19 Eylül 2024 Perşembe

Bir Günün Hikayesi

İstasyondan çıktım. Tek yaptığım, ayaklara yürü demek oldu. Biraz paslanmış ama eski günler kadar olmasa da hiç teklemeden yürümeye başladı ayaklarım. 

Rotayı çevirdim Meram Yeniyol'a. Baktım Lastik Durağındayım. Geçince, gözüme sağdaki petrolün fiyat listesi ilişti. Bir ara bu fiyatlar durmayacak, şuradan biraz benzin alayım deyip 44'e aldığım benzinin 42 dolaylarına indiğini gördüm. İnişine sevindim ama zamlı tarifeden aldığım benzini telafi için ayakları biraz kullanmam gerek dedim. 

Evliya Çelebi Parkını sağladım. Meram Devlet Hastanesinin önüne gelince, çıkmadan aradığım, müsaitsen yürüyelim dediğim yol arkadaşım da yürüyüşüme eşlik etti. 

Yürürken yol arkadaşıma gıpta ettim. Gram yağ ve kilo yok vücudunda. Yavaş yürür gibi görünmesine rağmen hep önümde yürüdü.  Yormadan yürümenin pratiğini de öğrenmiş.

Yürüyüşe tek engel, Meram Yeniyol'un yürüyüşe elverişli olmaması. İkişer şeritli yolun kaldırımı ha var ha yok. Olan kaldırıma da kaldırım demeye bin şahit lazım. Yürümek için yola insen araç geliyor. İki kişinin zor yürüdüğü kaldırıma çıksan, önüne ya direk ya ağaç ya da bahçeden dalları sarkmış ağaçların dalları yürüyüşünü engelliyor. Kaldırım taşları da tek düze değil. Yolun ve kaldırımın bugünkü hali sanırım Veysel Candan'ın belediye başkanlığından kalma. Sağlı sollu, önünde bahçe olan tek katlı evlerin önünden birer metre alınsa, kaldırım yenilense, yürüyüş için çok elverişli bir güzergah olur. Yetkililere ve arsasından bir metre yer vermek için can atan muhitin sakinlerine duyurulur. 

Biz gelelim yürüyüşe. İnişli, çıkışlı yol aldık. Dere tepe düz gittik. Bir baktık. Dere'deyiz. Öğle ezanı da okunmaya başladı. Değirmenönü Camisine girelim dedik. Camiye o kadar giriş var. Hangi kapıya dolandı isek kilitli bulduk. Sağ, sol derken galiba kimse yok deyip çıkıp giderken müezzinin sesini duyduk. Ses yukarıdan geliyor dedik. İçeride varlar deyip az önce kilitli dediğimiz kapının yanında bir başka kapıya yönelerek şansımızı denedik. Kapı açıktı. Farza durmuşlar. Üç beş cemaat vardı içeride. 

Namaz çıkışı hoş geldin dedi cemaatten önümüzden yürüyen. Hüseyin'e mi geldiniz dedi. Hayır sana geldik dedim. Buyurun dedi gönlü zengin insanımız. Bu arada bu Hüseyin kim, meşhur biri mi dedik. Yok. Buradan bir yer satın aldı. Onun tanıdıkları geliyor bazen dedi. Dere Kur'an Kursuna nasıl gideriz dedik. Beni takip edin. Sonrasında da Kızlar Kaya'sının oradan yola devam edin. Nasıl gideceksiniz dedi. Yürüyerek dedik. Yalnız Kurs buraya uzak dedi. Problem değil. Yürürüz dedik. O önde biz arkadan yürüdük. Sularımız akmıyor dedi. Şebeke suyu mu dedik. Hayır, musluklar akıyor. Derenin suları kesik dedi. Niye dedik. Belediye kesti. Çünkü suyu satıyor dedi. 

Kızlar Kaya'sını solumuza alarak yürüdük. Kursu bulmak için yol bilgisini açtım. Mezarlığın oradan biraz rampa çıktık.

Kursta görev yapan sınıf arkadaşımızı ziyaret edeceğiz bu vesileyle. Yerinde ve iş başında imiş aradığımız. Hemen bizi sınıfına aldı. Ortaokul seviyesinde öğrencilerdi öğrencileri. Dere İHO öğrencilerinin çoğu burada yatılı kalıyormuş. Hepsinin önünde de Kur'an vardı. Ayağa kalktı mimi minnacıklar. Selam verdik. Hal hatır sorduk. İçinizde en iyi okuyan hanginiz dedik. Abdullah isimli öğrenci imiş. Ondan bir ayet dinledik. Tebrik edip çıktık.

