19 Mayıs 2024 Pazar

Krizde Değil, Hep Tasarruf

Enflasyonla mücadele çerçevesinde tasarruf genelgesi nihayet yayımlandı. Kurumları harcamada kısıtlayan bir dizi karar alındı. Zorunlu olmadıkça araç kiralama yoluna gidilmeyeceği, kiralanan araçların geri verileceği de genelgede yer verilen hususlardan. 

Tasarruf genelgesinin öncelikle hayırlı olmasını, inşallah sonuç alınmasını temenni ederim. Şu var ki gecikmiş bir genelge. Zamanında enflasyonla mücadele için kısa ve orta vade programları açıklandığında, mücadelenin bir ayağı da kamuda tasarruf. Bu programın bu ayağı eksik diyenlere pek kulak verilmedi. Üstüne üstlük "İtibardan tasarruf edilmez" denmek suretiyle tasarruf diyenler tu kaka yapıldı. 

Gecikilmiş olsa da tasarruf genelgesi sadece ekonomik kriz ortamlarında değil, her daim özellikle kriz olmadığı dönemlerde bile tasarruf önceliğimiz olmalıydı. Üstelik bu ülkede enflasyon sadece bu yıla mahsus değil, 2018 yılından beri bu ülke enflasyon ve hayat pahalılığı yaşıyor. 

Tasarruf bizim kültürümüze ve inancımıza ters olmadığı gibi dinin amir hükmü üstelik. Ayette, "Eli sıkı olma. Saçıp da savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir" buyurulur. Aynı şekilde yemek dualarında, "Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez" ayetini okuruz. Kısaca bu toplum israf ve savurganlık konusunda hem dinen hem kültürel olarak duyarlı olmak zorunda. Hem bunları okur hem de israf edersek, söz ve eylem çelişkisine imza attığımız gibi söylediğini yapmayanları Kur’an, kitap yüklü mektebe benzetir.

İnsanımız genel itibariyle kriz olsun veya olmasın, tasarruf konusunda gerekli özeni gösterirken nedense kamuda tasarruf sadece kriz ortamlarında akla gelir. Halbuki yokken ve sıkıntıda iken değil, varken ve sıkıntı yokken de tasarruf etme gibi bir görevimiz olmalıydı. Çünkü kamu malı yetim malı olarak görülür. Nedense biz bu yetim malını hoyratça kullanmada ve devletin malını ve imkanlarını deniz görmede adeta yarışıyoruz. Gerekçemiz de hazır. Neymiş de ihtiyaçmış efendim. Ayrıca devlet bu imkanı verdiğine göre biz de bu imkanlardan yararlanmalıymışız. Yapılıyorsa kuruma yapılıyormuş, kurumların, devletin ve makamın itibarı önemliymiş. 

Devlet imkan verse bile eğer bir şey ihtiyacımızı görüyorken yenisini almak veya kiralama yoluna gitmek israfın daniskasıdır. Bir şey ihtiyaç ise kriz döneminde bile alınır ve kullanılır. İhtiyaç değilse alma veya kiralama yoluna gitmemek lazım. Bu, ister kriz ortamında olsun veya bolluk içinde olsun. Çünkü israf bir şeyi yerli yerinde kullanmamaktır. 

Devletin imkanlarını yerli yerine kullanma konusunda kamuda üst düzey görevde bulunanlar azami gayret göstermekle yükümlüdür. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda diğer kurumlara örnek olacak şekilde başı çekmelidir. 

Gel gör ki israf konusunda Diyanet diğer kurumları aratmadı. Nitekim il dışı yoğun programlarda kullanılmak üzere kiralanan Audi A8 model araç çok eleştirildi. Eleştiriler üzerine Diyanet, bunun bir ihtiyaç olduğuna dair açıklama yaptı. 

Şimdi görüyoruz ki ihtiyaç diye belirtilen A8 tasarruf tedbirleri çerçevesinde geri verilmiş. İyi de kardeş, madem ihtiyaçtı. Niye geri veriyorsun. Al tepe tepe kullan yoğun il dışı programlarında. Geri verildiği açıklandığına göre demek ki bu işler A8 olmadan da oluyormuş. Bu durumda kiralanan bu araç israf olmadı mı? Ayrıca bu aracın geri verilmesi için illa tasarruf genelgesi mi olması gerekirdi. Diyanet'e yakışan, mevcutlar işimizi görürken bu kiralanacak araç israftır. Kullanmamız mümkün değil demek olmalıydı. 

