20 Ağustos 2024 Salı

Kapaniler, Karaimler ve Mikail Bayram

Mikail Bayram'ın aramızdan ayrılmasının ardından, Sabah gazetesindeki köşesinde Salih Tuna, 06.08.2024 tarihinde "Hoca aramızdan ayrıldı" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Sayın Tuna yazısında tarihimize dair Mikail Bayram'a atfen ezber bozan açıklamalara yer verdi. Yazı pek gündem oluşturmadı. Sayın Tuna'nın bu yazısı ilginçti halbuki.

Salih Tuna'nın değindiği bu hususlarda, Mikail Bayram Hoca'nın özel sohbetlerinde devlette etkin gruplardan bahsettiğini işitmiştim. İddialar ne derece doğru bilmiyorum ama Salih Tuna vasıtasıyla devlette etkin grupların kimler olduğunu bu vesileyle öğrenmiş olduk.

Buna göre; 

Türkiye Cumhuriyetini Karaim ve Kapani Yahudileri kurmuş. Birlikte kurmuş olmalarına rağmen Kapaniler devleti ele geçirmiş. 

Karaimler, devletten haklarına düşen payı almak için 1946 yılında harekete geçmişler. 1950 seçimleriyle birlikte yönetime gelmişler. 

İsimlerini çokça duyduğumuz Refik Koraltan, Fatin Rüştü, Celal Bayar, Fuat Köprülü, Adnan Menderes gibi etkin ve yetkin kişilerin Karaim Yahudilerinden olduğunu söylüyor.

Kapaniler, Karaimlere 1960 yılına kadar sabretmişler. 1960 darbesiyle Karaimleri alaşağı ederek cezalandırmışlar. 

Salih Tuna buraya kadar Mikail Bayram'dan nakil yaptıktan sonra arkasını getirmiyor. Ya Mikail Hoca burada kesti ya da Salih Tuna bundan sonrasına yazısında yer vermedi. Sadece bu iki Yahudi toplumunun Sabetayist (dönme) olduklarını ifade ediyor Salih Tuna. 

Böyle midir, değil midir bilmiyorum. Mikail Hoca vefat ettiğine göre bu iddiayı doğrulatma imkanımız yok. Ayrıca bu iddiayı nereye dayandırıyor, bunu sorma imkanımız da yok. Adı üzerinde iddia.

Gerçi yüz yüze görüştüğümde kendisine bu iddiasını sormuştum. Soruma kısaca, “Karaimler buraya uzak” demişti. Hocam daha önce şöyle iddiaların vardı demedim. Çünkü sorduğum zaman beyin kanaması geçirmiş, başını zor dayıyordu. Yanımıza gelmek için önünde engelli değneği ile gelmişti. Hoca ile bizi görüştüren kişinin beyin kanamasından dolayı Hoca’nın kendisini toparlayamadığını, git-gel yaşadığını, zaman zaman hafızasının normale döndüğünü, o zaman konuşturduklarını söylemişti.

Şu var ki Mikail Bayram bir akademisyenden ziyade bilim adamı idi. Akademisyen bilim adamından kaynak gösterir. Bilim adamı ise kaynak gösterilir. Ahi Evran’ın Nasrettin Tusi olduğunu ilk söyleyen ve tespit eden de kendisi idi. Karaim ve Kapani Yahudileri hakkında söyledikleri de yabana atılacak bir iddia değil ise de yine de araştırılmaya değer. Yeter ki tabular yıkılsın, konuşulmayanlar rahatça konuşulabilsin.

Kısaca Hoca’nın iddiaları doğrudur, yanlıştır demiyorum. Çünkü bilmiyorum. Bunu araştırmak da tarihçilerin görevidir. Mikail Bayram da önemsenmeyecek bir tarihçi değildir. Böyle bir tespitte bulunmuştur ya da tez ortaya atmıştır.

Tekrar Karaim ve Kapani Yahudilerinin yönetimde etkin oldukları hususuna gelirsek biraz beyin jimnastiği yapalım.

Türkiye Cumhuriyeti devam ettiğine göre bu kurucu unsurlardan ya biri ya ikisi birlikte ya da bir o, bir diğeri, kuruluşundan bu yana yönetimde etkinler ya da bir müddet sonra yönetimi millete bıraktılar. 

1960 ihtilaliyle Kapaniler yeniden yönetime geldiklerine göre bunların yönetimi, öyle zannediyorum, 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar sürmüş olmalı. 

