9 Haziran 2023 Cuma

Milli Paramızın İtibarı

Bir milletin var olması için uğruna can verilecek vatan ne kadar önemli ise bağımsızlığın sembolü bayrak da o derece önemlidir. Ne vatansız yaşanır ne de bayraksız olunur.

Bağımsızlığın önemli bir diğer unsuru da ekonomik bağımsızlıktır. Maddi ve manevi gelişmişliktir. Kendi kendine yeten, üretim fazlasını ihraç ederek cari fazla oluşturan, borçla yaşamayan, peşin satan gibi oturan, borç alınacaksa da karşılığı olan ya da döndürülebilir bir borcu olan, borç alırken tefeci faiziyle borç almayan, gelir gider dengesini gözeten, insanına iş istihdamı üretebilen, insanının gözü dışarıda olmayan, insanına geçim sıkıntısı yaşatmayan, geçim derdi birinci önceliği olmayan, güne ve yarınlara güvenle bakabilen, önünü görebilen, piyasası güven veren, ekonomik krizlerde komaya girmeyecek, parası pul olmayacak bir gelişmişlik...

Ekonomik gelişmişliğini tamamlayamamış devletler için toprağı ve bayrağı olsa da tam bağımsızlığından söz edilemez. O ülkenin parası da ekonomisine paralel şekil alır. Güçlü bir ekonomisi varsa o ülke güçlü ve ağırlığı olan bir ülke olur. Cari açığı olmadığından parası da değerlidir. En azından değerini korur ya da küresel krizler karşısında parasının alım gücü fazla değer kaybetmez.

Para her şey değil ise de para -önemli- bir  şeydir. Çoğu kapıyı açar. Aynı zamanda bir devletin ve milletin namusudur. En azından milli parasıdır. Onun değerini korumak, alım gücünü düşürmemek devletin en önemli görevleri arasındadır. Çünkü milli para bu milletin itibarıdır.

Milli paramızın itibarını koruyup kollamada görevimizi yapıyor muyuz? Maalesef buna evet dememiz mümkün değil. Gelmiş geçmiş hiçbir hükümet, para politikasında ve paranın itibarını koruma konusunda başarılı olamamıştır. Paramız, zayıf hükümetler zamanında çıkan kriz dönemlerinde hep devalüasyona uğramıştır. En güçlü hükümetler zamanında ise kontrollü devalüasyona izin verilmektedir.

Devalüasyon demek paranın alım gücünün düşmesi, enflasyon ve hayat pahalılığı demektir. Gizli ve modern hırsızlık demektir.

İşin ilginci bu ülkede paranın değersizliği istenmemekle beraber paranın çok değerli olması da istenmiyor. Çünkü paranın çok değerli olması ihracatı düşürmektedir.

Geldiğimiz nokta itibariyle milli paramız kimseye güven vermiyor. Az parası olan parasının değerini korumak için döviz alma yoluna gidiyor. Binlerce insan parasını bankalarda döviz hesabında tutuyor. TL’nin daha da pul olmasını -geçici süre de olsa- duraklatmak amacıyla kur garantili mevduata bile geçildi. Bunun da kesin çözüm olmadığı, seçimden sonra dövizin yeniden yükselişe geçmesi göstermektedir.

Sonuç olarak gelir gider dengesini sağlayamamak, milli paranın en ufak bir dalgalanmada felç olması, sürekli enflasyonla yaşamamız, ya bu millete biçilen bir roldür. Eğer böyleyse rolümüzü iyi oynuyoruz. Ya coğrafyanın kader olduğu gibi bu para da bizim bir kaderimizdir ya da hükümetlerin uyguladığı para politikalarının iflas ettiğini, bu iflasa rağmen iflası önleyecek politikaların bilerek veya bilmeyerek geliştirilmediği ortadadır. En başarılı hükümetlerin ekonomi ve milli para konusunda gösterdikleri başarı karnesi, pansuman tedbirlere dayalı geçici sahte bahardan ibarettir.

Sonuçta milli paramızın aşırı değer kazanması da istenmiyor, aşırı düşmesi de. Ortasını bir türlü bulamadığımız milli paramız, iki ucu b.klu bir değnek gibidir. Olan da orta ve dar gelirli insanımıza oluyor. Özellikle hiper enflasyona maruz kaldığımız dönemlerde bu ülkenin öp öz insanı hayat pahalılığından dolayı geçim sıkıntısı yaşarken, yabancılar için bu ülke sudan ucuz oluyor.