Bir diğer husus, bundan sonra hizmet içi faaliyetlerinin ya çevrim içi ya da kuruma ait eğitim merkezlerinde yapılması üzerine alınan karar da kiralanan A8 aracından farksız. Sahi kuruma ait eğitim merkezleri varken başta Diyanet olmak üzere devletin diğer kurumları niçin bugüne kadar seminer ve toplantıların bu yerlerde değil de özel sektöre ait beş yıldızlı otellerde yapıyorlardı? Devlet bu imkanı veriyor, ödeneğimiz var, her kurum yapıyor, bizim personelimiz de bu imkanlardan yararlanmalı yarışının neresi tasarruf idi? Bu yapılanlar yani kuruma ait eğitim merkezleri varken beş yıldızlı otellerde seminer yapmak devletin imkanlarını özel sektöre peşkeş çekmek değil mi? Bunun için illa tasarruf genelgesi veya kriz mi gerekti?

Beş yıldızlı otellerde yapılan seminer ve toplantıların zamanlaması da manidar. Genelde kış mevsiminde ve otellerin müşteri yönünden sinek avladığı dönemlerin tercih edildiği göz önüne alınırsa, bu tür seminerlerin özel sektörde birilerini koruyup kollama adına yapıldığı anlaşılır. 

Kiloyla TL Dönemine Doğru

2021 yılının Kasım ayında başımı sokacak bir eve talip oldum.

Eve bakıp beğendik. Ev eski olsa da bakımlıydı. Mevkii de iyiydi. 

Ev sahibiyle emlakçıda buluştuk. El sıkıştık. On bin lira kapora verdik. Ara tatil dönüşü de üzerimize almak üzere kavilleştik.

Tapuyu üzerimize alacağımız günün öncesinde, emlakçı, parayı tapu dairesinde kameralar önünde elden alacağız, orada sayacağız dedi.

İyi de bu parayı bankadan çekip elde nasıl getirecektik? Nasıl elimizde taşıyacaktık?

Oğlanları aldı bir telaş. Biz de gelelim dediler. Gerek yok, abartmayın, ben hallederim bir şekil dedim. 

Parayı çekmeden iki-üç gün öncesinde bankayı arayarak paramın tümünü şu gün çekeceğim dedim. Belirttiğim gün, saat 11'de paramı çekebileceğim söylendi. 

Gün geldi çattı. İşe gidecek oğlan işinden izin aldı. Evdeki oğlan ile birlikte arabaya bindik, bankanın yolunu tuttuk.

Beni bankanın önünde indirdiler. Benimle beraber oğlanın biri de indi. Diğeri, yol üzeri park sorunu olduğundan daha ileriye park etti arabayı. Planımız, ben parayı çekeceğim. Diğer oğlan beni bankanın dışında bekleyecek. Parayı çektiğim an bankadan çıkmayacağım. Diğer oğlana haydi gel diye telefon açacağım. Araba bankanın önüne gelince ben bankadan çıkıp hemen arabaya bineceğim. Tüm hesap kapkaççılara karşı tedbir almaktı. Öyle ya ev alacağız derken eldeki ev parasından da olurduk maazallah.

Bankaya girip sıramatikten sıramı aldım. Beklemeye koyuldum. Sıram gelince, tüm paramı çekme üzerine işlem yapıldı. Bir daha da bu banka ile işim olmaz diye hesapları da kapattırdım. Görevli, paranı arka tarafta verelim deyip beni bankanın iç tarafına götürdü. Önüme bir yığın para koydu. İçine koyacak çantan var mı dedi. Yok dedim. Bir ya da iki siyah poşet buldu geldi. İçine doldurduk. 

Oğlana telefon açtım. O kapının önüne arabayı getirince, dışarıda bekleyen çocuğum da bana korumalık yaptı. Arabaya bindim. Evin yolunu tuttuk.

Öğleden sonra saat dörtte tapuda olmam gerektiği telefonunu emlakçıdan aldıktan sonra yine oğlan nezaretinde poşetleri bagaja koyarak tapunun yolunu tuttuk.

Tapuda imza işimiz kısa sürdü. Çıkıp aşağıya geldik. Poşetleri uzattım eski evin sahibine. Alın sayın dedim. Karı koca ve emlakçı birbirine baktı. Bu paraları elle saymak saatler alırdı. Ancak para sayma makinesi gerekirdi. Nasıl sayacağız dediler. Bu paraları şimdi ne yapacaksınız dedim. Yetiştirebilirsek hemen bankaya yatıracağız dediler. O zaman oyalanmayın. Zaten ben de paraları bankadan çektim. Bankaya gidince banka görevlisi sayar. Eksik çıkarsa veririm dedim. Tamam dediler. Hayırlı olsun deyip vedalaştık. Bereket ikna oldular. Değilse, para saymak için mesai yetmez, geceye kalırdık.

Olmuş 2024 yılının Mayısı. Bir para çekmem gerekti. Bir günde çekebileceğim miktar en fazla on bin imiş. Yazdım on bin lira diye. ATM epey saydı geri planda. Sonra para verme haznesi açıldı. Verdiği para hep yüzlük idi. İki yüzlük verseydi ne güzel olurdu dedim içimden. Bir ara parayı geri yatırayım istedim. Sonra vazgeçtim.

