3 Mayıs 2024 Cuma

Hayıflanmamak Elde Değil (1)

İnsanın bahtı yaver gidecek bir defa. Olmayınca olmuyor işte. Haliyle hayıflanmamak da elde değil. Ama neye yarar.

Bu vesileyle bir büyüğümü daha hatırladım. Vefat etti Allah rahmet eylesin. Büyüğümün de aynı okulda okuduğu bir arkadaşı imam olmuş. Kendi ise rençper kalmış. Demişti ki bir gün bana. Bu nasıl iş yeğenim? Şu caminin imamı ile aynı okulda okudum. Ses ise benim de sesim güzel. Bilgi ise ondan fazlam var, eksiğim yok    . O nerede, ben neredeyim demişti.

O zamanlar çocuktum. Bunu pek anlamamıştım. Hatta niye böyle der diye garipsemiştim. 

Gel zaman git zaman başa gelince büyüğüm yerden göğe haklıymış. Ama alacağı yokmuş dedim. 

Çaresi yok ama benim hayıflanmamam da bitmiyor. 

Senin neyin var derseniz, inan dokunmayın. Çünkü dokunuverseniz ağlayacağım. Ki ağlama gibi bir huyum olmamasına rağmen. 

Benim de bir askerlik arkadaşım var. 1993 yılının Kasım ayında şartların zorladığı bir mecburiyetle askerde aynı tabura düştük.

Kendisini akşama doğru saat 17.00 olmadan nizamiyeden girince tanıdım. Niye bu kadar geç kaldınız derseniz, askerlikte lazım olacak malzemeyi almak için Burdur'un mecburiyet caddesinde arşınladım durdum. Bir de sabah erkenden teslim olma. Akşam beşten önce varırsan, o gün askerlikten sayılır demişti bir tanesi. Gitmeden önce ne lazım, hepsini bir bir öğrenmiştim. Akıl veren de içeride pahalı olabilir, sen dışarıdan al demişti. Uydum ona. Tıraş malzemesi, boyna asılacak para cüzdanı gibi. Daha başka aldıklarım da vardı ama aklımda kalmadı. Her aldığıma da şimdi bu askeriyede ne kadardır dedim durdum. Öyle ya hesaplısı varken niye kazık fiyata içeriden alacaktım.

Nizamiyeden girip sırayla şu lazım mı, bu lazım mı stantlarını bir bir geçerken aldığım her şey orada vardı. Lazım olan yoktu. Zira hepsini almıştım. Yine de meraktan sordum fiyatlarını. Hepsi de dışarıdan aldığımdan ucuzdu. Vay anasına dedim. Hayıflandım ama son pişmanlık neye yarar.

Tüm teslimat işlerini bitirdim. Artık askeriyenin bir ferdi idim. Bu askerliği yaparak adam olacaktım. Yapmayınca zira adam yerine koymuyorlardı o zaman.

En son etaba geldim. Bir sandalye, önünde bir masa, üzerinde evrak vardı. Bir de sandalyede asker elbisesiyle oturan. Kendinden ve ne yaptığından emin bir şekilde oturuyordu sandalyesinde. Sanırsın ki yılların askeri orada. Bir askerde görünmesi nadir olan güler yüz de eksik değildi yüzünde. İlgi zaten o biçim. Hoş geldin, hayırlı olsun vatana, millete dedi bana.

Adımı soyadımı yazdı. Bazı bilgilerimi daha aldı. En son bildiğim yabancı dilleri sordu. İngilizce dedim. İngilizceye dair bildiğim de tenslerden ve sınıf geçmekten ibaretti. Bir de where are you from demek vardı. Ardından Arapça da sayılır mı dedim. Çünkü Arapça sarf ve nahiv bilgim de fena değildi. Her iki dilde de tek eksiğim konuşup anlayamamak. Haliyle hem İngiliz'e hem de Arap'a Fransız'ım. Bir de İngilizce telaffuz sorunum var. Mübareklerin dili yazıldığı gibi okunmuyor. Mesela usually yazıyorlar. Yujili şeklinde okuyorlar. Buna da genellikle diyorlar. Hoş tüm Latin dilleri böyle. Mesela Alman Niçe için Nietzsche yazıyorlar. Gördüğümüz gibi tamı tamına dokuz harf. O kadar harfi nasıl dört harfe indirip Niçe diyorlar? Hala anlamış değilim. (Devam edecek) 

