28 Haziran 2024 Cuma

Kaliteli Ekmekte Konya *

Bir ara Konya'da meşhur bir ekmek fırınından birkaç defa ekmek aldım. Hiçbirini beğenmedim. Böyle meşhur bir fırın nasıl bu şekil ekmek çıkarır da satışa koyar dedim. Bir daha bu fırına gidip de ekmek almadım.

Dün akşam sabaha hazır olsun diye istemeye istemeye yine bu fırına gittim. Poşetin içinde verilen ekmeğe o değilden elimi bir dokundum. Taş gibiydi ekmek. Sanırım biri böyledir, diğerine bakayım dedim. O da aynı. Öbürüne baktım. Aynı. Sanırım bu işi meslek edinmiş, kaç nesil boyu bu sektörde olan bu fırının ekmekten anladığı bu idi. Öyle ya taş ekmek taş gibi olmalıydı. Birini kafasına atsan silah görevi görmeliydi.

Beyaz ekmeği de böyleydi bu ekmek fırınının, tam buğday ekmeği de.

Yolda eve giderken moralim bozuldu. Vara ekmeği akşamdan bu fırından almayayım da sabah gidip başkasından alsaydım dedim. Aklıma gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Erhan Bey geldi. Çünkü ne zaman bir ekmek zammı gelse çoğunluk bu ekmek zammından dert yanarken Erhan Bey ise ekmek zammından ziyade ekmeğin kalitesine dikkat çeker. Konya'da iyi ekmeğin çıkarılmadığına işaret eder. Yerden göğe hak verdim Erhan Bey’in bu tespitine.

Eve gelince sabaha kadar yumuşasın diye poşetin ağzını güzelce bağladım. Sabah kalkınca baktım ki poşet bile yumuşatmamış ekmeği.

Genelleme yapmak istemiyorum. Konya'da istisna fırınlar veya ekmek fabrikaları vardır. Buralar kaliteli ekmek yapıyordur. Yalnız bunların sayısının da fazla olduğunu düşünmüyorum. Şu var ki çoğu firmanın ekmeğinde bir kalite sorunu olduğu aşikar. 

Başka şehirlerde ekmekte kalite yakalandığı halde Konya'nın neyi eksik ki Konyalı kaliteli ekmekten mahrum kalıyor? 

İyi ekmek ustamız mı yok? 

Firmalar maliyeti düşürmek amacıyla malzemeden mi kısıyor? 

Konyalı kaliteli olsun veya olmasın, nasılsa alıyor. O zaman kaliteli ekmeğe ne gerek var diye mi düşünülüyor? 

Fırıncılar adımız Hıdır, elimizden gelen budur mu demek istiyor?

Nasılsa peynir ekmek gibi bu şehirde ekmek gidiyor. Ne çıkarırsak gidiyor. Müşteriden de şikayet gelmediğine göre ne gerek var kaliteli ekmeğe mi deniyor?

Ekmeğimiz kaliteli de biz mi kaliteden anlamıyoruz? 

Zaten Konyalının çoğu kilolu. Üstelik hamur işi ve ekmeği de çok yiyor. Çok kaliteli ekmek yaparsak Konyalı daha da fazla ekmek yiyerek kilo alır. O yüzden kaliteyi düşürelim ki Konyalı ekmeğe kendini vermesin dercesine halkın sağlığı mı düşünülüyor?  

Aklımca sorular soruyorum. Hiçbir sorunun da cevabını bilmiyorum. Kalite düşüklüğünün gerekçesini de bilmiyorum. 

Ne derece doğru bilmiyorum. Bir ara Konya’nın ünlü bir fırınında çalışan biri “ekmek daha beyaz görünsün diye bir bardak kireç dökerdik” demişti.

Sebep her ne ise bilinen bir gerçek var ki bu şehir doğru dürüst kalite ekmekten mahrum ve çıkarılan bu ekmekler bu şehre yakışmıyor.

*01.07.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Vicdansız Hoca

Öğretmenliğimin ilk on yılında bir İHL'de çalışıyorum. Kredili sistemin uygulandığı dönem.

Bir sınıfın Kur'an derslerine giriyorum.

Sene başında yüzünden okuma, tecvit ve ezber için yanlış hatırlamıyorsam, şöyle bir kriter koymuştum. Yüzünden okuma 40, tecvit uygulama 20, ezber 40 puan şeklinde. 

Öğrencilere yüzünden okuma ve tecvit ile 60 puan alır geçeriz diye düşünmeyin. Ne kadar iyi okursanız okuyun, ezberleri vermeden sınıf geçemezsiniz uyarısında bulundum. 

