İnsanın bahtı yaver
gidecek bir defa. Olmayınca olmuyor işte. Haliyle hayıflanmamak da elde değil.
Ama neye yarar.
Bu vesileyle bir
büyüğümü daha hatırladım. Vefat etti Allah rahmet eylesin. Büyüğümün de aynı
okulda okuduğu bir arkadaşı imam olmuş. Kendi ise rençper kalmış. Demişti ki
bir gün bana. Bu nasıl iş yeğenim? Şu caminin imamı ile aynı okulda okudum. Ses
ise benim de sesim güzel. Bilgi ise ondan fazlam var, eksiğim yok . O nerede, ben neredeyim demişti.
O zamanlar çocuktum.
Bunu pek anlamamıştım. Hatta niye böyle der diye garipsemiştim.
Gel zaman git zaman
başa gelince büyüğüm yerden göğe haklıymış. Ama alacağı yokmuş dedim.
Çaresi yok ama benim
hayıflanmamam da bitmiyor.
Senin neyin var
derseniz, inan dokunmayın. Çünkü dokunuverseniz ağlayacağım. Ki ağlama gibi bir
huyum olmamasına rağmen.
Benim de bir
askerlik arkadaşım var. 1993 yılının Kasım ayında şartların zorladığı bir
mecburiyetle askerde aynı tabura düştük.
Kendisini akşama
doğru saat 17.00 olmadan nizamiyeden girince tanıdım. Niye bu kadar geç
kaldınız derseniz, askerlikte lazım olacak malzemeyi almak için Burdur'un
mecburiyet caddesinde arşınladım durdum. Bir de sabah erkenden teslim olma.
Akşam beşten önce varırsan, o gün askerlikten sayılır demişti bir tanesi.
Gitmeden önce ne lazım, hepsini bir bir öğrenmiştim. Akıl veren de içeride
pahalı olabilir, sen dışarıdan al demişti. Uydum ona. Tıraş malzemesi, boyna
asılacak para cüzdanı gibi. Daha başka aldıklarım da vardı ama aklımda kalmadı.
Her aldığıma da şimdi bu askeriyede ne kadardır dedim durdum. Öyle ya hesaplısı
varken niye kazık fiyata içeriden alacaktım.
Nizamiyeden girip
sırayla şu lazım mı, bu lazım mı stantlarını bir bir geçerken aldığım her şey
orada vardı. Lazım olan yoktu. Zira hepsini almıştım. Yine de meraktan sordum
fiyatlarını. Hepsi de dışarıdan aldığımdan ucuzdu. Vay anasına dedim.
Hayıflandım ama son pişmanlık neye yarar.
Tüm teslimat
işlerini bitirdim. Artık askeriyenin bir ferdi idim. Bu askerliği yaparak adam
olacaktım. Yapmayınca zira adam yerine koymuyorlardı o zaman.
En son etaba geldim.
Bir sandalye, önünde bir masa, üzerinde evrak vardı. Bir de sandalyede asker
elbisesiyle oturan. Kendinden ve ne yaptığından emin bir şekilde oturuyordu
sandalyesinde. Sanırsın ki yılların askeri orada. Bir askerde görünmesi nadir
olan güler yüz de eksik değildi yüzünde. İlgi zaten o biçim. Hoş geldin,
hayırlı olsun vatana, millete dedi bana.
Adımı soyadımı yazdı. Bazı bilgilerimi daha aldı. En son bildiğim yabancı dilleri sordu. İngilizce dedim. İngilizceye dair bildiğim de tenslerden ve sınıf geçmekten ibaretti. Bir de where are you from demek vardı. Ardından Arapça da sayılır mı dedim. Çünkü Arapça sarf ve nahiv bilgim de fena değildi. Her iki dilde de tek eksiğim konuşup anlayamamak. Haliyle hem İngiliz'e hem de Arap'a Fransız'ım. Bir de İngilizce telaffuz sorunum var. Mübareklerin dili yazıldığı gibi okunmuyor. Mesela usually yazıyorlar. Yujili şeklinde okuyorlar. Buna da genellikle diyorlar. Hoş tüm Latin dilleri böyle. Mesela Alman Niçe için Nietzsche yazıyorlar. Gördüğümüz gibi tamı tamına dokuz harf. O kadar harfi nasıl dört harfe indirip Niçe diyorlar? Hala anlamış değilim. (Devam edecek)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder