14 Ağustos 2023 Pazartesi

Vantilatörüm ve Ben (2)

Akşamında, vantilatörün marka ve modelini alıp İnternetten parçayı araştırdım. Bu arada Fakir marka imiş benim vantilatör. Modeli de 20 VC imiş. Fakirin markası da Fakir olur dedim. İnternetten benzer bir model buldum. Yalnız VC 20S yazıyordu. Yazıyla sordum. Firma, “Etiketi üzerindeki marka, model vs. yazıp gönderirseniz, ellerindeki ayak bağlayıcısının uyup uymadığını söyleyebilecekleri” cevabını verdi.

Ne yapayım ne ederim derken akşamında eve tamir işlerinden anlayan bir misafirim geldi. Bu iş tam sana göre dedim. Aldı eline ayağı. Bir oklava istedi. İçi boş borunun arkasından oklavayı girdirerek kırılıp içinde kalan, bir nevi tıpa görevi gören plastiği çıkardı. Vida istedi. Balkona geçtik. Önüne ne kadar vida varsa döktüm. Uygun iki vidayı kopan plastikten ayak bağlayıcıya vidaladı. Daha önce söktüğüm diğer vidaları da yerine monte etti. Üzerine vantilatörün üst kısmını geçirdik. Oldu ama orijinali gibi olur mu? İki ayak havada kaldı. Vantilatör ise düştü düşecek dercesine yamuk duruyor. Sağa çevirdik, sola çevirdik yamukluğu düzeltemedik. Sonunda yere tam oturan iki ayağın ucundaki plastikleri söktü. Havadaki iki ayak biraz daha yere yaklaştı ama bizim vantilatör iğreti durmaya devam ediyor. Ayaklıkları eğmeye çalıştı, eğilmedi. Hurdacıda falan bulursun bunun altlığını dedi misafirim.

Misafirim ayrılmadan önce kendisine bir gün önce izlediğim bir videoyu anlattım. Yeri geldi bunu da anlatayım: Biri doktor olmuş. Kardeşi ise okumamış. Haylaz mı haylazmış. Babası ağabeyine, oğlum bu çocuk okumaz. İşe de yaramaz. Bunu tamirciye verelim. Sen bunu gör gözet demiş.

Gel zaman git zaman abi doktor, kardeşi de oto tamirci olarak çalışıyorlar. Doktor yıllardır biriktirdiği ile kenardan köşeden bir ev alabilmiş. Bir de Opel Astra’sı var. Tamirci kardeşin ise gözde bir yerde evi, altında da Mercedes arabası olmuş. Ağabey doktor olunca nereye gitse eş, dost, tanıdık kim varsa, kendisine muayene olmuşlar. Hiçbiri de bir kuruş para vermemiş. Her biri sağ ol demiş. Hepsi bu kadar. Tamirci kardeş ise arabamın şurasında şu var, bu var diyenin arabasına bakıp tamirini yapıyor. Her biri bin, iki bin lira para bırakıp gidiyor. Tamirci kardeşteki bu variyeti gören doktor, sonunda kararını verir. Doktorluğu bırakır. Kardeşinin yanında beş sene çalışarak tamir ustası olur. Kısa zamanda araba toplayıp satmaya da başlıyor. “Doktordan araba” deyince müşterisi de bol, satışı da kolay oluyormuş. Paraya para demiyor. Kısa zamanda tamirci kardeşin evinin yakınından bir ev alır, altına da BMV çeker. Bakar ki bu işte iyi para var. Fen lisesinde okuyan çocuğunu da okuldan alır, tamirci yapar. Oğluna da bir araba alır.

Misafirime bunu anlattım. Sağ olasın dedim. O da çayını içip gitti.

Sabahında ne yapayım ne derken gözüme evin köşesinde yamuk bir şekilde duran vantilatör çarptı. Bu vantilatörün yamukluğunu nasıl düzeltirim diye düşünürken ayak boşluğunu dolduracak bir şey koyayım altına dedim. Aradım taradım. Önce yassı bir tahta buldum. Olmadı. Gözüme, buz tedavisi için eczacıların verdiği yassı buzluk ilişti. Bu olur dedim. Ayaklığın altını tam doldurdu. Benim yamuk vantilatör düzeliverdi.

Hasılı geçen sene taşınmamdan beri ne yapayım, nasıl yaparım diye düşündüğüm, düşünmenin ötesine, fiiliyata geçirmediğim vantilatör şimdi hazır ve nazır. Tek yapacağım, vantilatörü odadan odaya taşırken ayağın altındaki buzluğu da gezdireceğim.

