10 Haziran 2024 Pazartesi

1755 Lizbon Depremi ve Sonrası *

1 Kasım 1755 günü yerel saat ile 8.5-9 büyüklüğünde bir deprem olur. Bu deprem 1755 Lizbon Depremi ya da Büyük Lizbon Depremi olarak bilinir.

Şiddeti 11 olduğu belirtilen bu depremin 3,5 ila 6 dakika sürdüğü, yerde beş metre büyüklüğünde çatlakların oluştuğu belirtilir. 

Depremi tsunami, ardından kentin pek çok yerinde başlayan yangınlar takip eder.

Deprem Portekiz, İspanya ve Fas’ta da yıkıcı olur.

Lizbon o dönemde Avrupa'nın en büyük dördüncü şehri kabul edilir. Şehrin neredeyse tüm yerleşim alanları kullanılmaz hâle gelir. Deprem'de, Lizbon'daki binaların %85'i harap olur. Bu depremde 60.000 ile 100.000 kişi arasında ölü olduğu tahmin edilmektedir. 

Deprem Lizbonluların çoğunu kutsal bayram olan Azizler Bayramında yakalar. Depremde çoğu kilise yıkılır. Kilisenin enkazı inananlarına mezar olur. Enkazlardan kurtulanların önemli bir kısmı da tsunami ile yok olur veya yanarak ölür.

Deprem, diğer bütün doğal olaylar gibi mümin, ateist, soylu, zengin, yoksul, köylü, saraylı, kilise müdavimi ayrımı yapmaması dikkat çeker.

Kiliselerin yıkılıp kenar mahallerdeki genelevlerin yıkılmaması ve mahkûmların ölmemesi gibi olaylar insanları hatta din adamlarını, tanrıyı sorgulamaya iter. 

Kilise, yüzyıllardır yaptığı gibi hemen depremin, dünyadaki günahlar yüzünden meydana geldiğini ilan etse de halk, Madem tanrı dünyadaki günahlar yüzünden bu gazabı yolladı, neden deprem dini bir bayramda meydana geldi?”

Madem bu günahkârlara bir uyarıydı, neden mabetler yerle bir olurken, genelev ve eğlence merkezleri gibi mekanlar yıkılmadı?” gibi sorular sormaya başlar.

Büyük Lizbon Depremi Avrupa’da başlamış olan Aydınlanmayı tetikleyen en önemli olaylardan kabul edilir.

Felaketten kısa bir süre sonra depremle alakalı mümkün olan tüm bilgileri toplayan Kant, konuya ilişkin bir metin yayımladı. Kant bu çalışmalarıyla dönemde yaygın olan depremlerin Tanrı tarafından gönderilen cezalar olduğu yönündeki batıl inanışa bir son hazırlamıştır.

Bu fikirler düşünce tarihini kökten değiştirir. Eğer depremler Tanrı tarafından gönderilen cezalar değilse, onları araştırıp incelemek ve hatta anlamak mümkün olabilirdi.

Yapılan inceleme ve araştırmalarda, Lizbon’daki kiliselerin, yumuşak bir zemine sahip olan şehir merkezinde inşa edildiği için çöktüğü, genelevlerin ise gözlerden biraz uzağa, şehir merkezi dışındaki kayalık zeminli yamaçlara inşa edildiği için ayakta kaldığı tespiti yapılır ve insanların depreme karşı tedbir alıp kendisini korumasının mümkün olabileceği sonucuna varılır. Depreme daha dayanıklı bir şehir imar planlaması yapılır. Avrupa’nın en güzel başkentlerinden biri olacak yeni Lizbon inşa edilir. Felaketten sonra, şehir yeniden düzenlenir. Benzer bir facia olmaması için geleneksel yöntemlerden esinlenilir. Binalar için deprem önleyici bir sistem geliştirilir. Geniş caddeler yapılır. Kilise kuleleri ve saray kubbeleri şehre hakim olmaz.

Depremin önceden tedbir alınarak, afete dönüşmesi engellenebilir bir doğa olayı olduğu düşüncesi Avrupa’ya yayılır.  

Aydınlanmanın en etkili yazarı Voltaire’in o yıllarda yayınladığı “Lizbon Depremi Üzerine” şiiri ile depremin ‘göklerden gelen bir gazap’ değil, doğal sebeplerle oluşan bir doğa olayı olduğu tartışması çok geniş kesimlere yayılır. Lizbon Depremi ile yer kabuğunu ve dünyayı daha iyi tanımamıza neden olacak modern deprem bilimi doğar. (Lizbon Depremi ile ilgili yazıyı hazırlarken Wikipedia, Teori Dergisi, Felsefe Arenası sitelerinden yararlandım).