Müdür odasına aldı arkadaşımız. Ardından müdür geldi. Muhitteki imamlar ve kursta göre yapanlar selam verip hoş geldin dediler.

Etkinlik pek eksik olmazmış kursta. Bugün de ilköğretim haftası etkinlikleri çerçevesinde, yapılan program dolayısıyla çocuklara çi köfte yoğurmuş kurs müdürü. Bize de nasip oldu bu vesileyle. Kurs müdürünün on parmağında yirmi marifet varmış bizim arkadaşın anlattığına göre. Sanırım her cum,  yemeklere ilaveten izzet ikram yapılıyormuş burada kalan öğrencilere. Çoğu da müdürün elinden geçiyormuş. 

Çok derli toplu ve düzenli gördüm Kursu. Sessiz sakin ve tepeye nazır bir yere yapılmış Kurs. Giden Meram Kaymakam'ının uğrak yeriymiş burası. Kendi cebinden öğrencilere epey bir destek çıkmış.

Çay eşliğinde hasbihalimizi yaptıktan sonra ilgi, alaka ve ikramlarına teşekkür ederek ayrıldık. Hep böyleyseniz yürüyüş rotamız hep bu taraf olur dedik. Gülüştük. Her zaman bekleriz dediler. Bırakalım sizi tekliflerine, biz yine yürüyeceğiz dedik. Tekrar yola revan olduk.

Dere'yi bitirip Meram Yeniyol'u takip etmedik bu sefer. Aşkan Mahallesinin sokaklarına girdik. NEÜ rektörlüğünü sağımıza alıp yürüdük. Bu rektörlüğün yanından geçerken hep dillendirdiğimi bir kez daha dillendirdim. Bu üniversitenin kampüsü varken bu rektörlük niye kampüste değil diye. Öyle ya rektörlüğün yeri üniversite yerleşkesinin içi olur. Öğrenci ve öğretim görevlilerinin arası olur. Devlet yerleşkeye o kadar bina yaptı, bir rektörlük binası mı yapamadı ya da taşınacak yer var da rektörlük taşınmak mı istemiyor? Doğrusunu isterseniz ben de olsam makamımın üniversite içinde olmasını istemem. Mesela okullarda öğrenci olmasa okul idarecileri için çok iyi olur. Çünkü ne sorun olur ne suyunu bulandıran. Ayrı bir yerde keyif sürersin. Öyle ya kim uğraşacak öğrenciyle, öğretim görevlisiyle. Sadede gelirsem, bugün NEÜ rektörlüğü olarak kullanılan yer kıymetli bir yer. Pekala başka bir amaçla kullanılabilir. Hiçbir şey yapılamazsa, burası halka açık bir kafe niye olmasın. Aman neyse ne.

Yürümeye devam ettik. Yol üzerinde iki üniversite öğrenci yurdunu ziyaret ettik. Çaylarını içtik. Aşgan Camisinde ikindiyi kıldık. Tankın önünden evlere gitmek üzere ayrıldık. Bu maratonun tekrarı için tekrar kavilleştik. Ayrılmadan önce yol arkadaşım eve boş göndermedi. Sorunsuz geçen günü tatlı bağlayalım dercesine, bir tatlıcıya girerek tatlı alıp koltuğumun altına sıkıştırıverdi. Kesesine bereket. 

Eve geldiğim zaman baktım ki epey bir adım atmışız, km kat etmişiz, kalori yakmışız. Yürürken konuşmaktan, ziyaret ettiğimiz yerlerin muhabbetinden, akşamın ne zaman olduğunu bilemedik. O kadar yol tepmemize rağmen bir yorgunluk da hissetmedim.

18 Eylül 2024 Çarşamba

Kimse Güvenli Değil *

İsrail’in Lübnan’daki taşınabilir çağrı cihazlarına sızıp patlatması sonucu çok sayıda kişinin yaralandığı bildirildi.

