle yaptım dedim. Geri dön, yasak buraya çıkmak dediler. Niye yasak dedim. Biz burada kazı çalışması yapıyoruz dediler. İyi, siz çalışmanızı yapın. Ben aşağıdan gelirken zirvede dalgalanan bayrak gördüm. İzin verin. Bayrağın yanına kadar varıp döneyim dedim. Olmaz amca, güvenliği çağırırız bak dediler. Valla, buraya kadar geldim. Güvenlik falan dinlemem. Zaten o gelinceye kadar ben bayrağa ulaşırım dedim. Ne bilelim senin buraya zarar vermek ve altın aramak için gelmediğini dediler. Gençler, saçlarıma bakın, altın sarısı saçlarım var benim. Altını nideyim ben. Ayrıca altın aramak için elde alet edevat olması lazım. Bakın, elimde sadece cep telefonu var. Bununla mı altın arayacağım ben dedim. Amca, izin versek bile o kadar çaba sarf ettik. Kazdığımız yerlere zarar verirsin dediler. Gençler, dikkat ederim, merak etmeyin dedim. Allah Allah çattık bugün dediler. 

İçlerinden sessizce bakan sakallı biri dikkatimi çekti. Delikanlı, sen iyi birine benziyorsun. Arkadaşlarına söyle de izin versinler dedim. O zamana kadar sessiz duran genç, amca ne iş yapıyorsun dedi. Öğretmenim dedim. Peki, biz senin sınıfına izinsiz girsek ne yaparsın dedi. Kızarım dedim. Bak gördün mü, kızarmışsın dedi. Delikanlı, kızarım ama kızmakla kalırım. Başka da bir şey yapmam. Siz de bana kızın, sonra izin verin dedim. Tamam amca, şu taraftan git, hemen gel, orada bayrağı görürsün dediler. Hah şöyle ya. Çok teşekkür ederim dedim. Gösterdikleri taraftan yürüdüm. Bayrağın yanına vardım. Hem bayrağı hem Konya'yı tepeden fotoğrafladım. Ama neye yarar. Çünkü eski mi eski bir telefondu. Çektiğim fotoğraflar mavi renginde çıkıyordu. Neyse hatıra olarak çekmiş oldum. Gençlere verdiğim söz gereği hemen geldiğim taraftan geri döndüm. Gençler, çok sağ olun, burada çalışan olduğunu bilseydim, yiyecek ve içecek bir şeyler getirirdim. Bir de buraya çıkan yol olduğunu bilseydim, oradan gelirdim. Kusura bakmayın. Size kolay gelsin dedim. Ayrıldım. 

İnişim yoldan artık. Yolu az inmiştim ki güvenlik karşıladı beni. Amca, niye böyle yaptın, yasak yere böyle girilir mi, senin kimliğini almam gerek normalde dedi. Delikanlı, kimliğimi almak istesen de yanımda kimlik namına bir şey yok. Yasak olduğunu bilseydim zaten çıkmazdım dedim. Araban nerede dedi. Arabam yok delikanlı. Ben ta Meram Yaka'dan buraya yürüyerek geldim. Yine yürüyerek gideceğim dedim. Tamam amca. Şu yolu takip et. Yalnız yılan eksik değil, önüne çıkabilir, dikkatli ol dedi. Eyvallah, sağ olasın diyerek inişe devam ettim. 

Önüme yılan da çıkmadı. Yol da birden bitti. Yoldan çıksam daha erken çıkarmışım zirveye. Gerçi güvenlik salmazdı o zaman. Ben de geriye dönmek zorunda kalacaktım. Yasal olmayan yoldan dağa çıkmak, yol varken yamaçlardan çıkmak akıl kârı değil ama konu ben olunca kapı varken bacadan girmek gibi oldu. 

Sulutas yoluna çıktım. Oradan Saray Köy'ün içinden hiç duraklamadan seri ve tempolu bir şekilde evin yolunu tuttum. 

Meram Tıp Fakültesi Hastanesinin önünden geçerek Hoca Fakıh yolunu takip ettim. Oradan Meram Yaka'daki başlangıç noktama geldim. Eve geldiğimde canlı dersimin başlamasına beş dakika vardı. 

Duş almadan terli terli bilgisayarın başına oturarak öğrencilere link gönderdim. Dersimi işledim. 

Dersten sonra duşumu olup tartıldığım zaman 67 kiloya indiğimi gördüm. 

Vay be! Bu şekil uzun tempolu yürüyüşüme, zannedersem Ramazan bayramı sonrası 29 Mayıs 2020 tarihinde başlamıştım. Yürüyüşe başlarken 83-85 kilo idim. Göbek de o biçimdi.