Büyük yıkım ve ölüme sebep olan Lizbon Depremi hakkında kısaca bilgi vermeye çalıştım. Bu depremi duyardım da bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum. Bu vesileyle öğrenmiş oldum.

Bu depremi konu edinmemin sebebi, daha önce yazı konusu edindiğim, “İş Görüşmesinde Deprem Etkisi” ve ardından yazdığım, “Depremler Allah’ın Bir Cezası mı? “ başlıklı yazılarda, halkımızın büyük çoğunluğunda depremlerin “zina ve zulümden” kaynaklı, “Allah’ın verdiği bir ceza” olduğu inancının olduğunu, bunun yanlış olduğunu işlemeye çalışmıştım.

Bu yazımda da Lizbon Depreminde de görüldüğü gibi o zamanın Avrupa insanı da depremleri Allah’ın bir gazabı gördüğünü fakat bu anlayışın özellikle genelevlerin depremde yıkılmadığı halde kiliselerin yıkıldığını görünce, halkın sorgulaması, o zamanın bilim adamlarının yerin altından kaynaklı bir durum olduğu tespitine geldiğini, hurafeleri terk edip depreme dayanıklı evler inşa ettiğini ifade etmeye çalıştım.

Geldiğimiz nokta itibariyle başta Portekiz olmak üzere Avrupa’nın deprem sorunu olmadığı, çünkü depremle nasıl yaşanacağını öğrendiği halde İslam dünyasının hala depremden nasıl korunacağını öğrenemediğini zaman zaman kapımızı çalan depremlerdeki yıkım ve ölümlerden anlayabiliyoruz. Hele hala depremleri zinaya, zulme, Kur’an’a yapılan saygısızlığa bağlayan insanların olması beni üzüyor ve hala ders almaya niyetimizin olmadığını maalesef görüyorum. Heyhat ki heyhat...

*18.11.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

9 Haziran 2024 Pazar

Hicvin Üstadı Nef'i

Vakit buldukça boş vaktimi bloğumda yazı yazarak geçiririm.

Yazmaya kendimi kaptırdım mı vaktin ne zaman geçtiğini bile bilemem.

Toplu taşımaya bindiğimde de bu huyumdan vazgeçmem. Gideceğim yere ne zaman vardığımı bilmem. Otobüsün sallamalarına aldırmadan yazarım. Yazarken çoğu zaman ineceğim yeri geçip gittiğim olur.

Yazılarım araştırma mahsulü değil. Farklı üslupları kullansam da deneme örnekleri yazılarım. 

Parkta birini beklerken aklıma geldi. Doğum günüm adına bir yazım olsun istedim. Askerlerin il plakalarına geldiği zaman şu kadar günüm kaldıdan ziyade şu ildeyim, bu ildeyim şeklinde gün sayar. Ben de bundan esinlenerek, yaşımı vilayetlerle özdeşleştirip bir gezintiye çıktım. 81 il bittikten sonra yüz sayısına çıkarılması beklenen illerden hareketle, yüz yaşını görmeyi umut eden bir doğum günü yazısı yazdım. Kısaca illerle başlayan yazımı doğum günü tebrikleriyle bitirmiştim. Benim yazımın tezkere bekleyen erattan tek farkı, askerin plakaların bitmesini hemencecik istemesi. Benimki ise plakaları ne kadar geç bitirirsem kâr mantığı.

Bu yazımı yazıp aynı gün sosyal medyada paylaştım. Eski edebiyatçı, yeni Türkçeci bir arkadaşa yazının türünü sordum. O da şu cevabı yazdı: "Böyle bir tür edebiyatımızda var mı bilmiyorum ancak Nasreddin Hoca ve  Evliya Çelebi'nin günümüzdeki ete kemiğe bürünmüş "Barbaros" diye görünmüş halisiniz. Bu arada yergilerinizle ilgili olarak Nef'i'yi de anmadan geçemeyeceğim. Hem  seyahatten mizaha, hem de mizahtan yergiye geçen bir yazı türü edebiyatımızda yoksa bile siz yeni bir türü edebiyatımıza kattınız bile. Hayırlı olsun. Siz yüzü görür müsünüz bilmem ama yüzünüzün hep güleceğine inancım sonsuz".