80 darbesiyle birlikte yönetime yeniden Karaimler hakim olmuş olabilir (ya da Cumhuriyetin kuruluşunda birlikte hareket ettikleri gibi 80'den bu yana yönetime yeniden ortak olmuş olabilirler). 

Darbeden darbeye bir Kapani bir Karaim hakimiyeti söz konusu oldu ise bu ülkede askeri darbelerin de ne amaçla yapıldığı üzerine konuşulmaya değer.

Burada şu soru akla gelir: 80 darbesinden bugüne, Karaimlerin hakimiyeti devam mı ediyor? 28 Şubat post modern darbesiyle yönetimlerini pekiştirmiş olabilirler mi ya da Kapanilere mi geçti? 15 Temmuz darbe teşebbüsünü nereye koyacağız? Bu darbe teşebbüsü de Kapani-Karaim çatışmasının bir sonucu olabilir mi? Mesela şöyle bir iddia da kapalı kapılar ardında dillendiriliyor: 60 ihtilali İngilizlerin darbesi, 80 ihtilali ABD’nin İngilizlerden aldığı intikam, 15 Temmuz da İngilizlerin ABD’lilerden aldığı rövanş deniyor.

Tüm bunlardan, eğer bu ülkeyi başkaları kurmuş ise bir ülkeyi kuranın bir müddet sonra bize eyvallah, alın ne haliniz varsa görün demeyeceği, yönetime şu ya da bu şekilde devam ettiği düşünülebilir. Darbelerin de onların kendi aralarındaki anlaşmazlıktan kaynaklandığı ve güç devşirmeye kalkıştıkları akla gelir.

Hasılı bu iddialar doğru ise bu durumda bu milletin öz evladı yönetimin neresinde? Temenni ederim ki bu ülkeyi baştan beri bu ülkenin asli unsurları yönetmiş ve yönetiyor olsun.

Yazım uzadı biliyorum ama Kapani ve Karaim iktidarını iddialardan hareketle şöyle yorumlayabiliriz:

1923-1938 arası Kapani-Karaim iktidarı,

1938-1950 arası Kapanilerin,

1950-1960 arası Karaimlerin,

1960-1980 arası Kapanilerin,

1980-2016 arası Karaimlerin,

2016-... Kapanilerin iktidarı gibi

Sanki Kapaniler laik ve seküler, Karaimler ise milliyetçi-muhafazakar gibi.

Kısaca Kapaniler sol ile iktidara geliyor, Karaimler ise milliyetçi, muhafazakar ile.

Not: 1. Yazı Salih Tuna’nın ilgili yazısından esinlenerek kaleme alınmıştır. İddianın gerçekliği ve yanlışlığı konusunda nötr durumdayım. Yaptığım iddiayı yorumlamaktan ibarettir. 

2. Salih Tuna'nın ilgili yazısının linki: Hoca aramızdan ayrıldı https://www.sabah.com.tr/yazarlar/salih-tuna/2024/08/06/hoca-aramizdan-ayrildi 

19 Ağustos 2024 Pazartesi

Hafızayı Beşer

Vefatı dolayısıyla "D. Mehmet Doğan" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Yazıda "Mehmet Doğan'ın konuşmacı olarak Devran Ajans'ın sahibi Sayın Kemal Özer tarafından Konya'ya davet edildiğini fakat rahmetlinin gelmediğini, gelmeme sebebini bilemediğimi, bildiğim bir şey varsa organize eden ajans sahibinin zor durumda kaldığını" ifade etmeye çalışmıştım.

Yazı, Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlandığı gün yazıda adı geçen Sayın Kemal Özer yazıdan bir şekilde haberdar olmuş, görüşelim inşallah mesajı göndermiş.

Aynı okuldan mezun olmuştuk Kemal Bey'le. Bizden alt sınıflarda idi. Ben liseyi bitirip fakülteye gittiğimde o ise Devran Ajans'ı kurmuştu 1990'lı yıllara doğru.

Mezun olduktan sonra ben öğretmenliğe gittim. O ise basın ve medya sektörü başta olmak üzere birçok alanda girişimciliğini gösterdiğini biliyordum. Gıda üzerine yaptığı konuşmalarla televizyonlarda gördüm. Yazılar yazdı, kitaplar çıkardı. Tüm bunları basından izledim. Ayrıca yüz yüze görüşmedik.

Müsait olduğum bir zamanda Kemal Bey'i verdiği numaradan aradım. İstanbul'da Yenişafak grubunda çalıştığını öğrendim.

