20 Kasım 2023 Pazartesi

Çağı Okuyamayan Devletler

Tarihte bazı devletler köklü bir geçmişe sahip. Büyümüş, küçülmüş ama ismi bile değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Bazı devletler de vardır. Kurulup genişlemiş, imparator devlet olmuş. Sonra bir bakmışsın tarih sahnesinden silinmiş. 

Bazı devletler ismiyle, cismiyle, ağırlığı veya hafifliğiyle, etkili veya etkisiz bugüne kadar gelirken bazıları niçin gelememiş.

Emeviler, Abbasiler, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı vb. halkı Müslüman olan devletler günümüze kadar gelmeyen devletlerden. Bu devletlerin yıkılmasının ardından, sınırları içerisinde başka isimler altında küçük küçük devletler kurulmuştur. 

Emeviler, Abbasiler, Büyük ve Anadolu Selçukluları ile Osmanlı Devleti çok büyük topraklara sahip olmalarına rağmen niçin yıkılmışlardır. 

 Elbette her yıkılan devletin yıkılış sebepleri üzerine tarihçiler kafa yorup birtakım sebepler saymışlardır. Yıkılmalarında iç ve dış sebepleri sıralamışlardır. 

Adı geçen devletlerin bugüne kadar gelmemesini bir tarihçi gözüyle değerlendirmem mümkün değil. Kendi zaviyemden bu devletlerin yıkılış sebepleri üzerinde durmaya çalışacağım:

Bu devletler kuruluşunu tamamlamadan, elindeki topraklarda hakimiyetlerini iyice pekiştirmeden toprak genişletme yoluna gitmişlerdir. 

Toprak genişletmeyi fetih olarak görmüşlerdir. 

Devletler geçimlerini fethettikleri toprakları vergiye bağlamak suretiyle sağlamışlardır. 

Fethettikleri ülkede doğru dürüst yerleşmeden, ağırlıklarını hissettirmeden başka toprak fethine yönelmişlerdir. 

Fethettikleri yerlerde Anadolu'dan getirdikleri insanlardan oluşturdukları mahalle dışında bir varlık ortaya koymamışlardır. 

Fethettikleri yerleri ellerindeki güçle sağlamışlardır. 

Fethedilen yerlere vali atamakla yetinmişlerdir. Merkezden çok uzak bu yerlerin yönetimleri atadıkları vali eliyle yönetilmiştir. 

Fethettikleri yerlere ne kendi kültürlerini götürebilmişler ne fabrika kurabilmişler ne de fethettikleri yerlerin yeraltı ve yerüstü zengin kaynaklarından yararlanabilmişlerdir. 

Başka ülkeler sanayi devrimini tamamlayıp seri üretime geçerken yıkılan bu devletler sanayi devriminden uzak kalmışlar. Toprak fethi dışında akıllarına başka gelir kaynağı gelmemiştir. 

Eskisi gibi toprak fethi de mümkün olmayınca bu devletler önce duraklama, sonra gerileme sonra da yıkılma sürecine girmişlerdir.

Silah ve asker gücüne bağlı fetihler kendilerinden daha güçlü devletler tarafından önce püskürtülmüş sonra da fethedilen toprakları bu güçlere bırakmak suretiyle geri çekilmişlerdir.

Kısaca adını saydığım, bugüne kadar gelmemiş bu yıkılmış devletler, çağın gidişatını okuyamamış, çağa kendilerini hazırlayamamış, yeni güçle kendilerini donatamamışlardır. Kuruluşlarından yıkılışlarına kadar adeta bildikleri yöntemlerle fetih yapma dışında başka varlık mücadelesi geliştirmemişlerdir. Haliyle başka güçlere teslim olmuşlardır.

Zamanın ruhuna uygun yaşamayan, çağına ayak uydurmayan devletlerin günümüz dünyasında devlet olarak kalma imkanları yoktur. Emeviler de Abbasiler de Selçuklular da Osmanlılar da bu yüzden yıkılmışlardır.

17 Kasım 2023 Cuma

Anayasa Mahkemesine Bakışımız *

Anayasa Mahkemesinin varlığı, işlevi, verdiği, veremediği kararlar bu ülkede hep tartışılmıştır. Kimi alkışlamış kimi de yermiştir. Aynı şekilde bu mahkemeye seçilenler de hep tartışıla gelmiştir. Ne kadar tartışılsa da ne kadar eksik ve gediği olsa da Anayasa Mahkemesi yargının son merciidir. Tüm mahkemelerin üstündedir. 

