3 Haziran 2024 Pazartesi

Yeniden Merhaba! *

Gazetenin yabancısı değilim. 09.12.2015 tarihinde "Başlarken" başlığıyla çıkmıştı ilk yazım.

02.01.2021 tarihinde de "Bitirirken" başlıklı yazı ile Ramazan Yüce ismiyle yazmaya veda etmiştim.

2015 ila 2021 yılları arasında haftada pazartesi, çarşamba, cuma ve cumartesi olmak üzere dört gün yazmıştım.

İlk başlarken "Neyi dert ediniyorsam, onu yazacağım" demiştim. Öyle de oldu. Gündem veya gündem dışı neyi dert edinmişsem kendi bakış açımla yazı konusu edinmiştim.

Yazdığım konularda, serdettiğim görüşlerimin tek doğru olduğu iddiasında hiç olmadım. Benimki içimden geçirdiklerimi ve gördüklerimi kaleme dökmekten ibaret oldu hep. Bir nevi içimi kağıda döktüm. 

Hemen hemen her konuda yazdım. Yazarken de kah mizah kah hiciv kah üstü kapalı yazdım. 

İsmimle yazmayı bıraktıktan sonra yazı hayatından hiç uzak kalmadım. Bu zaman zarfında farklı müstear isimlerle yazılarım yine Gazetemizde yer aldı. Ara verdiğim kısa zaman aralıklarında da “dilinkemigiyok.blogspot.com.tr” isimli bloğumda yazılarıma devam ettim.

Bugüne kadar hem kendi ismimle hem de kullandığım iki farklı müstear isimle yazdığım yazıların sayısını hatırlamıyorum. Bir yazı arşivim oldu diyebilirim.

Kısaca Anadolu'da Bugün gazetesi, benim amatörce yazmaya ilk başladığım, başladığım andan itibaren aralıksız yazdığım, bana yazıyı sevdiren, acemiliğimi attığım ve bana tecrübe kazandıran bir okuldur. Bu okulun bana çok şeyler kattığını ifade edebilirim. 

İşte yine karşınızdayım. Kendi ismimle pazartesi, çarşamba ve cuma olmak üzere haftada üç gün karşınızda olacağım.

Kırk yıllık Kani, olur mu Yani misali, yazı hayatına başladığım gibi yine dert edindiğim konulara yer vereceğim. Şimdiden şu konularda yazacağım demeyeceğim. Çünkü hangi konularda hangi üslupla yazacağımı şu anda bilemiyorum. Pek gündemi takip etmesem de herhalde kah gündem kah gündem dışı yazma niyetim var. Önceliğim, toplumsal konulara dair gözlemlerim olacak. Anlatacak anım kaldıysa yazılarımda yine anılarıma yer vereceğim. Hasılı, dağarcığım elverdiği müddetçe her telden çalma niyetim var.

Amacım dokunmak. Dokunurken maksadım bağcı değil, üzüm yemektir. Kişiselleştirme niyetim yok. Zira kişilerle işim olmaz. Kıssadan hisse alınmasının yolunu açmak niyetim. Yine de alınan olmaz mı? Olur elbet. Özellikle niyet okuyucuları ve her şeyden nem kapan yumuşak karınlılar alınır alınmaya. Alıngan, kırılgan ve nem kapanın zaten tedavisi yok ki tedavi önereyim.

Yazılarımı cep telefonu marifetiyle yazmaya devam edeceğim. Çünkü masaya oturup yazmayı sevmiyorum. Kah bir çay ocağında çayımı yudumlarken kah evde uzun otururken yazmaya çalışacağım.

Yazılarımda eleştirel bakış açısı hakim olacak. Sizlerden de olumlu ve olumsuz yönde eleştiriler bekliyorum. Yazacağınız olumlu ve olumsuz yorumlara da fırsat buldukça ve gördükçe cevap yazmaya çalışacağım.

*05.06.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Resim Karesi Ne Çok Şey Anlatıyor

Sosyal medyada bir resim gördüm. Resim iki kareden oluşuyor. Bir karesinde Filistin, Suriye, Yemen, Irak, Afganistan ve Lübnan, diğer karesinde ise Telaviv yer alıyor.