Mehmet Doğan ile ilgili yazıda bir sıkıntı olup olmadığını sordum. Durum aynen sizin yazdığınız gibi dedi. Niçin gelmemiş Mehmet Doğan dedim. Başladı anlatmaya. 

Konuşma yapacağı gün, saat ve yer konusunda Mehmet Abi ile görüşme yaptım. Mutabık kaldık. Gerekli izinleri aldım. Otobüs biletini aldım. Kargo ile gönderdim.

Kalacağı yeri ayarladım. Konferansın yapılacağı salonu kiraladım.

Konferansın yapılacağı gün kendisini tekrar aradım. O yıllarda cep telefonu yok. Telefona eşi çıktı. Mehmet Bey evden çıktı gitti. Ama nereye gittiğini bilmiyorum dedi. 

Bizim konferansa da gelmediğine göre nereye gitmişti.

Emniyete giderek şu isimle kayıtlı birinin otellerde kalıp kalmadığını soruşturduk. Yanlış hatırlamıyorsam, Ege taraflarında bir ilin otelinde olduğunu tespit etmiştik. Resepsiyona çağırttık. Kendimi tanıttım. Mehmet Abi niye gelmedin konferansa dedim. Nereye, ne konferansı dedi. Hatırlatınca, doğru, otobüs biletleriniz de cebimde. Ama ben unutmuşum o konferansı dedi. 

Sanırım morali çok bozukmuş, evden öylesine nereye gittiğini bilmeden kafa dağıtmak üzere çıkmış, şehri terk etmiş dedi. 

Yıllar sonrasında bir Kudüs gezisinde Hayfa'da beraberdik. Sanırım Ramazan ayıydı. Kendisine Mehmet Abi, bana yemek borcun var dedim. Niye dedi. Bundan 30-40 yıl önce konferansımıza gelmemiştin deyip geçmişteki o konferansı hatırlattım. Bir yemek ne olur, Ramazan boyunca yemeğin benden olsun dedi. 

Başka konulara da girdik telefonda Kemal Bey ile. Ardından nasipse yüz yüze görüşmek üzere telefonu sonlandırdık.

Buradan Rahmetli Mehmet Doğan Bey’in unutmasına gelmek istiyorum. Böylesi bir konferans unutulur muydu? İşin içinde bir organizasyon var, dinleyiciler var. Normal şartlarda unutulmaması gereken bir konu.  Mehmet Bey örneğinde olduğu gibi bir şey ne kadar önemli olursa olsun, demek ki unutabiliyormuş insan. Ne de olsa insanoğlu için “Unutkanlık insanlık halidir” anlamında, “Hafızayı beşer nisyan ile maluldür” denir.

Normal şartlarda gördüğü, bildiği, işittiği şeyler hafızaya kaydedilir. Unutulmazmış. Yani hafıza unutmuyor. Unutan insanın kendisi oluyor. Zaten hatırlatılınca, hatırlaması da bundandır. Bir anlık stres ve gerginlik bir anlık dalgınlık ve dünya meşgalesi insana çok önemli şeyleri de unutturabiliyor.

Unutma da kasıt olmayınca kızamıyorsun da. Ne de olsa insanlık hali. Keşke tüm sıkıntılarımız unutmak olsa. Çünkü bir masumluğu var.

Unutmak kasıt olmayan bir insanlık hali olsa kendimizi ve özellikle başkasını mağdur edecek Unutkanlıklara karşı dikkatli ve duyarlı olmakta fayda vardır. Bunun yolu da not almaktır.

Unutacaksak da gereksiz bilgileri, alınganlık ve dargınlıkları, kin ve intikam beslemeyi, bizi olumsuz etkileyen olayları unutalım. Hatta bunları kuma yazalım. Biri çiğneyince kaybolup gitsin. Değilse hayatı hem kendimize hem de karşımızdakilere zindan ederiz.

Bu vesileyle Mehmet Doğan’a yeniden rahmet diliyor, Sayın Kemal Özer Bey’in de kulakları çınlasın.

İşsizler Ordusunun Yeni Üyeleri *

2024 TYT’ye, 3 milyon 120 bin 870 aday başvurmuş. Her 10 öğrenciden (301.508) biri sınava girmemiş.

AYT’ye, 2 milyon 19 bin 699 aday başvurmuş. Her 8 öğrenciden (243 bin 203) biri sınava girmemiş.