Dostumun bu yorumunda geçen Nef'i'ye takıldı gözüm. Bunda bir ima olabilir mi diye baktım. Mübarek hiciv yazarı imiş. Hiciv yazmayacağım diye 4.Murat'a söz vermiş. Ama sözünde duramamış. Vezir Bayram Paşa hakkında bir hicviye döşemiş.

Koskoca vezire hiciv yazılır mı hiç? Nef’i’ninki de laf.

Sonuç, bundan mütevellit ölümü vezir eliyle olmuş.

Sarayın odunluğunda kementle boğularak öldürülmüş.

Sonra cesedi İstanbul Boğazı’ndan denize atılmış.

İrkildim birden. Garibime üzüldüm. Öyle ya hicviye yazdı diye biri öldürülür müydü hiç?

Garibimin bir mezarı bile yok hasılı. Ama hicivden dolayı öldürülse de sarayda öldürülmesi, Boğaz'a nazır bir yerde denize atılması ölümün artısı gibi geldi bana.

Padişah neyse de devletin üst bürokratına hicviye yazmak akıllının kârı değil.

Neyse dostumun övdüğünü sandığım yorumunda Nef’i’nin akıbetini öğrenince ölümle burun buruna geldim.

Sen ne korkuyorsun demeyin. Maalesef benim yazılarımda da hiciv var.

Gördüğüm kadarıyla hiciv yazarının sonu iyi olmasa da hiciv benden bir parça. Akıbetim Nef’i gibi olmasa da zararını gördüm. Zarar göreceğim diye huylu huyundan vazgeçer mi? Geçmez. Zira atın ölümü arpadan olsun.

Bir eleştiri yazısına tahammül edemeyenler bilsinler ki isabet eden gerçekler, tahammülsüzleri en çok incitendir. Yaptıkları herzelerle yüzleşemeyenler, hıncını Nef’i gibi kalem üstadından alırlar. Belli ki Nef’i, yazdığı hicviyede tam isabet etmiş ve Vezir Bayram Paşa bunu kaldıramamış.

Unutmayalım ki hakkında hiciv yazılan Vezir Bayram Paşa’yı bugün kimse hatırlamıyor. Ölümü iyi olmasa da hicviyesi yüzünden boğulsa da bugün herkes Nef’i’yi hatırlıyor ve hayırla yad ediyor.

Rahmetle anıyorum seni Nef’i ve peşinden giden sayının çoğalmasını temenni ediyorum.

Şamar Oğlanı TÜVTÜRK *

Sosyal medya bir alem doğrusu. Ümit ederim ki reel hayat bu alem gibi değildir. Öyleyse yandık demektir. Çünkü doğru, yanlış demeden her türlü bilgi paylaşılıyor bu alemde. Çoğu da algıya yönelik. Bu alemde özel sektöre ait birçok firma algıya maruz kalıyor. 

Önemli olan algı olunca, bir konunun doğru olup olmaması bazı insanlar için bir anlam ifade etmiyor. Yeter ki bazı insanların amaçlarına hizmet etsin. Yeter ki gerçeklerin üstünü örtme görevi görsün. 

Aslında algı bir nevi iftiradır. Hatta iftiradan da kötüdür. Çünkü kişiler ve firmalar itibar suikastına maruz bırakılıyor.

Belli ki bu tür paylaşımları yapanlarda Allah korkusu yok. Kuldan utanma zaten yok. 

Bazısı iftira atmaktan ve algı oluşturmaktan korksa da bunların önemli bir kısmı da algı ile gerçeği ayırt etme yeteneğinden yoksun. Birileri tarafından oluşturulup sahte hesaplarla servis edilenleri ayırt etmeksizin paylaşıp duruyor. Bu tür paylaşımları yapanlar neyin ne olduğunu bilmeyen kimseler olsa, cahildir, bildiği bu kadardır, cehaletine verin diyeceğim. Ama görüyorum ki paylaşım yapanlar içerisinde kelli felli fakülteyi bitirmiş insanlar da var. Acı olan da burası. Cahilimiz vardı. Bir de okumuş cahillerimiz türedi.