1 Mayıs 2024 Çarşamba

Centilmenlik Sırası GS'de

Sporda özellikle futbolda centilmenlik önemli. Bir takımın futbolcusu, bir centilmenlik yaptığında, diğer takımın oyuncusu da bu centilmenliğe hemen cevap verir. 

Futbolda zaman zaman bu centilmenliği görürüz. Mesela son centilmenliği ezeli rakibi GS'ye karşı FB yaptı. Bu centilmenlik FB'ye pahalıya patladı. Ama özünde centilmenlik olunca kaybı düşünmek ve zararı hesaba katmak düşünülemez. Çünkü centilmenlikte düğünlere götürülen hediye gibi karşılılık ilkesi geçerlidir.

Ne demek istediğimi hatırlamanız için isterseniz konuyu biraz açayım.

Hatırlarsanız, 2022-2023 sezonuna ait Süper Kupa finali, takımların ve Federasyonun Suudi Arabistan macerasının ardından şurada mı oynayalım, burada mı oynayalım, hangi tarihte oynayalım, oynansın mı oynanmasın mı derken kulüplerin de görüşü alınarak maçın Şanlıurfa'da oynanmasına karar verilmişti.

Maçın günü yaklaştı. Olaylı Trabzonspor-FB maçının ardından başka hesaplar devreye girdi. İş, maçı nasıl oynar, kulübe bir kupa daha nasıl götürürüz hesabı yerine maça nasıl çıkmayız hesabına dönüştü.

Üyeler statta toplandı. Ligden çekilme dahil düşünüldü. Sonunda haziran ayındaki kongreye ertelendi ve kulüp başkanına her türlü kararı alma yetkisi verildi.

Başkan da Şanlıurfa'da yapılacak maça U19 takımıyla çıkma kararı aldı.

Gün geldi. Gündüz maç yapan U19 takımı aynı günün akşamında tekrar maça çıktı ve maçın ilk dakikasında takım maçtan çekildi.

Bu maçtan çekilme herkes tarafından protesto olarak görüldü. Halbuki burada FB'nin, ezeli rakibi GS'ye altın tepsi içinde kupayı sunması bir centilmenlikti. Her ne kadar ezeli rakibim olsan da 90 dakika koşarak yorulmanı istemiyorum. Buyur kupayı dedi. 

GS bu centilmenliği anlamadı. Üzerine gitti, ilk dakika içinde bir de gol attı. Üzerine bir de sevindi.

Halbuki FB as futbolcularla çıkmıyorum. Maçtan da hemen çekileceğim. Maç da senin kupa da senin dedi. 

GS anlamadığı gibi Futbol Federasyonu da bu jesti anlamadı. Toplanıp FB'nin bu jestine maçtan çekildin diye bir de ceza verdi. Sonra para cezasını biraz düşürdü ama olsun. Ceza cezadır. Yalnız dünyanın neresinde görülmüş centilmenliğe ceza vermek? 

Neyse kupa heyecanı dolayısıyla GS bunu anlamamış olabilir. Yalnız maçtan bugüne epey zaman geçti.

Şimdi sıra geldi GS'ye. Malumunuz FB'nin GS ile GS’nin sahasında oynayacağı bir maç var. İşte bu maç, anlaşılmayan jeste, karşılık vermenin tam sırası.

GS bu maç bizim için önemli. Şampiyonluk maçı dememeli. Basit hesap yapmamalı ve maça U19 takımıyla çıkmalı. Maçın ilk dakikasında FB gol attıktan sonra takımı sahadan çekmeli. FB'li futbolcular GS sahasında sevinmeli. 

