Neyse gelelim son
masa erbabına. Ben Arapça yabancı dil olur mu, bunu da biliyorum deyince, olur,
niye olmasın. Dur, ben de kendime işaretleyeyim dedi. Meğer o da biliyormuş Arapça.
Ona da bu aklı verdiğimden dolayı o an kendimle ne kadar gurur duysam azdır.
Bilin ki anlatılmaz yaşanır. Hele ki o günün görkemli ve gücü temsil eden,
herkese ayar veren askerine, Arapça dilini bildiğini söylemek de ayrı bir
cesaretti. Ayrıca masada oturan bir subay olmalıydı ve subayın Arapça bilmesi
de takdirimi celp etmedi değil. Böyle asker de var demek ki. Peygamber ocağı
diye boşuna söylememişler dedim. Ki benim bildiğim asker, Arapçaya ihtiyaç
duyunca tercüman götürürdü.
Nizip'te çalışırken
Nizip Müftüsü okulumuzdaki Arapça derslerine girerdi. Hoşsohbet biri idi. Bir
gün bir anekdotunu anlatmıştı. Şöyle ki: O bölgede görevli komutanlar bazen
Suriyeli komutanlarla görüşmeler yaparlarmış. Her Suriye'ye gittiklerinde veya
Suriyeli askerler Türkiye'de geldiklerinde, Ahmet Hocamı da tercüman olarak
yanlarına alırlarmış. Yine Suriye’de bir görüşme yapılmış. Ardından yemekler
yenecek. Masalar askerler tarafından donatılıyor. Bizim komutanlar da yan
tarafta oturuyorlar. Bakarlar ki Ahmet Hoca Suriyeli garson askerlerle bir
tartışma içerisine girmiş ve Hocaya, Hocam ne oldu, mesele nedir, ne
tartışıyorsun diye sorarlar. Hoca da "Masalara içki koyuyorlar. Bunları
kaldırın. Müslüman içki içer mi? Siz Müslüman değil misiniz dedim ama
kaldırmıyorlar şeklinde açıklama yapar. Bizim komutanlar, söyle o askerlere.
Kaldırsınlar içkiyi. Çünkü müftünün yanında hiç içki içilir mi derler ve
içkiler kaldırılır. Gördüğünüz gibi o günün askerleri Arapça bilmeseler de
Müftünün yanında içki içmeyecek kadar dini hassasiyetleri yüksek.
Neyse biz gelelim bu
konu dışı konulardan konumuza. Arapça yabancı dilimi yazdırıp oradan ayrıldım.
Başka bir asker bize mihmandarlık yaparak bize koğuşumuzu ve yatağımızı
gösterdi.
Yattık, kalktık.
Sabah içtimaında toplandık. Baktım ki masada istatistik bilgilerimi alan yüksek
rütbeli komutan diye düşündüğüm kişi ile aynı bataryadayız. Benim komutanım
dediğim kişi de yedek subay statüsünde bir ermiş meğer. Hiç fırfırına da mı
bakmadın demeyin. Ne anlarım ben fırfırdan. Üzerinde asker elbisesini, oranın
kırk yıllık elemanı gibi bir görüntü çizmesini, ben sivilken onun asker
elbisesi giymiş olmasını, bir de kendisine masa, kağıt, kalem ve sandalye
verilmesini görünce tamam, bu adam bir subay demiştim. O kadar da komutanım
demiştim halbuki.
Tanışma faslında
anladım ki komutanım dediğim kişi, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Kelam Anabilim Dalında asistan imiş. O da benim gibi bedelli askerliğe gelmiş.
Tanıştıkça şaşkınlığım arttı. Ne ara benden önce geldin de komutanlarla hemhal
olup samimiyet kurdun, asker elbisesini giydin ve önüne bir masa verdiler de
benden kıdemli oldun. Askerlikte bir gün önce bile olsan kıdem kıdemdir
dedikleri bu olsa gerek. Mübarek de ya bir gün önce ya da o günün sabahında
nizamiyeden giriş yapmış. Anlamadığım, ilahiyatçı olduğunu bildikleri halde o
günün askeri bu kişiyi masaya oturtarak nasıl görev vermiş? Çünkü o günün
askeri bize, biz askere mesafeliydik.
Bu kişi masadan
kalkıp bizimle beraber hafif tabur içtimalarına katılmakla kalmadı.
İlk cumamızı
nizamiyede kılacağız. Camiye gittik. Minbere sarık ve cübbesiyle çıkan birini
gördüm. Acaba buranın kadrolu görevli imamı olabilir mi diye düşündüm. Dikkatli
bakınca aynı taburda olduğumuz, daha önce masa başı işte aşina olduğumuz
kişiden başkası değildi. Bizimki masa başından kalkıp minbere çıkmış. Yalnız
bir eksiği vardı. O zamanlar elinde kılıcı yoktu.
İki ay boyunca tüm cumaları bu arkadaş kıldırdı. Sesi güzel, mahreci de düzgündü. (Devam edecek)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder