13 Eylül 2024 Cuma

Allah Korkusu Eğitimi Yeterli Olur mu? *

Zaman zaman bir şeyden dert yandığımızda, "Allah korkusu yok bunlarda, vicdansız bunlar, Allah'tan korkmadığı gibi kuldan da utanmıyor. Bu tiplerin ar damarı çatlamış" deriz.

Yine başımıza gelen olumsuzluklar karşısında, "Tüm bu başımıza gelenler İslam'ı yaşamadığımızdan. İslam'ı yaşasak, İslam kanunları geçerli olsa bunlar başımıza gelmez" deriz.

Daha neler deriz neler... 

Bu kervana etkili ve de yetkili bir büyüğümüz de katılmış. Bir topluluğa yaptığı konuşmada mealen şöyle demiş: "Derdimiz bilgi değil. Bilgi meslekte ve üniversitede öğrenilir. Eğitim şart. 4-6 yaştan itibaren çocuklarımıza Allah korkusunu, kuldan utanmasını, milli ve manevi değerleri öğretmemiz, bunların eğitimini vermemiz; vatan, millet ve bayrak sevgisini vermemiz lazım. Bunları verdik mi ondan sonra nereye giderse gitsin, ondan korkma. Burada en büyük sorumluluk annelerindir. Sonra okul, sonra çevre gelir. Anneler tam görevini yapmıyor. Baba çocuğunu sabah namazına kaldırıyor, anne yatsın diyor. Olmaz böyle. Sonra çocuğu 10 yaşına gelince, bu çocuk niye böyle diye dert yanıyor...".

Bu tür dert yanmaları değerlendirmeye geçmeden önce bazı sorular sormak istiyorum. İnsanların kötülük yapmasının önüne geçmede en etkili yöntem nedir? Bence önce bunu tespit etmek lazım. Kötülüğü önlemede ve çocuk yetiştirmede en etkili yöntem;

Allah korkusunu ve kuldan utanmayı ta küçüklükten çocuğa yerleştirmek mi? 

Milli ve manevi değerleri, vatan ve bayrak sevgisini küçüklükte aşılamak mı? 

Çocuklara ahiret korkusunu vermek mi? 

Yoksa her şeyin en iyisini ve güzelini yapma konusunda büyüklerin küçüklere örnek olması mı? 

Ya da her şeyin kuralının olduğu, bu kuralların işlediği, kurallara uymayanların denetlenip takip edildiği, aykırı hareket edenler hakkında caydırıcı cezaların verildiği, kimsenin yaptığının yanına kâr kalmadığı işleyen bir sistemi kurmak mı daha etkili? 

İnsanların yerleşik hayata geçmediği, devlet yapısının olmadığı zamanlarda, kişileri kötülüklerden alıkoymak ve kötülükleri önlemek için Allah korkusu, vicdan, ahirette hesaba çekilme, cennet ve cehennem, milli ve manevi değerler, ahlak eğitiminin verilmesi, örf ve adetler gibi hususlar etkili ve caydırıcı olabilir. 

İnsanlar, topluluklar ve milletler bir devlet çatısı altında yerleşik hayata geçmiş, kurdukları bu devlet, kanun ve anayasasını yazmış ve uygulamaya başlamışsa, aksi davrananlara yaptırım ve caydırıcı cezalar uygulanıyorsa, vatandaş devletin nefesini arkasında her daim hissediyorsa, bu devletin kanun, kural ve anayasası Allah korkusundan, vicdandan, kuldan utanmadan, milli ve manevi değerler eğitiminden daha etkili olur. 

Mesela bugün kamera, mobese gibi teknolojiler, dinden de ahlaktan da ahiret inancından da milli ve manevi değerler eğitiminden de daha etkilidir. Çünkü bir yerde mobese varsa herkes kendisine çekidüzen veriyor. Suçlu bile mobese ve kameraya rağmen suçuna devam etmez. Bir kör noktayı arar. 

Bu demek değildir ki insanlara ve çocuklara din, iman, milli ve manevi değerler, Allah korkusu verilmesin. Verilsin verilmeye. Ki Anadolu insanı olarak bu ülkede yaşayan çoğu kimse çocuğuna milli ve manevi değerleri aldırıyor. Sonuç, çoğumuz  Allah'tan korkarım dememize rağmen bu ülkede yediden yetmişe kötülük yapmaya ve suç işlemeye devam ediyoruz. Gün geçmiyor ki bu ülkenin her sokak, cadde, köy, belde, ilçe ve ilinde kötülük işlenmemiş olsun. Adeta suç makinesi gibiyiz. Bunun yerine suç işleyen yakalansa, cezası adaletli bir şekilde verilse, bu ceza caydırıcı olsa, yapanın yanına kâr kalmasa suç oranlarında çok büyük düşüş olacaktır. 