Bir öğrencinin yüzünden okuması çok iyi. Ama ezberi iyi değil. Daha doğrusu, ezberi iyi olsa da ihmalkarlığı vardı. Daha okuması gereken üç ezberi var. Kendisine sene sonuna kadar bu üç ezberi getirmezsen kalırsın, haberin olsun dedim. Valla mı hocam dedi. Hiç şakam yok dedim.

Ezberi eksik olan bu öğrenci, ezberini okumak için önüme gelirse, bırak üçünü birden okumasını, bir tanesini dahi okumaya çalışsa, bunu beceremese dahi bu öğrenciye geçer not vereyim dedim.

Bekledim gelmedi. Kendi düşen ağlamaz deyip 44,49 puan ile bu öğrenciyi bırakacak şekilde puanları ayarladım.

O zamanlar çarşaf liste kalkmış. Not defterindeki notları biz okur, ilgili müdür yardımcısı da Bilsa adı verilen programa girerdi.

Bu öğrencinin notlarını okuyunca, sisteme giren müdür yardımcısı, öğrencinin sınırda kaldığını görmüş. Hocam, bu çocuk 44,49 ile kalıyor. Haberin olsun. Düzelt istersen dedi. Dedim düzeltmeyeceğim. Bu notu bile bile verdim. Yalvardım gel çocuğum oku. Bak şakam yok diye. Gelmedi. Benden günah gitti. Yazın geçsin nasıl geçerse. Öğrenci de bu durumunu biliyor zaten dedim. Biliyorsa problem değil dedi.

Bu öğrenciyi istemeyerek de olsa bıraktım.

Ben o lisede ayrıldım. Aradan yıllar yıllar geçti.

Bir gün sosyal medyadan arkadaşlık isteği bir bildirim aldım. İsteği gönderen "Beni hatırladın mı Hocam, notu yazmış. Şu 44,50 ile Kur'an-ı Kerim'den bıraktığım öğrenci değil misin dedim. Ta kendisi dedi. Tanıdığıma ve hatırladığıma sevindi.

Ailecek tanıyordum öğrenciyi aynı zamanda. Bu vesileyle biraz yazıştık. Kızdın mı bana o zaman dedim. Ne kızması hocam. Siz haklıydınız dedi. O zaman önüme gelip okuyamasan bile geçirecektim. Gelmeyince zoruma gitti dedim. Yine valla mı hocam dedi. Kendisine, o zamanlar idealist idim. Şimdiki aklım olsaydı, bırakmazdım, hakkını helal et dedim. Helalleştik.

Baban o zaman kızmış mıydı dedim. Hem de nasıl dedi. Bir dövdü. Ardından burnum sürtülsün diye beni Harran'a çalışmaya gönderdi. Bu arada ezberlerimi de bir güzel yaptım dedi. 

Bu öğrencim ve babasını hiç unutmam. Zaman zaman da görüşürüz. Öğrencim esnaf oldu. Başarılı bir esnaf. Bu öğrencimi gözümde büyüten kin gütmemesi, beni sınırda bıraktın hesabı yapmaması. Öyle ya madem bırakacaktım. 30-35 verip bırakmalıydım. Nasılsa yazılı da değildi ders. Sözlü ya da uygulamadan verdiğim puandı. Hasılı vicdansızlık yapmışım. Kendime vicdansız hoca desem, fena olmaz. 

İşte bir zamanlar benim böyle öğrencilerim vardı. Allah onlardan razı olsun.

26 Haziran 2024 Çarşamba

Kılık Kıyafette Kontrollü Serbestlik

Bir önceki yazımda ilk, orta ve lise öğrencileri için dayatılan tek tip kıyafeti eleştirmiştim. Çünkü okul formasını pedagojik bulmuyorum. Çocukların zihin yapısında ve hayata bakış açısında olumsuzluklara sebebiyet verebileceğini, yine özgür bir birey olan kişiye tek tip elbise giydirmek suretiyle teşbihte hata olmazsa adeta kişinin sürü psikolojisi ile yönetilmesinin murat edildiğini düşünüyorum. Bunun yerine giyim-kuşam ve kılık-kıyafette kontrollü serbestliği savunuyorum ki sürüden ziyade kişilerin birey olarak yetiştirilmesinin ön planda tutulmasının, çocukların gelişiminde daha yararlı olacağına inanıyorum. Nasıl ki farklı renk bir zenginlik ise farklı giyinmek ve farklı düşünmek de bir zenginliktir. Çocukları dar kalıplara sığdırmanın bir gereği yok.

Bu demek değildir ki okula öğrenci istediği şekilde gelsin. Vücut hattını gösterecek şekilde dar giyen ya da yüzünü göstermeyecek şekilde kapalı giyen, saçı ve sakalı aşırı anormal olanlara rehberlik yapmak suretiyle normale dönmesi denenebilir. 