Lübnan resmi ajansı NNA’ya göre, İsrail’in "pager" isimli çağrı cihazlarına sızması sonucu çok sayıda Lübnanlı yaralandı. Patlayan cihazlar 1990'lı ve 2000'li yıllarda popüler olan, pager diye bilinen cihazlar. Hizbullah bu cihazları örgüt içi iletişimde kullanıyor. İddialara göre bu cihazların en son teslim edilenlerine patlayıcı düzenek yerleştirildi. Bu cihazlarla bir numaradan temasa geçince de cihazlar infilak ediyor.” (İnternet Haber)

Ajanslara düşen bu haber gösterdi ki bu çağda kimse bulunduğu yerde güvenli değil. Çünkü çağrı cihazları üzerinden bu infilak yapılabiliyorsa cep telefonları üzerinden bu tür suikast ve toplu cinayetler hayli hayli yapılır. Ki cep telefonu olmayan dünyalı bugün için yok gibi. O yüzden her nerede olursak olalım, bir terör saldırısına ve toplu katliama maruz kalma riski söz konusu. Yeter ki birileri bir başkasını ve başkalarını ortadan kaldırmak istesin.

Deselerdi ki bir gün gelecek, insanlık için bir kolaylık olan bu teknoloji başına bela olacak, herkes cebinde bomba ve kendini intihara sürükleyecek aletini cebinde veya elinde bulunduracak. Herhalde hiçbirimiz inanmazdı.

Yine çağrı cihazı üzerinden yapılan bu saldırı gösterdi ki teknolojiyi üretenler, terörle mücadele ettiğini veya kendini savunduğunu söyleyen kişi ve devletler, ürettikleri cihazları satarak hem para kazanıyorlar hem sattıkları ürünle, biri bizi gözetliyor türünden bizi dinliyor, ne yaptığını, nereye gittiğini takip ediyor hem de sattığı ürünü silah olarak kullanmak suretiyle ortadan kaldırıyor.

Dünyayı yöneten, dünyaya yön veren ve ipin ucunu daima elinde tutan bunlara karşı kimse ben şunlarla mücadele ediyorum, ülkemi koruyorum demeye falan kalkmasın. Rakibin, düşmanın ürettiği ile kişilerin veya devletlerin kendini koruması mümkün değil. Çünkü onlar izin verdiği müddetçe hayattayız.

Ne zaman ki başta teknoloji olmak suretiyle her şeyi kendi üreten kişi ve ülkeler işte o zaman her türlü mücadeleyi kazanır ve dünyada söz sahibi olur.

İslam dünyası, namerde muhtaç olmayacak şekilde; teknolojide, bilimde, ekonomide, sermayede, üretimde, savunmada, icatta söz sahibi olmadığı ve kendi kendine yetmediği, rakip ya da düşmanlarının ürettiklerini parayı bastırıp aldığı ve kullandığı müddetçe bir arpa boyu yol ilerleyemez, dertten kurtulamaz, dünyada söz sahibi olamaz.

Çağrı cihazları üzerinden yapılan bu siber saldırısı, İslam dünyasının, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin aklını başına alması gerekir.

Hamaset ve sloganı bırakıp sadede gelmedikçe dert de bizim, sıkıntı da bizim, ölüm ve yaralanma da bizim, kan ve gözyaşı da bizim olmaya devam eder.

Yapacağımız tek şey kendimizle yüzleşmektir.

*20.09.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

15 Eylül 2024 Pazar

Çoğumuzun Parayla İmtihanı

Üç beş kuruşum arttı ise gram alma yoluna gittim. Otuz yıldır bu şekil artıra artıra 30 yıllık bir ev alabildim.

Hiç döviz hesabım olmadı. 

Oğlanlardan birinin düğününde bir arkadaş 50 avro hediye takdim etti. Bu vardı sadece cebimde.

Bir ara ülke döviz sıkıntısı çektiğinde, (gerçi bu ülkenin hep döviz sıkıntısı vardır ya neyse) birinci elden, cebinizdeki dövizleri bozdurun dendiğinde şu yabancı para cebimde durmasın, bir de karınca misali ülke ekonomisine katkım olsun diye gidip dövizciden bozdurayım dedim. Dövizciye giderken de korka korka gittim. Olur ya tam dövizciye girerken biri görüp de hain der mi diye endişe etmedim değil.

Anlayacağınız ne evimde ne cebimde dövizim var. Nakit olarak taşıdığım pul olsa da hep Türk lirası olmuştur. 

Bankada da maaş hesabı dışında döviz türünden bir hesabım yok. 