Aradan dört yıl geçse de bugün gibi hatırlıyorum o yürüyüşü. Toplam 4 saat sürmüştü Yaka-Takkeli Dağ gidiş ve dönüşüm. Ne kadar terlediğimi, atletimin göl olduğunu, başımdan aşağı terin aktığını, Takkeli Dağın tepesinde çokça sarnıç gördüğümü hiç unutmam. Bu yazıyı da sosyal medyada paylaştığım Takkeli Dağ fotoğrafları, yıl dönümünde önüme düşünce, Takkeli Dağ da arşivimde yerini alsın istedim. 

29 Eylül 2024 Pazar

Namaz Pislikleri Örtme Aracı Yapılmamalı *

Ölümünün ardından günler geçmesine, olayla ilgili ondan fazla kişinin tutuklanmasına rağmen küçük kız Narin'in ölümü hala gizemini koruyor. Çünkü sık sık ifade değiştiriliyor.

Gizli tanık, verdiği ifadelerini sık sık değiştirse de değişmeyen ifadelerden biri, Narin'in ölü bedeninin bir battaniye içerisinde amcası tarafından kendisine teslim edilmesi, gizli tanığın cesedi çuvalın içine koyması, dere yatağına koyduktan sonra cesedin üzerini 20 kilo taşla kapatması. Cesedi dere yatağına koyduktan sonra eve gelip namazını kılması, ardından herkesle beraber arama kurtarma faaliyetlerine katılması.

Narin niçin ve kimler tarafından öldürüldü üzerinde durmayacağım. Zaten bu konuda görsel ve yazılı basında konuşuluyor, yazılıp çiziliyor. Cesedi gömen kişinin hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi Narin'i araması üzerinde de durmayacağım. Bu ifadede en dikkatimi çeken ise bu kişinin cesedi dere yatağına koyduktan sonra görülmesin diye üzerini taşla kapatıyor, sonra da eve gelip namaz kılıyor.

Sonradan adı Bahtiyar olduğu söylenen kişinin, cesedi gömdükten sonra namaz kılması ilginç olduğu kadar içinde çelişki barındırıyor. Çünkü kızı başkası öldürse de delilleri karartma, jandarmayı yanıltma yönüyle suç ortaklığı yapıyor. 

Bahtiyar hem suç ortağı hem de kıldığı namazı örtüşmüyor. Çünkü burada "Namaz insanı fuhşiyattan ve kötülüklerden arındırır" ayeti ile taban tabana zıt bir durum söz konusu. Buna, bu ne perhiz ne lahana turşusu ve ne yaman çelişki denir Anadolu'da. 

Diyelim ki suç ortağı, tehdit ve para karşılığında ölen çocuğu gizledi. Sonra gelip niye namaz kılıyor. Namaz kıldı. İfadede niçin namaz kıldığını söylüyor?

Diyelim ki çocuğu gömdükten sonra eve gelip yaptığına pişmanlık duysa, sonra kalkıp namazını kılsa, ardından duasını ve tövbesini yapsa, sonra da gidip jandarmaya bu durumu haber verse, dersin ki adam yaptığının doğru olmadığını biliyor, pişmanlık duymuş ve gelip durumu haber veriyor. Ama böyle yapmıyor. Namazın ardından kamufle ettiği çocuğu arayan topluluğun içine katılıp çocuk arıyor. Yani dostlar alışverişte görsün ve kimse kendisinden şüphelenmesin. 

Anlamadığım, akıl almaz, izahı mümkün olmayan ve insanlıktan bihaber bu yaptığına namazı alet etmesi. 

Pisliğine namazı niye karıştırıyor?

Yoksa hem her türlü pisliğe imza atarım hem de namazımı kılarım, ben namazımı hiç geçirmem demeye mi getiriyor? 

Yoksa Narin’i kamufle ettiği gibi yaptığı pisliği örtmek için namazı emeline alet mi ediyor? Nasılsa işi kamufle. 

Sahi namaz yaptığı pisliği temizleme aracı mı? 

Bu yaptığıyla insanları kandırdığı gibi Allah’ı da kandıracağını mı düşünüyor? 

Yoksa bu günahı işleyene ortak olmaya oldum. Nasılsa öbür dünyada Narin’den önce ilk hesap namaz borcu olup olmadığına bakılacak. Günahkar olmaya oldum. Bari namaz borcum olmasın, zaten namaz borcu olmayınca Allah diğer günahları affeder diye mi düşünüyor? Ki bu düşüncede olan insanın sayısı az değil. 

Şu var ki yazıklar olsun bu tiplerin kıldığı namaza!

Yazıklar olsun dini sadece namaza indirgeyenlere!

Yazıklar olsun namazı kötü emeklerini örtmek için basamak kullananlara! 

Gönül ister ki bu tipler namaz kılmasın. Çünkü namazla yaptığı taban tabana zıt. Keşke bu tipler hiç namaz kılmasa ve yönünü kıbleye hiç dönmese...

*02.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.