Burada uyguladığım kontrollü serbestliğe dair iki örnek vereceğim. 

Bir lisede çalışıyorum. Formanın dışında serbest kıyafetle gelenlere de geçit verdim. Müdür yardımcılarına da çok anormal olanları çağırıp odamızda gerekli uyarıyı yapalım dedim. 

Bir gün 10/E sınıfının dersine girdim. Konumu anlatırken arka orta sırada bir öğrencinin öne eğilmesiyle birlikte giydiği giyeceğin bolluğundan içinin göründüğüne şahit oldum. Hiç belli etmedim. Dersin bitiminde kız öğrenciye, teneffüste odama gelebilir misin, sizinle bir hususu görüşeceğim dedim. 

Kız öğrenci gelmeden müdür yardımcısını da odama çağırdım. Az sonra kız öğrenci geldi. Uygun bir yere oturttum. Hemen konuya girdim. Niçin böyle giyindiğini sordum. Şaşırdı. Kıyafetinde ne olduğunu sordu. Kızım, eğilince vücudunun içinde ne varsa adeta dışarı çıkacak duruma geliyor. Böyle giyinmesen iyi olur. Yine de kendin bilirsin dedim. Tamam hocam, dikkat ederim diyerek sınıfına gitti. 

Birkaç gün sonra bahçede adımlıyorum. Kapalı bir öğrenci dikkatimi çekti. Kızım, bu okulun öğrencisi değilsin galiba, kimsin dedim. "Hocam, 10/E sınıfından falanım, tanıyamadınız mı” dedi. Kızım, geçen hafta böyle değildin, tepeden tırnağa kıyafetin ve giyim şeklin değişmiş. Ne hayır dedim. "Kapanmaya karar verdim. Bundan sonra böyle giyineceğim" dedi. 

Bu öğrenci, birkaç gün önce çok açık giyindiğinden dolayı odama çağırıp konuştuğum öğrenciden başkası değildi. Vücudunun içi görünmeyecek şekilde tam zıddı bir giyimi tercih etmişti. 

Beş erkek öğrencinin saçları dikkatimi çekti. Kıvırcık saçları orman gibi olmuştu. Yanıma çağırıp gençler, siz belki kendinize yakıştırıyorsunuz ama karşıdan çok farklı görünüyorsunuz ve dikkat çekiyorsunuz. Bu saçları pazartesiye kadar keselim. Gelip saçınızı bana gösterin dedim.

Pazartesi günü dört tanesi gelip saçımızı kestirdik dedi. Sıhhatler olsun gençler. Yakışmış. Tebrik ederim sizi dedim. 

Gelmeyen beşinci öğrencinin sınıfına gittim. Saçını kesmemişti. Delikanlı, niye kesmedin dedim. Hocam, ciddi misiniz? Saçımı kesecek miyim dedi. Aynen öyle genç. Yarın saçlarını kestirmiş bir şekilde odama bekliyorum. Diğer arkadaşların kestirdi. Sen kestirmezsen olmaz dedim. Odama geçtim. 

Ardından öğrenci geldi. Kesemem dedi ise de hiç taviz vermedim. 

Ertesi günü öğrenci saçlarını bir güzel kestirmiş bir şekilde utana sıkıla odama geldi. Aferin, yakışmış, teşekkür ederim deyip sınıfına gönderdim. 

Birkaç gün sonra bir karı koca geldi. Giyim-kuşamlarından, sosyete bir aileye benziyordu. Benimle görüşmek istediklerini söylediler. Odama aldım. Biz falan öğrencinin velisiyiz dediler. Çocuğunuzu tanıyamadım. Hangi sınıftaydı dedim. Sınıfını da söylediler. Çıkaramadım dedim.

Tanıyamamam normal. Çünkü bu lisede 5-6 aydır çalışıyorum. Öğrenci mevcudu da 600'un üzerindeydi. Üstelik dersine gitmediğim bir öğrenci idi.

Aile, çocuklarını tanıtmak için hani saçları orman gibi olan var ya dediler. Ha, o orman saçlardan eser kalmadı. Kestirdim. Şimdi tanıdım dedim. Biz de o yüzden geldik dediler. Hayırdır dedim. Biz bir yıldır ne yaptıysak kestirememiştik. O kadar dil dökmüştük. Siz kestirdiniz. Bu yüzden teşekküre geldik dediler. Ben de bana tepki göstermek için geldiniz sanmıştım dedim. Ne tepkisi hocam. Çok memnun olduk. Tekrar teşekkür ediyoruz deyip ayrıldılar.