Anayasa Mahkemesi bugünlerde de tartışılıyor. Yalnız bu tartışmalar öncekilere benzemiyor. Bu sefer ki tartışma Anayasa Mahkemesini yok etmeye yönelik bir tartışma. Fitilini de birçok şeyin fitilinin ateşleyicisi olan Devlet Bahçeli'dir. Yeter ki bir şey olmaya karar verilsin. Öncü kuvvet olarak çıkar ortaya. Çok ağır ithamlarda bulundu Anayasa Mahkemesine. Yenilir yutulur cinsten değil. Aynı ithamları bir başkası yapsa, bir partinin genel başkanı aynı zamanda vekil denmez, dokunulmazlığı kaldırılır, iddianame hazırlanır, hakkında yargılama başlardı. Ama işin başında Bahçeli varsa, akan sular durur. Kimse sesini çıkaramaz ve harekete geçemez.

Yargıtay'ın da müdahil olduğu kavga belli ki Anayasa Mahkemesinin birkaç kişi hakkında verdiği hak ihlali kararlarına dayanıyor. Son verdiği hak ihlali kararı bardağı taşıran son damla kabul edilmiş olmalı ki uygulanması zorunlu bir karar olmasına rağmen alt mahkeme kararı uygulamıyor.

Eğer bir uzlaşma olmazsa, belli ki Anayasa Mahkemesi ya kadük hale getirilecek ya da kaldırılacak. Bunun için Anayasa değişikliği gerek. 

Bir kesim için okların Anayasa Mahkemesine döndürülmesi gösteriyor ki tüm kurumlar zapturapt altına alınmış. Söz dinlemeyen bir tek Anayasa Mahkemesi kalmış. Ya teslim olacaklar, pes diyecekler ya da kaldırılacak. 

Nasıl bir ülkede yaşıyoruz ki iktidar olunca kadrolaşmanın yanında tüm kurumları ele geçirme gibi bir eylem içerisine giriyoruz. İstiyoruz ki tüm kurumlar istediğimiz şekilde hareket etsin, istediğimiz şekilde karar versin.

Her kurumla oynansa dahi dokunmamamız gereken yerler başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere tüm yargı kurumlarıdır. Çünkü yasama ve yürütmenin tasarruflarının haklı ve haksız yönden görüldüğü yerlerdir. Yasama, yürütme birliğinin yanında yargıyı da kendimize bağlarsak, idarenin tasarruflarına kim dur diyecek?

Yargılama bu ülkede başlayıp bu ülkede bitse, eh bize özgü adalet böyle. Kendimiz çalar kendimiz oynarız, istediğimizi asar, istediğimizi keseriz diyeceğim. Ama böyle değil. Zamanında Anayasada değişiklik yaparak iç hukuk bittikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitme, orada hakkını arama imkanı vermişiz insanımıza. Buna imza atmışız. Meclisten geçirmişiz. Bizim mahkemelerin üstünde bir mahkeme kabul etmişiz burayı. Bugün iç hukuku bitirdikten sonra AİHM’ne başvuran kişi sayısı az değil. Bu mahkemenin sonuçlandırdığı çoğu davada Türkiye mahkum oluyor ve yüklü miktarda para cezası ödüyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiye’nin mahkum olmamasının ve para ödememesinin yolu Anayasa Mahkemesinden geçiyor. Çünkü bu mahkeme bu ülkede iç hukukun bittiği son merci. Anayasa Mahkemesini rahat bıraksak, üyelerine baskı yapmasak, verdiği kararları uygulasak, Türkiye’nin adalet yönden sicili daha temiz olacak, Türkiye hak ihlalleri yönüyle mahkum olup mimlenmeyecek.

Hasılı, Anayasa Mahkemesini göz bebeğimiz gibi korumalıyız. Vatandaş iyi ki AİHM var dememeli. Onların AİHM varsa bizim de Anayasa Mahkememiz var demeli. Bu yönüyle Anayasa Mahkemesi kaldırılmayı değil, korunmayı hak ediyor. Düşman gibi görme yerine bu kurumu milli bir kurum olarak görmeli. Milliyetçilik ve milli duruş da bunu gerektirir.

*20/11/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır

16 Kasım 2023 Perşembe

Nasıl Şerefli ve Namuslu Kalınır?