Parayı cüzdana koymaya kalktım. Cüzdan bükülmedi. İkiye katlayıp yan cebime koydum. Burada para var diye bağırıyordu şişkin cebim. Sonunda üşürsem giyeyim diyerek kolumda taşıdığım yeleğin cebi aklıma geldi. Bir deste parayı oraya koydum. Koluma atıp çıktım. Allah vere de kolumdan açılıp düşmese. Çarşının ortasında bir de bununla uğraş endişesi taşımadım değil.

Yolda birkaç şey alıp yüzlüklerden çıkarıp verdim. Ne kadar harcadığımı bilmiyorum.

Eve geldikten sonra ne kadar kalmış, bir sayayım dedim. İnan, say say bitmedi. Taşıması zor olduğu gibi sayması da zor. Nasıl aramazsın şimdi para sayma makinesini dedim içimden. Eskiden para saydıkça çıkan para sesi içimi açardı. Şimdi ise tiksinti verici geldi.

Eskiden eft yapıp parayı görmeden işimizi hallediyorduk. Şimdi ise nakit deniyor. İyi de say say bitmiyor elimizin kiri para ve değeri pek bir anlam ifade etmeyen TL’miz.

Paramızın durumu bu iken hükümet her ne hikmetse hala en büyük para olarak 200 lira da direniyor. Şu ana kadar beş yüz binlik ve binlik banknotlar basılıp piyasaya sürülmesi gerekirdi.

Bir ara böyle giderse deste deste TL sayma işi kiloyla tartılmaya başlayacak yazısı yazayım dedim. Ben daha yazı konusu edinmeden esnaf bir arkadaş, yakında esnaf, paraları kiloyla tartmaya başlar dedi. Dedim böyle düşünmede yalnız değilim.

İnan böyle giderse büyük paraların döndüğü alışverişlerde para makinesi bile iş görmez. Ancak tartı çözer bu işi.

Vah ki vah bize... Vah ki vah paramıza...

Hikmet Sami Türk

Bazen sosyal medyada aklıma gelen bir konuda yazmaya başlarım. Niyetim, konuyu çok uzatmadan sadede gelmek. Yazmaya başlayınca durur muyum hiç. Bir bakmışsın epey yazıp paylaşmışım. Sanırım kısa yazma özürlüyüm. Be edersiniz ki kelamı kibar değilim. 

Paylaşımın ardından bu paylaşımım aynı zamanda bloğumda da yer alsın deyip yazıyı bloğa aktarırım. Bazen de aktarmadığım paylaşımlarım gözüme çarpar. Böyle gözden kaçan yazıları da sosyal medya anı sayfası, seneyi devriyesinde hatırlatınca, geriye dönük de olsa yazı arşivine aktarıyorum.

İşte o yazılardan biri de aşağıda. Aradan iki yıl geçmiş. Sanırım temiz siyasetçilere günümüzde ne çok ihtiyacımız olduğuna dair bir temenniyi barındırıyor yazı. Yazıda da zamanın Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’e yer vermişim:

“Recep Tayyip Erdoğan, okuduğu bir şiir yüzünden mahkumiyet kararı alınca, İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığından alınıp cezaevine gönderilmişti.

TBMM'de Erdoğan'ın lehine olacak bir kanun teklifi ya da tasarısı görüşülecekti. Şu anda içeriğini hatırlamıyorum. Sanırım 312. maddenin esnetilmesi yönünde bir kanun değişikliği teklifi idi.

Bu kanunla Erdoğan’ın siyasi yasağı kalkacaktı kısaca.

Bu kanun teklifi Meclise geldi mi, gelmedi mi onu da hatırlamıyorum.

Hatırladığım, Meclis kürsüsünden Refah Partili biri, zamanın DSP'li Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün cevaplaması üzerine bir soru sorduğudur.

Soruda, "Askerlerin, bu kanun teklifini/tasarısını görüşmeyin. Biz Erdoğan'ın siyasi hayatını bitireceğiz deyip demediği ve baskı uygulayıp uygulamadığı" şeklinde idi.

Sorunun ardından kürsüye çıkan Sayın Türk, "Aynen dediğiniz gibi bir görüşme olduğunu teyit ederim" açıklamasını yaptı. Sözü uzatmadan, kem küm etmeden kürsüden indi.

Hikmet Sami Türk sanırım vefat etmedi. Kulakları çınlasın.

Hangi partiden olursa olsun, doğru siyaset yapan siyasetçilere bu ülkenin ne çok ihtiyacı var. 10.04.2022

Not: Kaç kişi ya da kaç siyasetçi böyle bir soruda asker bize baskı yaptı diye açıklama yapar? Zinhar yalan ve iftira deriz. Helal olsun Bakan'a. Zira böyle dürüstlük bize çok yabancı. Bakanken bile efendiliğini, duruşunu, tevazuunu, nazik ve kibar konuşmasını, devlet adamı ciddiyetini hiç değiştirmedi. Nazarımda makamın kendini değiştiremediği kişilerdendi.