11 Haziran 2023 Pazar

Bazılarının Şansı

Kemal Sunal'ın belediye başkanlığı yaptığı bir filmi var. İzlemişsinizdir hem de kaç kere.

Başkan adayı seçilmesi ilginç.

Yağmurun ne zaman yağacağını bilmesinden dolayı  ermiş kişi olarak birkaç kişi tarafından pazarlanır. Bununla da yetinilmez. Kötürümleri bile iyileştirir vs. 

Başkan seçilir seçilmez çok çalışır. Fahiş fiyatların önüne geçer. Usulsüz iş yapanlara göz açtırmaz. Eşek kesip sığır eti diye satmaya kalkanlara büyük cezalar yazar. Petrolünden birçok esnafa göz açtırmaz. Esnaf ağlayıp sızlasa da geri adım atmaz.

Bir gün, cuma akşamı saat 17.00'de öleceğini rüyasında görünce morali bozulur. Biraz daha yaşayayım, daha gencim dese de rüyasındaki ses, Allah iyi kullarını erken alır şeklinde cevap verir.

Bunun üzerine bundan sonra iyilik yapmayacağına karar verir. 

Çarşıya çıkıp ağır aksak yürüyen birine tekme atar. O da ne? Tekmeyi yiyip yere kapanan iyileşip koşmaya başlar ve Kemal Sunal'a Allah razı olsun, sayende iyileştim diye dua eder. Yapılan duadan Kemal Sunal hoşnut olmaz. Ne kadar da dua etme dediyse de engelli dua etmeye devam eder.

Film bu şekilde devam ediyor. Kısaca filmde Kemal Sunal ermiş kişi olarak pazarlanıyor. Böyle seçilmiş olsa da sahtekar ve menfaatçilerin hoşlanmayacağı bir başkanlık yaparken halkın gözdesi oluyor. Öleceği rüyasında sonra ölmemek için iyilik yapmamaya karar verip gördüğü ilk kişiye tekmeyi yapıştırma da istemeden adama iyilik yapmış oluyor. Güya ne ummuştu ne buldu.

Bizleri ekran karşısında güldüren bu filmden benim anladığım, Kemal Sunal rol icabı iyilik yaparken de kazandı, kötülük yaparken de.

Bu filmden sadede gelmek istiyorum. Filmde işlenen bu sahne sadece filmlere mahsus değil. Bazı insanlar var ki çok şanslı. İster iyilik yapsınlar istek kötülük. Fark etmiyor. İyilik yaparken de kazanıyorlar, kötülük yaparken de. Güzel şeylere imza atınca da Allah razı olsun deniyor, ağzına yüzüne bulaştırsa da. Öldü, bitti dendiği zamanlarda bile bir bakmışsın, üste çıkıveriyorlar. Küllerinden yeniden diriliyorlar.

Bu tipler şanslı mı şanslı. Anneleri bunları Kadir gecesinde doğurmuş, Allah da yürü ya kulum demiş sanki. Yanındakiler de kendisine çalışıyor, rakipleri de dostu da düşmanı da. Rüzgar hep arkalarında.

Bu tipler çok mu maharetliler? Bilmiyorum. Çok mu akıllılar? Bunu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey rakiplerinden çok akıllı oldukları ve daima kazanmak için yola çıktıkları. Ona göre oyun kuruyor ve sonuç alıyorlar. Hiç boşa kürek çekmiyorlar. Oyun kurmada da çok mahirler. En büyük şansları rakipleri. Bu rakipleri olduğu müddetçe de sırtları yere gelmez. Ölüleri onları yener.

10 Haziran 2023 Cumartesi

Bir Ön Yargı Hikayesi

Fakültede okurken iki öğretim görevlisi ile ilgili "Şu ikisinden uzak durun, bunlar tasavvuf düşmanı" gibi sözler öğrenciler arasında servis edilirdi. Tasavvuf ve tarikata dair bir intisap ve yakınlığım olmasa da herkes gibi mesafeli oldum.