Sonunda maçı üç-sıfır, FB lehine kaybetmeli. Bugüne kadar ne yaptığı FB tarafından hiç anlaşılmayan Federasyon da zaman kaybetmeden maçı FB lehine üç sıfır hükmen galip şeklinde tescillemeli.

Şampiyonluk düğümü bu maçta çözülmezse, kulüpler son kozlarını son hafta oynayacağı İstanbul ve Konyaspor maçlarına saklamalı. FB, İstanbulspor maçında gole doymalı. GS de Konyaspor maçına formalite gereği çıkmalı. Konya gol atamazsa -ki Konya sahasında galip gelmeyi sevmez- GS'li futbolcular gerekirse kendi kalelerine gol atmalı.

Hasılı Ali Koç'un Süper Kupa maçında yaptığı centilmenliğe GS de bu sezonun şampiyonluğunda FB'ye bir centilmenlik yapmalı. GS, Süper kupayı, FB de 2023-2024 kupasını müzelerine götürmeli. Her iki takım da müzesine birer kupa götürerek sezonu berabere bitirmeli. 

Federasyon da giderayak takımların bu centilmenliğine centilmenlik yapmalı. Her iki güzide takıma da yılın fair-play ödülünü vermeli. 

Burada tek sorun kupa ve fair-play ödülünün nerede verileceği. Bunu da Federasyon belirlemeli. İster Suudi Arabistan'da verebilir ister Şanlıurfa'da. 

Gördüğünüz gibi ligi kazasız ve belasız bitirmenin yolu, sayemde tere yağdan kıl çekmek gibi oldu. 

Tuhaf Rüya Gören Görene

"Tuhaf bir rüya gördüm bu gece:

Bir ülke varmış, 

20 sene çalışan biri,

42 yaşında emekli oluyor.

30 sene emekli maaşı alıyor, 

72 yaşında ölüyor,

10 sene de karısı emekli maaşını devam alıyor 

82 yaşında o da ölüyor.

40 yaşındaki kızı da bu arada "yalandan boşanıp", babanın emekli maaşını devam alıyor.

80 yaşına kadar da o alıyor, yani 40 sene daha

Ne yaptı?

20 sene prim öde, 30+10+40 = 80 sene maaş al !!!

80 sene!

Uyandım, böyle rüya mı olur ya diye,

su içtim geri yattım,  

Sonra ek rüya gördüm:

"Yalandan boşanan bir genç kadın, 40 yıl babasının maaşını alırken, annesine baktığını için, bakım maaşı da alıyormuş, kendi eşi öldüğü için onun maaşını da alarak, 3 maaş alıyormuş. Hatta 1.5 milyon kadın yalandan boşandı bu yüzden diye dedikodu bile çıkıyormuş..."

Bir ekonomist için kâbus gibi rüya, 

Allah'tan sadece rüya, 

çünkü gerçekte bunu ekonomik olarak kaldıracak bir ülke yok, olamaz da...

Yoksa var mı sizce?" 

Bu tuhaf rüyayı Zeki İbrahimoğlu diye biri görmüş. Gördüğü bu tuhaf rüyayı da yazı konusu edinmiş. 

Yazıda gördüğünüz gibi ilgili kişi, gerçekte bunu ekonomik olarak kaldıracak bir ülke yok, olamaz da diyerek hayretini ifade etmiş. 

Yazar aklı sıra bu ülke insanı bir emekli maaşının üzerine yatıyor. Geçimini de bu emekli üzerinden sağlıyor demeye getiriyor. Güya 20 yıl çalışıp emekli olan ve bu emeklilikten faydalanan bu ülke insanını suçluyor ve 20 yıl çalış. 80 sene bu emekli maaşından faydalanan diyor. Açıkçası bugün ekonomik tablo bozuksa müsebbibi bu diyor. Yani yönetenlere toz kondurmuyor ve birilerini temize çıkarıyor. 