Resmin üst karesinde yer alan ülkeler yıkılmış ve virane halde. Hiçbir canlı yok. Adeta hayalet şehri andırıyor. Buralarda yaşanmak istense bile taş üstünde taş kalmamış bu yerlerde yaşamak mümkün değil.

Resmin alt karesinde yer alan Telaviv'de ise adeta bir canlılık var. Sahil kenarında gezinen insanlar, deniz ve denize paralel yüksek katlı binalar burada bir yaşamın olduğunu gösteriyor.

Üst resimde yaşam belirtisi yokken alt tarafta hayat devam ediyor. 

Üst resimdeki hayat belirtisi olmayan yıkılmış şehirler İslam ülkelerine ait. Buna Libya'yı da eklemek gerek. Alt taraftaki resim ise İsrail'in -eski-başkentine ait.

Resmin üzerindeki ülke isimleri kaldırılsa, insanlara şu fotoğraf karesindeki yerlerin hangisinde yaşamak istersiniz sorusu sorulsa, istisnasız herkes Telaviv görüntüsünün olduğu şehirde yaşamak istediğini belirtecektir.

Görünen o ki İslam ülkeleri huzursuzluğun yerleri. Buralarda kan, gözyaşı, ölüm ve yaralanma hakim. Küçücük İsrail'de ise huzur görüntüsü hakim.

İsrail, gelişmişliğin görüntüsünü verirken İslam ülkeleri geri kalmışlığın görüntüsünü veriyor.

Görünen o ki İsrail’in yakınında hangi ülke varsa, hangisi İsrail’e tehdit potansiyeline sahip ise yerle bir edilmiş. İsrail ise dimdik ayakta. Hoş bazı ülkeler için İsrail’e bile gerek yok. İslam ülkelerinin içindeki bölünmüşlük ve terör İsrail’e rahmet okutur türden. İslam ülkeleri için İsrail gibi bir düşmana ihtiyaç yok. Onlar kendi kendilerine yeter.

Görünen o ki İsrail mutluluk ve huzuru İslam ülkelerinin mutsuzluk ve huzursuzluğuna bağlı. Ne kadar İslam ülkesi yakılıp yıkılır ve İslam ülkelerinde yaşama dair bir istikrar olmazsa İsrail bundan büyük keyif alıyor.

Üst ve alt resim karesindeki ülkeler birine gösterilse, bu konuda ne dersin dense, üsttekiler belasını bulmuş, alttakiler ise cennet hayatını yaşıyor der.

Bu görüntüye göre İsrail mi yani Yahudiler mi gazaba uğramış ve lanetlenmiş, İslam ülkeleri mi?

Tamam, Kur’an’da Yahudilerin lanetlendiğinden bahsedilse de resim karesi böyle demiyor.

Müslüman ülkelerde bu boş vermişlik oldukça, bir araya gelip birlikte hareket etmedikçe, İsrail gibi lobi faaliyetlerine imza atmadıkça, ellerindeki sermayeyi akıllı kullanmadıkça, her alanda İsrail ile boy ölçüşebilir bir seviyeye gelmedikçe İsrail ihya olmaya ve daha da büyümeye devam edecektir. İslam dünyası ise bugünkü yıkık ve virane halini bile arayacaktır.

İsrail ile mücadeleyi boykota indirgedikçe, bol bol protesto mitingi ve yürüyüşü yaptıkça, Yahudi’yi taşlamaktan ibadet yapmaya zaman ayırmadıkça daha doğrusu sadede gelmedikçe İsrail hep gülecek, İslam dünyası ise hep ağlayacaktır. Böyle giderse İslam dünyasının ağlayanı bile kalmayacaktır. 

Boş verelim İsrail'e kızmayı da kızacaksak biz kendimize kızalım. Ki kızarak başarılı olunsaydı, bugüne kadar İsrail'e kızdığı için İslam dünyası bir numara olurdu. 

Boykotlardan Gına Geldi

Görünen o ki bu toplum protesto ve boykot için yaratılmış. Yatıyoruz, kalkıyoruz. Boykot diyoruz.

Boykot kolaylaştıran ve kitlelere ulaştıran en büyük aparatımız ise sosyal medya platformu.