Ne kadar mesafeli olmaya çalışsam da bir tanesi danışman hocamdı. Zaman zaman yanına uğramam gerekirdi. Bazen odasında bulamazdım. Tam geri dönerken diğer sakıncalı piyade “Buyur kardeş, ben yardımcı olayım” der ve işimi görürdü.

Fısıltı gazetesinin yaydığı sakıncalı bu iki kişinin gösterdiği ilgi ve alaka, emsallerinde görmediğim kadar o biçimdi. Her yönüyle mütevazı bir kişilik sergilediler. İyi olmalarına rağmen bu iki tasavvuf düşmanından uzak durmalıydım. Dinimi değiştirebilirlerdi ne de olsa.

Dinimi ve mesafemi son sınıfa kadar korudum.

Son sınıfta bu ikiliden bir tanesi tasavvuf dersime gelmez mi? Şu işe bakın. Adam hem tasavvuf düşmanı hem de düşmanı olduğu bu dersi bize anlatacak. Olacak şey değildi.

Euzü çekerek girdim dersine. Diğer hocalar gibi değildi. Derse niye girmedin, niçin geciktin, bak devamsızlıktan sınıfta bırakırım demedi. Yoklama da almıyordu üstelik. Notu da silah olarak kullanmıyordu. Çok candan ve içten ders anlatıyordu. Ayet okuyor, hadis söylüyordu.

Ayet, hadis okusa da çok iyi davransa da bana sağdan yaklaşıyor olabilirdi. Zaten bunlar böyleydi. Beni ancak ayet ve hadisle avlayıp tasavvuf düşmanı yapabilirlerdi. Bu yüzden dikkatli olmam gerekiyordu.

Yoklama almadığı için çoğu kimse dersine girmezken hoşsohbetinden dolayı dersini kaçırmaz, iki vasıta ile ilk dersine yetişirdim. Dersinde, Kuşeyri risalesinden hadislere yer veriyor, peygamberin bir gününü nasıl geçirdiğini ayet ve hadisler üzerinden işliyordu. Akıcı konuşmasına devam ederken bir tarikata mensup olduğunu bildiğim bir öğrenci parmak kaldırarak itirazlarını sürdürdü. Bir böyle, iki böyle devam ederken bir ayet sonrası öğrenci yine parmak kaldırınca, hoca, “Delikanlı, bak ayet okuyorum, hadis okuyorum. Bunların neresine itiraz ediyorsun” dedi. Öğrenci kem küm etmeye çalıştı. Bir şey diyemedi. Sonrasında da bir daha söz almak için parmak kaldırmadı.

Gerçekten bir Müslümanın bir günü nasıl olmalıdır üzerine ayet ve hadisten delil getirmenin neresine itiraz edilebilirdi? Belli ki bu öğrenci de benim gibi bu hocaya karşı önyargılıydı. Ağabeyleri ona “Bu hocanın her şeyine itiraz et” görevi vermişti. Öğrenci kendisine verilen görevi yerine getiriyordu. Bana ne oluyordu? Üstelik bir tarikata mensubiyetim de yoktu.

Gel zaman git zaman anladım ki bana sakıncalı piyade olarak gösterilen bu iki hoca, tasavvuf düşmanı değilmiş. Gerçek sufi ve derviş onlarmış. Atadan kalma evleri olmasa açıktalar. Bu yaşında bisiklet dışında altlarında bir arabaları bile yok. Bana, bunlardan uzak dur diyenler de bir tarikatın mensuplarıymış. Aralarındaki fark, bu iki hoca herhangi bir tarikata bağlı olmadan, kimseden emir almadan bir başına derviş hayatı yaşıyor. Bana uzak dur diyen tarikat mensupları ise emir ve talimatla yaşıyor. Evleri ve son model arabaları var. Dünya nimetlerinden herkes gibi faydalanmaya devam ediyorlar. Gül gibi geçinip gidiyorlar.