Yerleştirme istatistiklerine gelince, 987 bin 388 aday lisans ve ön lisans programlarına yerleşmiş. 23 bin 738 kontenjan ise boş kalmış.

Rakamlara boğmayayım. 3 milyon adayın içinden yaklaşık 1 milyonu üniversiteli olmuş.

Çocuğum üniversiteli oldu diye aileler seviniyor. Liseler, mezun ettiği öğrencilerle ilgili kazandığı bölümlerden dolayı başarı paylaşımları yapıyor.

Sevinmek, gurur duymak haklarıdır.

Yalnız lisans veya ön lisans bölümlerinden hangi bölüme yerleşen öğrenciden kaçı, yerleştiği bölümden memnun?

Kaçı okuduğu bölümü bitirdiği zaman bitirdiği bölümle ilgili bir iş bulabilecek? Bunu bilmiyoruz.

Yalnız pek azı hariç yerleştiği bölümü isteyerek yazdığını ve isteyerek okuyacağını düşünmüyorum. Çünkü mezun olduktan sonra istihdam durumu söz konusu.

Ne alaka demeyelim? Bizde istihdam için okunur. Hepimiz biliyoruz ki bugün için tıp fakülteleri hariç hiçbir bölümün iş garantisi yok. Çünkü her bölüm o kadar mezun verdi ki bölümler doyuma ulaştı. Bunu mezun olduktan sonra atanmak için girilen KPSS sınavlarına müracaat eden aday sayısının çokluğundan anlayabiliriz.

Kimsenin moralini bozmak istemiyorum ama sadece bu yıl üniversiteli yaptığımız bir milyona yakın öğrenci, mezun olduktan sonra pek azı, bölümüyle ilgili iş bulacak, çoğunluğu da bölüm dışı alanlarda iş bulma yoluna gidecek, çoğu da o iş, bu iş, iş arayıp duracak. Belki de yıllar yılı KPSS’ye girmeye devam edecek.

24-25 yaşına kadar okuyup bu yaştan sonra iş arayışına girmek ve iş bulamamak, öyle zannediyorum, bölümünden dolayı istihdam sorunu yaşayan her gencin korkulu rüyası. Çünkü çoğu mezun, vara okumasaydım pişmanlığı duymaya namzet.

Anlatmak istediğim, üniversiteli yaptığımız öğrencilerin kahir ekseriyeti, mezun olduktan sonra işsizler ordusuna katılacak. Yani okumuş işsizler ordusu eğitimi veriyoruz üniversitelerimiz eliyle.

Burada şu bölüm iyi, bu bölüm kötü demek istemiyorum. Zira her bölüm değerlidir. Yalnız şu var ki istihdam sorunu yaşayan bölümler öğrenci ve vatandaş nezdinde iyi değil, istihdam sorunu olmayan bölümler iyidir.

Hasılı anne babalar, çocuğum, şurayı kazandı diye sevinsin. Çocuklarımız bu bölümü kazandı diye mutluluktan uçsun. Okullarımız şu kadar öğrencimiz şu şu bölümlere girdi diye gururlansın. Biz başarılı bir okulu desin. Üniversitelerimiz tüm bölümlerimiz tercih edildi diye mutlu olsun. Herkesin buna hakkı var.

Yalnız bu çocuklar okullarını bitirdikten sonra ne olacak? Bunu da düşünmeyi ihmal etmeyelim. Çünkü bu yönü düşünmek sadede gelmek ve rüyadan uyanmak demektir.

İşsizler ordusuna önerin nedir derseniz, önerim şudur: Her bölüme, ihtiyacın yüzde yirmi fazlası öğrenci alınır. Ölen olur, kalan olur, okulu bırakan olur. Bölümü tercih eden öğrenci, mezun olduğu zaman iş bulma yüzdesini bilsin. Ona göre yarışsın. Yani bir öğrenci tercih ettiği bölümden mezun olduğu zaman ülkenin o alanda kaç kişiye ihtiyacı olduğunu bilsin. Ona göre tercihini yapsın. Devlet ve üniversiteler, ben sadece mezun ederim, ötesine karışmam diyemez. Mutlaka bir istihdam politikamız olmalı. İnsan iş gücünü üniversite yolunda heba etmeye hakkımız yok. Bir bölümde iş arayan yüzbinlerce mezun varken o bölüme yeni öğrenci almak plansızlığın ta kendisidir. Okumuş işsizler ordusuna yenisini katmak demektir.

*21.08.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.