Geçmişten günümüze bu sorunun çözülemeyip kangren olması bu ülkenin bir ayıbıdır. Bu ayıbın büyüğü de ülke yönetiminde söz sahibi olan gelmiş geçmiş yönetimlerdir.

Bu ülkeyi sevmek, bu ülkeye hizmet etmek bu ülkeyi kendi kendine yeten bir ekonomi haline getirmek, paramızı gurur duyacağımız seviyede tutmak, bunun için radikal tedbirler almak bu ülke yöneticilerinin en asli ve öncelikli görevidir. Bu görev ötelenemez. Zira bu, milli bir görevdir. Paramızın değerini korumak vatanseverliktir, gerçek milliyetçiliktir. Aksi kuru hamasettir.

7 Haziran 2023 Çarşamba

Umurumdaydı Sanki!

Türk lirası karşısında dolar 23 lirayı, Euro  25 lirayı geçti. Gram ram altın 1500 liraya doğru koşuyor. Ne dersin buna? 

Çok da umurumdaydı sanki. Ne dövizim ne de altınım. Bugüne kadar ne dövizle maaş aldım ne de altınla. TL dövize endeksli ise de TL hala geçer akçe bu ülkede. Tüm bunlarda bir gariplik görünmüyor. 

Bunda gariplik yoksa gariplik nerede? 

Esas gariplik dövizin 19 lira gibi yerde çakılıp durmasıydı zaten. Yerinde sayanı Allah da sevmez kulu da. Hareket olacak ki bereket olsun. Hazır seçim bitmişken işi gücü olmayana ve işi gücü dövizle olana da konuşacak gündem olmuş olur. Hem hareket etmeyip de ne yapacaktı. Seçimden nice önce baskı yapıldı. Sabit tutuldu. Seçim de geçtiğine, bir diğer seçime daha aylar olduğuna göre yükselecek elbet. 

Ciddi olamazsın? 

Hiç olmadığı kadar. 

Ama bu yükselişte sen de etkileneceksin. Çünkü TL'nin döviz karşısında düşmesi girdi maliyetlerine yansıması demektir. Bu sana hayat pahalılığı olarak geri dönecek. 

Dövizin koşar adım gitmesiyle bu durum fiyatlara yansırmış. Hayat pahalılığı artarmış. Milletin alım gücü azalır ve geçim sıkıntısı çekermiş. Çok da umurumdaydı sanki. Zaten alıştık fiyatların yükselmesine. 

Şaka yapıyorsun? 

Hiç bile değil. 

Nasıl umursamazsın. Böyle duyarlılık mı olur? 

Ne yapmamı istersin? Bir şeyler söyle. Olmaz falan de. 

Neye yarar. İpin ucu bende değil ki. 

Kimde ya? 

Söylemem. 

Niye? 

Ben aklımı peynir ekmekle yemedim. Bırak gittiği yere kadar gitsin. Başa ne gelecekse çekelim. Beni esas üzen, yaşlı bir amcanın durumu.

Ne varmış onda?

Bir kamu bankasında sıra bekliyorum. Benden önce yaşlı amcanın veznedar ile konuşmasına şahit oldum. Döviz hesabındaki parasının tamamını çekmeye gelmişti. Kasadaki görevli sebebini sordu. Siz faizi fazla vermiyorsunuz. Başka bankaya yatıracağım dedi. Parasını kuruşu kuruşuna alıp hesabını kapattırdı.

Ne var bunda?

Ne olacağı var mı? Amca dövizi TL olarak aldı. Diğer bankaya yatırıncaya kadar parası eridi...

Raf Ömrü

Aşağıdaki yazı, çiçeği burnunda depremzede bir öğretmenin içinden dökülenler. İçinde, kalemine ve diline dökemediği daha neler barındırıyor, kim bilir. Ancak yaşayan bilir.

Kıyametin küçük bir provası olan deprem, kendisini beş katlı bir binanın üçüncü katında uyurken yakalar. İlk iki katı çökmüş binanın patlayan duvarından atarak kurtulur. Ortalık toz duman, iliklere işleyen buz gibi hava, zifiri karanlık bir gökyüzü. Ayağında ne ayakkabısı var ne soğuktan kendisini koruyacak paltosu ne gidecek yeri ne de sığınacak bir evi. Uykuya dalmış şehrin ölü şehre döndüğünü hakka’l yakin yaşar, öbür dünyaya tıpkı diğer depremzedeler gibi gider gelir.