Şimdi bu tuhaf rüya üzerine, üzerine kalem oynatılan bu tuhaf yazıya gelelim. 

İnsanımızın 20 sene çalışıp ardından emekli olma isteğini yasal hale getiren insanımız mı yoksa siyasi irade mi? Bir insanı 20 senenin ardından emekli etmek, bu ülkenin ekonomisine dinamit koymak değil midir? Hangi tuhaf ülke böyle bir şeye imza atar? 

Ölenin emekli maaşını eşine tevarüs ettirme yine bu tuhaf ülkeye mahsus. Siyasi irade her emeklinin maaşı kendine özgüdür. Ölümünün ardından kesilir. Herkes çalışıp emekli olmak zorundadır yasal düzenlemesi yaptı da bu tuhaf ülke insanı olamaz böyle deyip ayaklandı mı? 

Kızı hem babasından hem ölen kocasından hem de annesine baktığı için üç maaş alıyormuş da üstelik yalandan boşanıyormuş da bu maaşları almaya devam ediyormuş. 

Bir defa sormazlar mı? Sen siyasi irade, babadan gelen maaşı kızına geçirme hakkını niye verdin? Haydi verdin diyelim. İlaveten niçin kocadan gelen maaşı da vermeye devam ettin de sana bir emekli maaşı yeter demedin? Bir babadan, bir kocadan emekli maaşı aldığı için bir tanesini geri vermek isteyene, biri emekli sandığından, diğeri de SSK'den olduğu için ikisini de alırsın dedin? Ki ben buna şahidim. Bu ülke insanı acı zulüm hastalandığında, anne ve babasına meccanen bakarken hangi akla hizmetle bakım parası diye bir kalem icat ettin? Torununa bakan babaanne veya anneanneye torun parası verdin? Eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmek değil mi bunun adı? Sonra bakım parasıyla kaç kişi kendi geçimini sağlar, değil mi? 

Kısaca, sosyal hukuk devleti olarak her insana geçimini sağlayacak bir iş verme yükümlülüğümüz varken ne diye babadan çocuğa silsile halinde mirası tevarüs ettik? Ne diye bakım parası verdik ne diye farklı çalışan diye hanımına veya kızına iki emekli maaşı vermeye devam ettik? 

Hülle yoluyla boşanmış gibi yapıp babasından maaş alan varsa siyasi iradenin görevi bu tür suistimalleri yakalamak değil mi? 

Kısaca tuhaf rüyada, vatandaştan evliya olması, bu tür emekli maaşlarına tevessül etmemesi bekleniyor. Herkes evliya olsa devlete ne gerek var değil mi? Devlete yön veren, devleti geleceğe taşıyacak siyasi iradenin görevi, tüm bunların önüne geçmektir. Hiç suçu vatandaşa falan atmayalım. Böyle yaparak suçu başkasına sıvamayalım. Birilerini temize çıkarma adına kırk takla atıf tuhaf rüyalar görmeyelim. Çünkü böyle tuhaf rüyalar akla zarar. Tüm suç devletin geleceğini değil de kendi geleceklerini düşünen gelmiş geçmiş siyasi iradelerdir. 

Bir anekdotla yazımıza son verelim. Kalbi İslam'a ısınsın diye Hz peygamberin verdiği, Hz Ebu Bekir'in vermeye devam ettiği zekatı Hz Ömer, sizler artık yalama oldunuz. İslam'a girecek haliniz yok. Size de ihtiyacımız yok diyerek zekâttan pay alan bu kesimin zekatını kesmiştir. Hem de ayete rağmen. Hz Ömer bir devleti temsil ediyordu. Suistimali kesti. Devlete yön verenler de devletin aleyhine her türlü suistimali yok etme, buna yönelik tedbir alma gibi bir yükümlülüğü vardır. Ötesi, topu taca atmaktır, sorumluluktan kaçmaktır, ego tatminidir. Savunma mekanizmasından kaynaklı saldırmadır ve suç bastırmadır.