5 Mayıs 2024 Pazar

Eğitimcinin Derdi Öğrenciyi Kazanmak Olmalı

Liseler, bazı öğrencilerin kendini kaybettiği okul türüdür. Ergenlik dönemini zor atlatırlar. Karşıt cinse ilgi duymanın doruğu bu yaşlarda yaşanır. Ailesine kaşı isyankar bir tavır içine girerler. Kafasında bin bir türlü problem olur. Uyku sorunu yaşarlar. Gece pek uyumayınca da devamsızlık durumları baş gösterir. Bu çalkantılı dönemde, öğrenci kimsenin kendini anlamadığı psikolojisi içerisinde bulunur. 

Özürlü ve özürsüz devamsızlığın 45 gün olduğu sınıf geçme sisteminde bir lisede çalışırken, MHK isimli son sınıf bir kız öğrenci annesiyle birlikte odama geldi. Mart ayı falandı. Tasdikname almaya geldiğini söyledi. Sebep dedim. Kız meslek lisesine gideceğini söyledi. Bu sene mezun olacaksın. Kız meslek lisesine gittiğin zaman bu senen boşa gidecek. Önümüzdeki sene de bir alt sınıftan başlayıp lise süresini uzatacaksın. Bu okulun sınavı öğrenci alan bir okul. Sen ise sınavsız öğrenci alan bu okula gideceksin. Yazık değil mi bunca yıl emeğine dedim. Kız meslekte bilmem ne bölümünü seçeceğini, o bölümü sevdiğini söyledi. Madem öyle. Zamanında kız mesleğe gideydin? Niye bu okulu seçtin dedim. Sessiz kaldı. Bu dediklerin makul ve mantıklı değil. Geçerli sebep hiç değil. Bana ayrılmak istemenin gerçek sebebini söyle dedim. O esnada ilgili meslek lisesinin müdürü aradı. Bize kayıt yaptıracak. Tasdiknamesini veriver diye. Müdüre, hocam, kusura bakma. Mezun olmasına ramak kalmış bu öğrenciye tasdikname vermem. Önce sebebini öğreneyim. Sonra bakarız dedim.

Öğrenciye, haydi söyle derdini dedim. Ben bu okula devam etmek istesem bile zaten devamsızlıktan kaldım dedi. Kim söyledi dedim. Müdür yardımcısı dedi. Niye bu kadar devamsızlık yaptın dedim. Diş randevularım vardı. Dişçiye gittiğim günlerin belgesini de protokol numarası olmadığı için müdür yardımcısı mazeret olarak kabul etmedi dedi. Devamsızlık sorunun çözülürse, tasdiknameden vazgeçip okula devam eder misin dedim. Ederim tabi ama nasıl olacak dedi. Şimdi evde ne kadar dişçiye gittiğine dair dişçinin verdiği belge varsa getireceksin. Biz bunları işleyip özürlü devamsızlıktan sayacağız dedim.

Öğrenci ertesi günü tüm mazeret belgelerini getirdi. Müdür yardımcısına, hocam şunları işleyelim dedim. Bunların protokol numarası yok dedi. Olsun. Dişçiye gittiği günün tarihi, hekimin kaşesi varsa yeterli. Siz bunları girin. Sorumluluk bana ait dedim. 

Müdür yardımcısına son durum ne diye sordum. Hepsini girdim. Devamsızlığı yine 45 günden fazla. Bu çocuk yine kalıyor dedi.

Öğrenci, annesiyle beraber odama geldi. Hocam, bizim diş sevkleri işe yaramadı. Biz yine devamsızlıktan kaldık dedi. Telefonla müdür yardımcısını aradım. Devamsızlık toplamı kaç diye. Yanlış hatırlamıyorsam, 55 gün dedi. Bir daha bak dedim. 50 dedi. Sonra odasına gittim. Hocam, aç şu sistemi. Bir kez daha bak. Çocuğun devamsızlığı borsa gibi her bakışta bir iniyor, bir çıkıyor mu dedim. Sistemi açtı. Şu güne, bugüne, şu tarihe, bu tarihe faaliyet gir dedim. Şimdi bak kaç oldu dedim. 44,5 dedi.

Yukarı odama çıktım. Öğrenciye, kızım müdür yardımcısı yanlış bakmış. Devamsızlığın halihazırda 44,5 gün. Yani devamsızlıktan kalmadın. Yalnız özürlü ve özürsüz başka da hakkın kalmadı. Bundan sonra dişçi yok. Uyuya kalmışım yok. Şu işim var yok. Her gün okula geleceksin. Baktın, uyuya kalmışsın. Geciktim demeyeceksin. Koşup okula geleceksin. Geçer not alacaksın. Biz de seni mezun edeceğiz. Var mısın dedim.

Devamsızlıktan kalmadığını öğrenince öğrenci ve annesi bir sevindi bir sevindi. Tamam dediler ve gittiler.