Tüm dertleri ayet ve hadisten hareketle züht hayatı yaşamaya çalışanlara karşı organize hareket eden cemaatlerin mücadelesi imiş. Kendi emellerine beni alet etmeye çalışmışlar. Bunu öğrendiğim ve ön yargıdan kurtulduğum zaman ben okuldan mezun olmuştum.

Mutluluğun Yolu

Bugün 60'ı devirip 61'den gün aldım. Acı tatlı günler geçirdim. Derlenip kederlendim. Zaman zaman zevkten dört köşe oldum. Düşe kalka bugüne geldim. Gördüm ki geçmez dediğim günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalamış ve 60 yılı geride bırakmışım.

Her yeni gün dünün muhasebesini yapmak gerektiği gibi her geride bırakılan yılın da muhasebesini yapmak gerektiğini düşünüyorum. 

Geriye dönüp baktığımda yapmasaydım dediklerim, bugün olsa yine yaparım dediklerim gözümün önüne geliyor. Pişmanlıklarım var ve iyi ki yapmışım dediklerim var, bir de nötr kaldıklarım. Bir hayat mücadelesi içerisinde olası her şey var. İniş, çıkış, rutin hayat, sevinç, keder, hayattan zevk alma ve almama...

Hayatımın içinde slogan, hamaset ve İslamcılık dönemi var. İslam’la yattım. İslam’la kalktım. Referansım hep İslam, ayet, hadis, İslam tarihi oldu. Savunduklarımda samimi idim. Yeter ki attığım sloganlar ve ayaklarım yere basmadan yansıttığım hamaset; adalet dağıtacağına, huzur ve mutluluk getireceğine inandığım İslamcılık yeryüzüne hakim olsun, herkes görsün ve bilsin düşüncesini taşıdım.

Geldiğim nokta itibariyle teoride mükemmel görünen savunduklarımın uygulamada içi boş birer hamaset olduğunu yaşayarak, görerek öğrenmiş oldum. İslam diye bilip anlattıklarımın çoğunun hurafe ve öğretilmiş ezberler olduğunu gördüm. Nicedir lügatimde slogan ve hamasete yer yok. Her gördüğüm sakallıyı amcam görmüyorum artık.

Geldiğim nokta, toplumda ve çevremde karşılığı olmayan bir nokta. Ya ikna kabiliyetim yok ya geldiğim nokta yanlış ya da karşımda beni anlamayan koca bir duvar var. Buna da üzülmemek elde değil.

Bu geldiğim noktadan kurtulabilmek en büyük gayem. Ne zaman ki kurtulurum, işte o zaman mutluluğuma diyecek olmaz.

Başarabilirsem, geri kalan ömrümü mutlu olarak geçirmek isterim. İşte reçetesi:

Uydum imama der gibi uydum kalabalığa demek. Kalabalık derken her gördüğüm kalabalığa değil, güce dayanan ve sesi gür çıkan kalabalığa.

Kendi fikrim, zikrim ne varsa dışa yansıtmamak, içeride saklamaktır. Kahrolsun benim fikirsiz, ferasetsiz ve basiretsiz fikrim.

İtirazıma itirazım olacak.

Büyüklerimin, etkili ve yetkili kişilerin her yapıp ettiğinde ve dediğinde bir hikmet aramak.

Görmemek, işitmek ve tepki vermemek. Neyi, nasıl görmem gerektiğine dair üstatlarından ders almak. Bir nevi üç maymuna oynamak.

Eleştirinin yapıcı olanına dahil asla geçit vermemek.

Hikmetin sual olunmaz büyüklerim bir erkek deveye dişi diyorlarsa, o deveyi dişi kabul etmektir. (Bu erkek devenin dişi kabul edilmesi tek taraflı değildir. Her tarafın erkek devesi dişidir. Her iki kesimin de bu konuda piri Muaviye’dir.)

Hep hayal aleminde yaşamak ve ayaklarım yere basmamak.

Göreceksiniz gökte aradığım huzur ve mutluluk kendiliğinden tıpış tıpış ayağıma gelecektir.