Ne demek istediğimi, işleyen devlet yapısı ve kuralları oturmuş olan ülkelere bakalım, bir de her şeyin kuralı ve cezası olduğu halde doğru dürüst uygulanmayan ülkelere bakalım. Örnek Avrupa insanı çok mu Allah'tan korkuyor da kurallara uyuyor? Biz Allah'tan korkmuyor muyuz ki kurallara uymuyoruz? Avrupa devletlerinde yaşayan bilir ki kanun ve kurala uymazsa bedeli ağırdır. Biz de biliriz ki kurala uymazsak bir yolunu bulur kurtuluruz. 

Son olarak, kurallara, milli ve manevi değerlere uymada, vatan ve millet sevgisi aşılamada, Allah korkusu, kuldan utanma ve vicdan sahibi olmada biz büyükler küçüklere iyi örnek olursak, küçükler de bizi takip eder ve örnek alır. Çünkü çocuklar bizim ileriye attığımız oklardır ve gördüğünü yapar. Değilse, değil 12 yıl eğitim ve öğretim vermeyi, sittin sene eğitsek bir arpa boyu mesafe alamayız. Unutmayalım ki çocuklar biz büyüklerin eseridir. Biz büyükler her haltı işleyelim, çocuklarımız iyi olsun. Maalesef yok böyle bir dünya.

*16.09.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

12 Eylül 2024 Perşembe

İslam Dünyasının Şeytana İhtiyacı Var mı?

Bangladeş, bir zamanlar Doğu Pakistan olarak bilinen bir ülke. 1952 yılında başlattıkları bağımsızlık mücadeleleri fayda verir, 1971 yılında bağımsız bir ülke olur.

2024 yılına gelince, "Bangladeş, 1971'deki Bağımsızlık Savaşına katılanların çocuklarına kamuda kontenjan ayırır.

Bu kararın ardından öğrenciler protestolara başlar. Protestolar sonucunda 625 kişi ölür, 18.380 kişi yaralanır.

Yüksek Mahkeme kontenjan kotasını düşürdükten sonra protestolar sona erer.

Gösterilerdeki şiddet olaylarından sorumlu tutulan Cemaati İslami Partisi ve öğrenci kolunun yasaklanmasını ardından, protestocular bu kez de gösterilerdeki yaşamını yitirenler için adalet çağrısıyla sokaklara dökülmüş. 

Ölü sayının artmasından endişe ediliyor".  

Yukarıdaki haberi "internethaber.com" sitesinden okuyunca şaşırdım. Bir o kadar da üzüldüm. 

Şaşırma ve üzülme neye yarar? Zira bir hiç uğruna 625 kişi ölmüş. 18 binden fazla kişi yaralanmış. 

Acaba bağımsızlık savaşında bu kadar ölü vermiş mi Bangladeş. Bir bakalım. Wikipedia’ya göre Bangladeş-Pakistan savaşında ölen Hintli, Bangladeşli ve Pakistanlı sayısı şöyledir: 1426 Hintli, 1525 Bangladeşli, 8000 Pakistanlı.

Hintli ve Pakistanlı ölenleri bir tarafa bırakırsak, bağımsızlık mücadelesinde 1525 insanını kaybeden Bangladeş, kamuya alımlarda ayırdığı kontenjan bahanesiyle 625 insanını kaybetmiş. Neredeyse bağımsızlık savaşındaki insanının yarıya yakını bu protestolarda can vermiş.

Değer miydi bu kadar kişinin ölmesine ya da öldürülmesine?

Değer miydi bu kadar kişinin yaralanmasına? 

Değer miydi kamuda birilerine kontenjan ayırmaya?

Bu kontenjan ayırma işi bağımsızlık savaşının hemen ardından yapılsa, dersin ki babaları canlarını vermiş, çocuklarına kamuda görev vereyim.  Yıl olmuş 2024. Hükümet 53 yıl öncesinde yararlılık gösterenlerin çocuklarını korumaya kalkıyor.

Bilmeyenler için söyleyeyim. Bangladeş resmi dini İslam olan halkının % 91’i Müslüman olan bir ülke.

Hep düşünürüm, bu ölme, öldürme işleri niçin başka ülkelerde olmaz da hep İslam ülkelerinde olur?

Bu ölme ve öldürme, savaş, iç savaş, bombalama, gerginlik, kaos, fakirlik, kan ve gözyaşı niçin başka ülkelerde değil de hep İslam ülkelerinde olur?

Huyundan mıdır, suyundan mıdır, inandıkları dini yanlış yorumladıklarından mıdır?

Niçin hiçbir İslam ülkesinde balta kamuya alım olmak üzere oturmuş, değişmeyen ve işleyen kural olmaz?

Şeytan başka ülkeleri bıraktı da sadece İslam ülkelerinde mi fitne-fücur çıkarmaktadır?