Tasdikname alıp okul değiştirmeyi, değiştirdiği okulda bir alt sınıfta başlamak suretiyle iki yılı kaybetmeyi göze alan öğrencinin devamsızlık sorunu çözülünce sanki okula yeni başlamış gibi oldu. Mart ayından yıl sonuna kadar her gün okula geldi. Son sınıf arkadaşları üniversite sınavına hazırlanmak için rapor alıp sınıfı boşaltmasına rağmen bu öğrenci gelmeye devam etti.

Öğrencinin bu devam azmi hoşuma gitti. Okulun son haftalarında şu öğrenciye bir iyilik yapayım dedim. Odama çağırdım. Kızım, seni tebrik ederim. İstersen bundan sonra sen de gelme. Evde üniversiteye hazırlan dedim. Geleceğim hocam. Zaten ben burada durmadan ders çalışıyorum. Okul benim için verim yönünden evden daha iyi dedi ve karne günü dahil pes etmedi ve mezun oldu. 

Bu öğrenciyi mezun ettikten sonra o okuldan ayrıldım. Öğrenci üniversite kazandı mı bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa her şeyden umudunu kesmiş, başka arayışlara girmiş bir öğrenciyi okula kazandırıp mezun olmasını sağlamak benim için mutluluk vericiydi. Çünkü öğrenciyi kazanmak önemliydi benim için. 

Yirmi yılı geçmiş bu anekdotu, bazı okullarda devamsızlıktan kalan öğrencileri görünce hatırladım. Devamsızlıktan kalan bu öğrencilerin çoğuna yeterli rehberliğin yapılmadığına, onlara sahip çıkılmadığına şahit oldum. İlgi, alaka, rehberlik ve takip yapıldığı takdirde devamsızlık sorunu yaşayan çoğu öğrencinin kazanılacağını düşünüyorum. Önemli olan kaybetmek değil, kazanmak olmalı. Maalesef çoğu idareci, okursa okur, okumazsa okumaz. Bana ne? Peşinden mi koşacağım düşüncesinde.

Mezun olmasına sebep olduğum öğrencinin ailesiyle ilgili bir anekdotumu da anlatıp yazımı nihayete erdireceğim. Her gün uykuya yenik düşüp devamsızlıktan sınıfta kalan çocuğunun elinden tuttuktan sonra okula mütemadiyen geldiğini gören annesi, o süreçte bir gün odama geldi. Hocam, duydum ki araba arıyormuşsunuz. Eşim galerici. Ona söyledim. Size yardımcı olacak. Uygun araç temin edecek. Adresi şu dedi. Eşinin galerideki adresini verdi. Teşekkür edip nasip dedim.

Galericiye gittim mi? İhtiyacım olmasına rağmen gitmedim. Epey sonra bir başka yerden ayağımı yerden kesecek bir araba aldım. Hâlâ aynı araca binmeye devam ediyorum. 

4 Mayıs 2024 Cumartesi

Ülkenin Normalleşmesi

Siyasilerin kurtarıcı olarak görülmediği, 

Seçimlere katılım oranının gittikçe düştüğü, 

Siyasilerin her yaptığında hikmet aranmadığı, 

Siyasilerin yaptıklarından ve yapmadıklarından dolayı sorgulandığı ve hesap sorulduğu, 

Siyasetten çok beklenti içerisine girilmediği, 

Sistemin düzgün işlediği bir işleyişe devletin her organında yer verildiği, 

Siyasetçinin iki dudağı arasından çıkan her sözün kanun olarak görülmediği, 

Siyasetçinin eleştiriye tabi tutulduğu, 

Seçimlerde seçim ekonomisinin uygulanmadığı, 

Siyasetçinin siyaset yapmayı tadında bıraktığı ve siyaseti mezarda bırakmayı düşünmediği, 

Seçmenin fanatik olmadığı, 

Seçimlerde il ve ilçelerde partilerin kalesi olmadığı, 

Siyasetin kişisel ikbal yerine ülkenin geleceği için yapıldığı, 

Siyasetin meslek olarak yapılmadığı, 

Seçimlerin eşit şartlarda yapıldığı, 

Siyasetin algı üzerinden değil de gerçekler üzerinden yapıldığı,

Siyasilerin mal varlıklarının şeffaf olduğu, anormal artışlarda nereden buldun diye hesap sorulduğu, 




Erbaş'ın Arapça Bilgisi

Sanırım bir müftü anlatmıştı. Fransa'ya görevli olarak Türkiye'den bir müftü gider. İlçenin papazı müftü ile görüşmek ister. Haber gönderir, müftünüz Fransızca biliyorsa, papaz ziyarete gelmek ister diye. Müftümüz Fransızca bilmez denerek davet reddedilir.