1990'lı yıllarda bir imam hatip lisesine gurbetçiler bir minibüs bağışlamışlar. İstemişler ki bu okulun öğrencileri cuma günleri köylere hutbe okumaya gitsinler. Hem tecrübe kazansınlar hem de halkı dini konularda bilinçlendirsinler. Köylere giderken de okul araba arayışına girmesin. Dolmuşa öğrencileri doldurup köy köy bıraksınlar.

Okulun minibüsü olunca, okulun şoför kadrosu da olmuş. Kadro olunca ilkokul mezunu biri bu okula şoför olarak atanmış. 

Bir vesileyle tanışıp hukukum da oluştu bu şoförle. Dini hassasiyeti yüksek biri idi. Oturur kalkar, din ve diyanetten bahsederdi. Aynı zamanda bir dava adamı idi. Doğruluk, dürüstlük ondaydı. 

Bulunduğum zaman zarfında gurbetçilerin bağışladığı dolmuşun mesleki tatbikat için köylere gittiğini hiç görmedim. Ama minibüs akşam sabah çalışırdı. 

Okul ilçenin bir ucunda, okul müdürünün evi de öbür uçta idi. Şoför her sabah okul müdürünü evinden alır, okula getirir, akşam da müdürün alışveriş yaptığı yerden müdür alışverişini yapar. Evine götürürdü. Öğle arası müdür evine gidip gelir miydi, hatırlamıyorum. Giderse, öğle arası da araba okul-müdürün evi arasında mekik dokurdu. Çünkü müdürün yürüdüğünü hiç görmedim. Altında kendine tahsis edilmiş bir araç ve emrine verilmiş kadrolu bir şoför varken niye yürüsün. Niye kendi arabasıyla gelip gitsin değil mi? Hasılı gurbetçilerin dini gerekçelerle hizmet aracı olarak bağışladığı araç okul müdürünün makam aracı olup çıkmıştı. 

Neyse biz gelelim tekrar şoföre. İlkokul mezunu olan şoför, ortaokul mezunu olmaya karar verir. O zamanlarda ortaokulu dışarıdan bitirme sınavları çok yaygındı. Kaç sınava girdiyse, pek başarılı olamamış. Okul da pek sıkı tutuyormuş sınavı. Sınavlarda kopya çektirmeyen gözlemci bir din kültürü öğretmeninden, yardımcı olmadığı gibi kopyaya da fırsat vermiyor diye dert yanardı. 

Böyle bir dert yanmanın mevzubahis olduğu bir günde, içimizden biri, "Erzurum'da bir okul müdürü, falan şehirde ne kadar solcu varsa hepsine ortaokul diploması vermişler. Onlar veriyorsa, biz niye vermiyoruz? Hepsine biz de diploma vereceğiz" dediğini söyleyince, bizim şoför, "Öyle şerefli adamları burada nerede göreceğiz" dedi. Kendisine sınavda yardımcı olmayanlar şerefsiz mi oluyor dedim. Sessiz kaldı. Severdim bu şoförü. "Nerede bulacağız böyle şerefli müdürü" demesinin ardından kendisinden soğudum. 

*

Asistanlığından profesörlüğüne kadar aynı fakültenin gediklisi olan bir akademisyen, 67 yaşında zorunlu emekli olduktan sonra ne yapar ne ederim derken kendisi ve kendi gibi emekli olan akademisyenler için bir yol bulunur. Doktora ve yüksek lisans öğrencilerine danışmanlık yapacaklar. Karşılığında da ek ders ücreti alacaklar.

Öğrencilerini görmeden danışmanlığını yaptığı bu ballı görev kaç yıl böyle devam etti bilinmez. Yeni dekan bu olaya el atar. Emekli olanlara danışmanlık görevi vermeyelim der. Bir yönetmelik değişikliği ile ek ders almalarının önü kesilir.

Ek dersinin kesildiğini duyar duymaz, kimin kestirdiğini bilen dini bütün ve meşhur akademisyen o esnada bir başka akademisyenin odasındadır. Odada başka misafirler de var. Akademisyenin ağzından şu cümleler dökülür: “Vay namussuz vay”.

Siz siz olun, emekli olan bir akademisyenin danışmanlık görevini iptal edip ek dersini kesmeye kalkmayın. Yoksa maazallah namussuz olursunuz.