Sebep nedir bilmiyorum ama herhalde İslam dünyasının şeytana ihtiyacı yoktur. Öyle zannediyorum, şeytan “Siz kendi kendinize yetersiniz. Bana ihtiyacınız yok. Ben gidip keyif çatayım” diyerek İslam dünyasını kendi haline bırakmıştır. Çünkü şeytan uğraşsa bu kadar kişinin bir hiç uğruna ölmesini zeminini hazırlayamaz.

Çiçeği Burnunda Bir Amirin Serüveni (6)

Mesaiye riayet konusunda çok hassastı. Bazı zamanlar mesai başlamadan kalkar. Tam 08.00'de tüm katı dolaşarak odalara girer. Hangi koltuk boş tespiti yapar. Sonra makamına geçer. 

Zamanında mesaiye gelmeyenler arasında kendi koruması da vardır. 

Koruması göreve geldikten sonra korumayı tüm kurumlara gönderir. Bundan sonra mesaiye geç gelme olmayacak uyarısında bulundurur.

Hala yeni gelenler varsa merdiven başında beklemesini, kim hangi dakikada gelmişse not almasını ister. Güvenlik de merdivende durur. Üç dakika geç kaldın, on dakika geç kaldın diye el kol işareti yapar ve kara listeye isimleri ekler. 

Güvenliğin uyarısını yeterli görmez ki akşam 16.30'da mesaiye geç gelenlerin makam önünde toplanması emrini verir. 

Bir yarım saat sonra içlerinde daire amirlerinin de olduğu kişileri makamına alır. Geç kalmayacaksınız bundan sonra der birkaç defa. Ardından "Sabahın sekizinde dikti demiş içinizden biri. O hanginiz" diye  sorar. Kimseden cevap çıkmaz. İstihbaratının güçlü ve her şeyden haberinin olduğunu söyler. İyi de istihbaratı güçlü ise sekizde dikti diyeni de öğrenmiş olması gerekmez miydi. Yine kah korumasını kurumlara gönderip bir daha gecikmeyin diyeceğine kah makamına çağırıp bir daha gecikme olmasın diyeceğine, gecikenlerden savunmasını alsa daha iyi olmaz mıydı. 

Neyse biz devam edelim mesaiye özen gösteren mülki amire. 

Birkaç gün sonra hizmetlisine talimat verir. Tam 08.00’de şu kurumu ara. Daire amiri gelmiş mi öğren der. kurumu ara. Hizmetli de müftünün gelip gelmediğini telefon açarak sorar.

Aradan bir hafta geçer ki bilgi vermek için saat 11.00 sularında bir kurumdan bir görevli mülki amirle görüşmek ister ama görüşemez. Çünkü mülki amir o vakitte kahvaltısını yapıyor. 

Mesaiye riayeti personelinden isteyen, bunu sık sık yineleyen mülki amir aynı zamanda yürümeyi de sever.

Bazı günlerde yanına yazı işleri müdürünü ve iki kurum amirini de alır. Amirlerden birini sağlıkçıdan, diğerini de doğayı bilen tarımcıdan seçer. Öyle ya rahatsızlanırsa biri muayene edecek, diğeri de dağ yolunu gösterecek, yazı işleri müdürü de dağdan emir verecekse onu ilgili kurum amirine duyuracak.

Yürüyüşe de makamdan yürüyerek gitmiyor. Belli bir yere kadar makam aracı onları taşıyor. Tıpkı yürüyüşe gidenlerin evden çıkınca asansöre bindiği ve yürüyüş parkuruna kadar da arabasıyla gittiği gibi.

Mesaide hassas olduğuna göre sanırsın ki bu doğa yürüyüşünü mesaiden sonra yapıyor. Mesainin içinde yapıyor. Üstelik bunu bir değil, kaç defa yapıyor. Sakın bu ne lahana turşusu demeyin. İlçenin tek sorumlusu. Ne yapsa yeridir. Kime ne, ne zaman gideceği.

Bu doğa yürüyüşü öyle bir iki saat sürmez. Saatleri bulur. Çünkü yürüyecekler, yorulunca oturup dinlenecekler. Bir şeyler yiyip içecekler.

Sağlıkçı ilçenin tek uzmanı. Uzman doktorun yazması gereken tüm ilaçları bu uzman yazıyor. Uzman doktor yürüyüşe gidince haliyle muayeneye ve ilaç yazdırmaya gelenler de geri döner. Doktor nerede diye soranlara yürüyüşe gitti denilmez. Ya toplantıda ya da bugün muayenesi yok denir. Bu durum hastaların kaç defa başına gelir.

Hastalık beklemeye gelmez demeyin. Sağlık için yürümek de önemli. Sonra bu konularda yalan söylemede bir sakınca olmaz herhalde.

Mülki amirle görüşmeye gelen olursa geri dönecek, imzalanacak evrak varsa bekleyecek. Öyle ya günün arkası bugün mü sanki. Sonra mülki amirin mesai saatleri içerisinde yürümeye hakkı yok mu? Personel 08.00-17.00 mesaisi yapacak, o ise dağ bayır gezip dolaşacak.