Bir zaman sonra papaz yine haber gönderir. Papaz efendi biraz Arapça bilir. Müftü beyle görüşme talep eder denir. Bu talebe jet hızıyla cevap verilir. Müftümüz Arapça bilmez diye. 

Elhasıl kelam, papazın görüşme talebi gerçekleşmez. 

Papazın aklına tercüman da gelmemiş olmalı. Belli ki arada kimse olmadan koyu bir sohbete dalacaktı.

Bu görüşmenin gerçekleşmemesinde en büyük eksiklik, papazın Türkçe bilmemesi. Bunun sorumlusu da herhalde müftü değil.

Papaz görüşmek için belki de Türkçe öğrendi. Üçüncü bir istekte bulundu mu, bulundu ise müftü ne gerekçe öne sürdü. Bu kısmı bilmiyoruz. 

Öyle zannediyorum, Fransa'ya görevli giden müftünün hem Türkiye'den hem de Fransa'dan iki maaş birden alması ve yabancı dil öğrenme yerine para sayma makinesi almıştır. 

Bu anlattığım, Diyanet İşleri Başkanı Arapça bilmiyor iddiaları üzerine aklıma geldi. 

Neymiş de koskoca Başkan Arapça bilmiyor. Üstelik cv'inde Arapça bildiğini yazmış deniyor. 

Tek kelimeyle bu iddia, maksadı aşan, Sayın Başkan'ı itibar suikastına maruz bırakmaya yönelik bir eylem. 

Hizmetten hizmete koşan biri için bu şekil itibar suikastı akıl alır gibi değil. 

Bereket Başkan'ın Ahmet Hakan'a gönderdiği açıklama gönlümüze su serpti. İftiracılar iftiralarıyla baş başa kaldı. 

Açıklamaya bakalım: "Aldığım şu şu eğitimler, başarıyla geçtiğim sınavlar, yazdığım tezler ve yaptığım tercümeler Arapça bildiğime bir örnektir" demiş. Ardından böyle bir akademisyeni Arapça bilmemekle itham etmek haksızlık değil mi demiş. Irak'ta Arapça tercüman kullanmasını da "Diplomatik hassasiyet gereği" diyerek, acımasızlık bu demiş. 

Arapça bilmesine rağmen tercüman kullanması, bir devlet adamı ciddiyetini gösterir ve bir zeka ürünüdür. Türkçe varken niye Arapça konuşsun değil mi? Merak ediyorum, Ali Erbaş'a soru sorana, niçin sorunu Türkçe sormadın diye eleştirmezler? Fransız papazın aklına gelmeyen tercüman Ali Erbaş'ın aklına geldiyse yine Ali Erbaş mı suçlu? Gidin işinize. 

Sonra Ali Erbaş yalan söylemiyor. Cv’inde Arapça biliyorum diyor. Arapça konuşuyorum demiyor ki. Bir dili bilen illa o dili konuşması mı gerekiyor? 

Bağımsız bir jüri Arapça bilgisi için Sayın Erbaş'ı sınav yapsa, tercüme eder, kırık mana verir. Cümlelerin irabını (ögelerini ayırır) yapar. Fiillerin çekimlerini söyler. Daha ne? 

Haydi onca okuduğu okullar, aldığı eğitimler, sınav başarısı, aldığı Prof. payesi sizi ikna etmedi. Bana da mı inanmıyorsunuz? Ben Ali Bey'in Arapça bildiği beyanına şahidim.

Nizamiyeden teslim olup son etapta bilgilerimizi aldığında, bana yabancı dilimi sormuş. Her Türk evladı gibi İngilizce demiştim. Ardından Arapça da olur mu dediğimde, niye olmasın. Dur ben de kendime Arapça bildiğim işaretini koyayım demişti. Sadece Cv’inde değil, ta asistanken Arapça bildiğini söylemişti. Hasılı adam aynı yerde ve bu dili biliyor. Durum bu iken bu kadar art niyet fazla değil mi?

Şimdi ben de Diyanet İşleri Başkanı olsam, siz ta 93 yılında Arapça bildiğim istatistiğini de ortaya çıkarırsınız. Askeriyeye verdiğiniz bilgide Arapça bildiğinizi söylemişsiniz. Haydi konuşun bakalım diye. Art niyeti bırakın. Unutmayın ki Arapça bilmek başka Arapça konuşmak başka. Siz önce bu aradaki farkı öğrenin sonra da öküzün altında buzağı arayın. 

Unutmayın ki meyve veren ağaç taşlanır. Elinizde taş kalmadı. Hâlâ taşlamaya devam ediyorsunuz. Ali Bey meyve vermeye devam edecek. Elinde kılıç gurbete çıkacak, Audi A8'e de binecek. 

Var mı diyeceğiniz? 

Siz en iyisi, gidin işinize. Çatlayın kahrınızdan ve hasedinizden...