Böyle olmaz, bu işe ben bir çözüm bulurum derseniz, kapım sizlere açık. Zira vantilatörüm tamir istiyor. Bunu yaparsanız, belki size tamir parası teklif edemem, para da veremem. Size, herkesi muayene ve tedavinin ardından beş para vermeden doktora sağ ol diyen hasta eş, dost ve tanıdığın dediği gibi temizinden bir sağ olasın derim. Çayımı içirir, ardından sizi yolcu ederim.

Uzattığımı söylediğinizi duyar gibiyim. Niyetim uzatmak falan değildi. Buraya nasıl geldim, bu yazı bu kadar nasıl uzadı, şu anda ben bile farkında değilim. Bunca uğraşıya sebebiyet veren bir taşıma şirketi elemanının başıma açtığı iş bu yazının kahramanı olsun. Temizinden bir sağ olu hak etti zira. Allah onun hayrını versin. Bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz misali, özensiz taşımanın ceremesi beni buldu. Ben de kırk kadar olmasa da kaç eşe, dosta yük sürdüm. (Elemana dediğim sağ ol, doktora denilen sağ ol gibi değil. Taşıma parasını verdim, bahşişlerini de yemeklerini de. Üzerine de helalleştik.)

Burada at mı, deve mi, bir vantilatör değil mi, at yenisini al diyebilirsiniz. Adam tümden kırsa, işe yaramaz deyip çöpe bırakabilir, gidip yenisini alabilirdim. Bir diğer husus, küçük ve basit bir parça yüzünden çalışır vaziyette bir eşyayı dışarıya koymayı da vicdanım el vermez.

Bu kadar uğraşıdan sonra bana vantilatörün en önemli yeri neresi derseniz, hiç düşünmeden “ayak bağlayıcı ara parça” derim.

Son olarak, ister taşımacılık ister başka bir iş, hangi işi yaparsak işimizi düzgün yapmayı bilmek lazım.

Vantilatörüm ve Ben (1)

Hayatta hiç klimam olmadı. Çalıştığım yerlerde klima olduysa da serinlemek için ne yazın ne de kışın ısınmak için çalıştırdım. Benim için elektrik yakıyordu hepsi. Elektriğin ise şakası yoktu. Çünkü pahalıydı. 

Bazıları soğuk olduğu için çalışma yerine ısıtıcı getirse de ben böyle bir şey yapmadım. Odayı nasıl bulduysam, öyle kullandım. Kalorifer arızaya geçse dahi böyle bir şeye yeltenmedim. Elektrik gider diye evimde kullanmadığım ısıtıcıyı çalışma ortamında da kullanmadım.

Adana'dan sonra gördüğüm ilk klima, son katta oturan komşunun klimasıydı. O evinde serinlerken bense dışarı çıkarken klimadan üzerime damlayan su ile serinlerdim. Klimadan çıkan suyu ağlayan insanın gözyaşına benzetirdim. Klimasından bu şekil müstefit olduğum komşum hakkını helal etsin.

Hoş, klimam olmasa da olur. Sahilde olsam neyse. Yaşadığım şehirde klimaya ihtiyaç yoktu bana göre. 

Klimaya ihtiyaç hissetmesem de bir vantilatörümüz bari olsun. Çok sıcaklarda biraz çalıştırırız yönlendirmesine, ilk zamanlar karşı çıksam da gidip aldım bir tane ayaklısından. (Tüm alışverişleri böyledir. Önce olmaz derim, direnirim. Ardından gider alırım.) Tam ne zaman aldım bilmiyorum ama bir 15 yıldır kullanıyoruz. Evin bir nevi emektarı oldu. Eski olduğuna bakmayın. Fazla kullanılmadığından mıdır daha yepyeni ve çalışır vaziyette. Zaten fazla da kullanmadık. Aşırı sıcaklarda çocuklar zaman zaman kullandı.