Kurtulanlar can havliyle ne yaptığını bilemeden sağa sola yalın ayak koşuşturur.

Beş arkadaş bir arabaya atlayıp bu ölü şehri terk etmeye karar verirler.

Arabayı nereye sürseler yollar kapalı olduğu için geri dönüyorlar. Maraş üzerinden Kayseri tarafına giden açık bir yol bulurlar ama hava muhalefetinden gitmek ne mümkün. Yanlarında arabanın dışında beş kişinin ortaklaşa kullandıkları bir terlik var.

Öğretmenin deprem bölgesinden Konya’ya gelişi 26 saat sürer.

Oturduğu binanın çöken ilk iki katı onlarca tanıdığına mezar olur. Arkadaşlarından ölenler var. Ölenler belki de kurtulup gitti. Belki de esas ölüm depremi bizzat yaşayanların yaşadıkları ve hala üzerinden atamadıkları şok olsa gerek.

Mesleği, meşrebi, cinsiyeti ne olursa olsun, Allah kimseye böyle acı vermesin, kimseyi depremle imtihan etmesin.

Sizi depremzede öğretmenin yazısıyla baş başa bırakıyorum:

Raf Ömrü

“Büyük felaketleri çoğunlukla ekran karşısında izlemiş biri olarak empati yapabildiğimi düşünürdüm. Oysa bu tür felaketleri uzaktan empati ile anlamak imkansızmış.

İki haftalık tatilin dönüşünde, pazartesi sabahı pencereden kar yağışını izlemeyi bekliyorduk. Ancak öyle olmadı.

Bulunduğumuz konumlarda sadece dehşete şahitlik edebildik. Evler, apartmanlar, devasa büyüklükteki kamu binaları ve daha sayamadığım bir sürü şey sanki içinde hiç can yokmuşçasına toprak olmuştu.

Boğazlarımızda içtiğimiz suyun  dahi geçişine izin vermeyen çaresizlik düğümü vardı. Sanırım yaşadığım en uzun geceydi.

Sokaklardaki bağırış sesleri, enkaz başında bekleyen ana baba feryatlarından daha mı acıydı bilinmez ama tüm sesleri içine alan ve gecenin karanlığını yoğunlaştıran tek şey, bitmek bilmeyen deprem uğultusuydu.

Canımızı kurtarmaya bile gücümüzün yetmediği o felakette, yaşadığımız dünyanın hiç güvenli bir yer olmadığını anlamıştık. Ve bu hayatımızın anlamını, gayesini, olayları kontrol edebilme duygusunu tamamen buharlaştırıp yok etmişti.

Yoğun bir güven kaybı ve yas duygusu içindeydim. Kaybettiğim arkadaşlarımın, maddiyatı olan eşyalarımın, maneviyatı olan fotoğraflarımın yanı sıra yaşam tarzımın belleğinin anlam kaybımın yasıydı bu.

Şimdilerde ise Nurdağı’nda 21m²lik bir konteynere alışmaya çalışıyorum. Yeni bir hayat kurmak için çabalıyorum. En ufak tıkırtıda korkudan uyuyamadığım geceler oluyor.  Daha bana "kendine güveniyor musun? Yapabilir misin?" demeden geri dön dediler. Depremler hala devam ediyor, eski tadı kalmayan öğretmenlik hayatıma devam etmeye çalışıyorum.

O geceden bu güne hızlı bir geçiş oldu biliyorum.

Sahi unutmuşum, Türkiye unutmak için güzel bir bahçeydi. Yaşadığımız felaketin raf ömrü bu kadarmış demek ki. Keşke insanlara yeniden yaşama dönme gerekçelerine ikna edebilsek, yeni imkanların varlığına inandıran bir ruh uyandırabilseydik, keşke bu kadar zor olmasaydı... En azından raf ömrü o zaman dolsaydı.

Her neyse acı güzel bir öğretmendir. Bizi değiştirir ve bizde olanı açığa çıkartır. Dilerim milletimizin bu derin matemi; içimizdeki empati duygusunu, şefkati, saygıyı ve nezaketi ortaya çıkarır.

Unutmayalım, ders çıkaralım...”

Büşra Yıldız