Bir örnekle ne demek istediğimi izah edeyim. Malumunuz ticari araçların muayenesi yıllık, özel otolarınki ise iki yıllık. Bu muayeneler TÜVTÜRK aracılığı ile yapılıyor. Yapılan bu araç muayenesi kısa sürmesine ve üzerinde herhangi bir işlem yapılmamasına rağmen araç muayene ücretleri çok yüksek. Doğaldır ki bu ücret yüksekliğine vatandaş tepkili. Tepki gösteriliyor ama bu ücreti kim belirliyor demeden herkes TÜVTÜRK'e kızıyor. Belli ki birileri TÜVTÜRK'ü şamar oğlanı seçmiş.

İşte onlardan biri: "Onarım yok, tadilat yok. 10 dakikada 1130 lira. Bu kadar kolay mı para kazanmak? Tepkisiz kalırsanız yarın daha fazla zam gelir. Susma. Hırsızlara dur de" .

Bu paylaşımı yeni aldım sosyal medyadan. Bu paylaşımı yapan belli ki yeni araç muayenesi ücretinden haberdar değil. Halbuki otolar için yeni araç muayene ücreti, 1.821,60 TL'dir. Paylaşımı yapan kişi belli ki önüne düşeni, işime yarar düşüncesiyle doğru-yanlış demeden paylaşıyor. Sanırım bir de paylaşmış olmak için paylaşıyor. Bir de firmaya olan kafasındaki ön yargıyı gösteriyor.

Bu paylaşımla, ilgili firmayı fahiş fiyat aldığından dolayı hırsız ilan ediyor. Tek kelimeyle insaf demek lazım.

Peki TÜVTÜRK bu fahiş fiyatın neresinde? TÜVTÜRK bu yüksek fiyatı kendisi mi belirliyor? Bu fiyatı eğer TÜVTÜRK belirliyorsa hep beraber bu firmaya kızalım ve tepkimizi ortaya koyalım.

Sözü daha fazla uzatmadan fiyatı kimin belirlediğini, alınan araç muayene ücretinin ne kadarının TÜVTÜRK’e kaldığına bir bakalım.

“Araç muayene ücretleri, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunun 35'inci maddesine göre 2004'te belirlenmiş olup, o tarihten itibaren her yıl Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanan Yeniden Değerleme Oranı'nda artırılmak suretiyle düzenleniyor.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ve TÜVTÜRK arasında 2007'de imzalanan imtiyaz sözleşmesi uyarınca, TÜVTÜRK tarafından verilen araç muayene hizmetlerine ilişkin ücret, nakit olarak tahsil edilirken, elde edilen gelirlerin yüzde 50'si doğrudan hazineye, ödenen diğer vergi ve harçlarla birlikte toplam cironun yüzde 69'u ilgili kamu idarelerine aktarılıyor”.

Bu açıklama TÜVTÜRK tarafından yapılmıştır. Buna göre araç muayene ücretini, “2918 sayılı kanuna göre Hazine ve Maliye Bakanlığı her yıl güncelliyor”. Bu durumda bu yüksek fiyatta firmanın bir suçu yok. Suçlanacaksa ve tepki gösterilecekse Maliye Bakanlığına yapılmalıdır.

Yine açıklamaya göre alınan araç muayene ücretinin tamamı ilgili firmaya kalmıyor. Gelirin yüzde ellisi doğrudan Hazine Bakanlığına, yüzde 19’u da kamu idarelerine aktarılıyor. Bu demektir ki kazancın yüzde 69’u Hazine ve kamu idarelerine gidiyor. Firmaya ise yüzde 31’i kalıyor.

Kabaca bir hesap yaparsak, devlet TÜVTÜRK’ün yüzde 69’luk hissesinin ortağı. Yeni güncel fiyattan bir hesap yapalım. 1821*69/100=1256 TL yapar. Yani bir otodan alınan ücretin 1256 lirası devlete, geriye kalan 564 lira ise TÜVTÜRK’e kalıyor.

Gördüğünüz gibi fiyatı belirleyen devlet, güncelleyen devlet. Cironun yüzde 69’unu devlet alıyor.

Sorarım size. Burada kızılacak ve tepki gösterilecek TÜVTÜRK mü yoksa kanundan aldığı yetki ile bu fiyatı belirleyen Hazine ve Maliye Bakanlığı mı?

Lütfen kızarken, birilerini hırsız ilan ederken, tepki gösterirken ve paylaşırken nokta atış yapalım. Tüm hıncımızı günah keçisi ilan ettiğimizin üzerine boca etmeyelim. İnsafı elden bırakmayalım.

*21.06.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.