Pek kullanmasak da biz taşındıkça evden eve bu vantilatör de taşındı durdu. Son taşınmamızda gazi oldu. Ayağından yaralandı. Daha doğrusu taşıma garantili, evden eve taşıma şirketinin Suriyeli olmayan öp öz Türk elemanı ayağını kopardı. (Anlaştığım taşıma şirketi diğerlerinden pahalı taşıdı. Pahalı olma gerekçesini de bizde Suriyeli çalışan yok. Diğerlerinde hep Suriyeli. Bizim çalışanlar hep Türk. Biz özene bezene taşırız demişti.) Hem de bunu gözümün önünde yaptı. Kamyonun en üstüne koydukları vantilatörü uzanıp almak için bir iki zıpladı. Tutamadı. Üçüncü de ayağından yakaladı. Kendine doğru çekti. Gelmedi. Takılan yerden kurtarmak için bir ayağından aşağıya doğru eğmeye çalıştı. Ayak eline geldi ama vantilatör gelmedi. Eline gelen ayağı bir kenara koydu, diğer eşyalara yöneldi. Eşyaları ala ala nice sonra vantilatörü alma noktasına geldi. Vantilatörü aldı, kopardığı ayağı da yerden. Takmayı denedi birkaç kez. Beceremedi. “Bunun ayağı çıktı. Alın bunu sonra takarsınız” dedi, elimize uzattı. Sağ olsun bu iyiliği kim yapar.

Elime alıp bakınca, kırıldığını gördüm. Adamdan, kardeş, kırdım, kusura bakmayın demesini bekledim. Demedi. Ben de bir şey demedim. Alıp evin bir kenarına koydum.

Ayağı kırık olduğundan geçen yıl kullanamadık. Bu yıl küresel ısınmadan mıdır son yıllarda eyyamı bahur adı verilen sıcaklar tüm Türkiye'de olduğu gibi ilimizde de sıcaklığını fazlaca hissettirir oldu. Gündüzleri neredeyse dışarı çıkılamıyor. Evde sıcaklık hissettikçe vantilatörün ayağı kırık olmasaydı, biraz çalıştırsaydık dedik durduk. Olmayacak böyle şuna bir baktıralım, sanırım kaynak gerek dedik. Bu işten anlayanlardan biri buna kaynak olmaz, plastik bu dedi. Dikkatli bakınca ayak profilden, ayak bağlayıcı ara parçası ise plastik. Plastik kısmı tamamen koparak borunun içinde kalmış. Bu ancak yapışır dedi. Yapıştırdık. Yük binince yapışkan işe yaramadı. Hırdavatçıya gittim. Şuna uygun kuvvetli bir yapıştırıcı ver ya da ayak bağlayıcı satılırsa alalım dedim. Vantilatör işi yapan birine gönderdi. Aradığım parça yokmuş onlarda. Servisine gideyim dedim. Bulamazsın dedi. O zaman ne yapalım dedim. Şu yapıştırıcı bunu yapıştırır dedi. Alıp eve geldim. Tarif üzere yapıştırdım. Üç saat geçtikten sonra vantilatörün üst kısmını geçirdim. Yük binince ayak düştü. Çarşıya git gel, yapıştırıcıya para ver, yapıştırma işiyle uğraş. Uğraşın sonunda tüm emekler boşa gitsin. (Devam edeceğim) 

Yersiz Endişe

Ekonominin gidişatıyla ilgili Hazine Bakanı,

''Dolar yükselince endişelenmeli miyiz?'' sorusuna, 

"Dolarla mı maaş alıyorsunuz?”

“ Dolar borcunuz mu var?”

“ Dolarla bir işiniz var mı?" şeklinde cevap vermiş.

Düşündüm. Bakan haklı. Bu ülkede kim dolarla maaş alıyor ki...

Haliyle bu cevap gönlümüze su serpti. 

Dolarla maaş almadığımıza ve dolarla da borçlanmadığımıza göre doların TL karşısında yükselişi yersiz bir endişe. Çünkü petrol istasyonuna bile gitsek kimse bize "Burada TL geçmez. Git, dolar getir" demiyor.

Aynı şey altın için de geçerli. Altın yükseliyormuş. Bize ne? Hangi birimiz altınla maaş alıyor, altın borcu var? O yüzden istediği kadar yükselsin. 

Hasılı, Bakanın açıklamaları beni ikna etti. Siz de vakit kaybetmeden ikna olsanız, çok iyi olur. Çünkü iyimserlik varken endişe içerisine girmek akıllara ziyan.

Öyle ya yazık değil mi sağlığımıza. Sağlık elden gittikten sonra vara dolar yükselseydi de sağlığımız yerinde olsaydı deriz de iş işten geçmiş olur.

Kim bilir, belki bu yersiz endişeler yüzünden döviz TL karşısında yükselişe geçiyor. O yüzden bırakalım bu felaket tellallığını da. İşimize bakalım. 14.08.2020