Oturduğumuz yerden bir tuşa basarak boykot başlatabiliyor, firmaları hedef gösterebiliyoruz.

Kısaca boykot hayatımızın bir parçası. Buna bir de sosyal medya mücahitliğini eklemek lazım.

Bir zamanlar Yahudi malı diye Yahudi markalarının listesine yer veriyorduk. Son yıllarda ise buna Yahudi mallarının satışını yapan, onların ürünlerinde indirim yapan zincir marketleri de boykot listesine alır olduk.

Bir ara BİM marketleri boykot ettik. Şimdi de boy boy resimlerle "Bir alana bir bedava" kampanyası düzenleyen A 101 marketleri boykot listesine aldık.

Bununla da yetinmedik. Falan firma çalışanlarını cumaya göndermedi. Şu firma yolda namaz molası vermedi. Bu firma Yahudi ürünlerine sessiz kaldı deyip marka ismi vererek boykot yaptık. 

İşin garibi bugüne kadar kaç yıl olduğunu unuttum kaç ürünü kaç firmayı boykot ettiğimizi de. O günden bugüne ne boykot ettiğimiz ürünlerde bir iflas var ne zarar ne de zincir marketlerde bir geri adım. Marka ürünler de tereklerde, zincir marketler de faaliyette.

Gördüğümüz gibi bugüne kadar ne kadar boykot uygulamışsak hiçbirinde başarılı olamamışız.

İşin garibi, Yahudi ürünlerini boykot ediyoruz. Bu ürünlerin satışını yapan firmaları da. İyi de bu ürünlerin bu ülkede üretilmesine, bu ülkede faaliyet göstermesine ve satışına izin verenlere niye hiç sözümüz yok. Öyle ya elinde güç ve imkan olan birileri, bu Yahudi ürünlerine izin vermezse, tüm ürünlerimiz yerli olsa boykota gerek kalır mı hiç?

Bir şeyde başarı yoksa sonuç alınamıyorsa ne diye aynı eylemleri yapar dururuz. İnanın anlamış değilim. Attığımız her taş bir kurbağaya değse, inanın gam yemeyeceğim. Bence işin kolaycılığına kaçıyoruz.

O zaman boykota ayıracağımız zamanı başka şeylere vermemiz lazım gerektiğini düşünüyorum. Mesela kötü komşu mal sahibi yapar atasözünü her birimiz, özellikle protesto ve boykotta öncü rol oynayanlar kendilerine ev ödevi edinse, bismillah deyip Yahudi ürünleriyle hem kalite hem fiyat yönünden yarışacak ürünler imal edip piyasaya sürsek, yerlisi varken kim gider de Yahudi ürününü alır?

Bunun için akıl, zeka, yetişmiş kadro ve sermaye mi gerek? Akıl da zeka da yetişmiş kadro da var bu ülkede. İstenirse sermaye de bulunur. Son model arabalarımızı satsak, 4+1 evlerde ve villalarda oturmasak, üç kuruş paramızın üstüne dört kuruş borç bularak yeni bir ev almasak, cebimizdeki dövizleri bozdursak, altın hesabımızı ortaya koysak, ortaya ganimet gibi sermaye çıkar. Bu sermaye ile üretmediğimiz ürün ve marka kalmaz.

Bunun için bir araya gelip plan yapmamız ve rahatımızdan ödün vermemiz, bir seferberlik başlatmamız gerek. Aynı şekilde çalışıp kafa yormak için sosyal medya mücahitliğini de bırakmamız lazım. Günübirlik yaşamayı ve küçük düşünmeyi bırakıp büyük düşünmemiz lazım.

Üretelim her bir ürünün emsalini, tereklerde Yahudi malı ile yerli ürünümüz yan yana olsun. Kaç kişi gider de Yahudi malını alır. Biz yeter ki kaliteyi tutturalım.

Hasılı Yahudi mallarını boykota verdiğimiz ömrümüzü üretmeye verelim. Bunun için büyük düşünmek gerek. Var mıyız büyük olmaya yoksa küçük kalalım iyi, biz boykot etmeden yaşayamayız mı diyoruz?