Kur garantili TL hesabım da olmadı. Aynı şekilde altın garantili TL hesabına da girmedim.

Ben böyle kimseye muhtaç olmadan ve borçlanmadan, yabancı paraya yatırım yapmadan hayatımı idame ettirirken, bir baktım ki eski milli futbolcuların daha fazla kazanacağım düşüncesiyle, özel bir fona milyonlarca döviz kaptırdığı ajanslara düştü. Bu futbolcuların çoğu da Reisicumhur ile direk görüşen kimseler. Belli ki aralarında bir hukuk var. Buna rağmen paralarını TL'ye çevirmeyip dövizde tutmaları garibime gitti. Vay be demek düştü bana. Öyle ya ilk önce onlar kulak vermeliydi.

Şok geçirmem bununla kalmadı. Bir ara para yatırmak için bir ATM'ye gittim. Yandaki ATM'den bir tanıdığı gördüm. Selamlaştık. İşin bitince çay içelim derken hesabı gözüme ilişti. Hem avro hem TL hem dolar hesabı vardı. 

Birlikte dışarı çıktık. Para çekemedim. Siz geçin, ben bir de şu bankanın ATM'sine bakayım. Pantolon yaptırdım. Terziye para vermem lazım. O yüzden nakit çekmem gerek dedi. Artık kaç bankada hesabı varsa bu bordro mahkumunun.

Az sonra dediğim çay ocağına geldi. O ATM'den de para çekememiş. Ne kadar lazım, vereyim dedim. İyi olur, ben size EFT yapayım dedi. Dinî bütün ve hamasi yönü güçlü bu arkadaşın da döviz hesaplarının olması garibime gitmedi değil. 

Yine mevcut durumu savunan bir arkadaştan birkaç günlüğüne harçlık türünden küçük para istedim. Hepsinde de yok dedi. Çay içip kalktıktan sonra sen git, ben şu bankaya uğrayacağım. Ardından gelirim dedi. Gittiğim yerde öğrendim ki pek TL tutmuyormuş cebinde bizimki. Onun da döviz hesapları varmış. Cebinde TL tutmayan bana nasıl harçlık versin, öyle değil mi? 

Sonra sonra öğrendim ki nice tanıdıklarım dövizin yanında parasını kur ve altın garantide değerlendirmiş o süreçte. 

Herkesin tercihine saygı duysam da garipsemedim desem yanlış olur. 

İşin ilginci, döviz hesabı olduğunu öğrendiğim ne kadar tanıdığım varsa mevcudu savunan, dini hassasiyeti olan, milliyetçi veya milliyetçiliğe sempati ile bakan ve pek eleştiriye gelmeyen kişiler. En azından çoğunluğu böyle. Bu tiplerin bir diğer yönü de pek maddi sıkıntısı olmayan tuzu kuru kişiler. Bu tiplere bu ne yaman çelişki ve görüntü demek lazım ama boş ver. Herkesin bir bildiği vardır. Bir de paranın durmadan pul olmaya devam ettiği bir zamanda parasını döviz de değerlendirenlere kızmaya, gönül koymaya hakkımız yok. Öyle ya herkes parasının değerini korumaya çalışıyor. Benimki de aşırı bir hassasiyet olsa gerek. Sonra bana ne? Kim parasını nerede değerlendirirse değerlendirsin. Yine de çelişki yaşamasalar daha iyi olur. 

Neyse ben geleyim kendime. Yukarıda dedim hiç döviz hesabım olmadı diye. Üç beş kuruşum olduğunda, cebimdeki parayı para babaları bilirmişçesine altın yükselişe geçer. Olmayacak, daha da yükselecek. Alayım bari derim. Ben aldıktan sonra altın önce durur, sonra düşüşe geçer. Bu kadarla kalsa iyi. Ne zaman nakit ihtiyacından dolayı altın bozdurmam gerekirse altın dip yapar. Aldığımdan daha aşağıya bozdururum. Bu durum yani yüksekten alıp düşmesi, bozdururken de düşük seviyede bozdurmam bende bir gelenek. Bu gelenek sanırım benimle gidecek. Şu var ki parayı değerlendirme yönünden bahtsız bedeviyim desem yanlış olmaz.

Bir sonraki yazımda da nasip olursa, “Eşeğimi Buldum” başlığıyla, nasıl ve ne kadar döviz aldığımı, dövizin başına ne geldiğini anlatmak isterim.