22 Nisan 2023 Cumartesi

İyi ki Seçimler Var!

Bu ülkede iyi ki seçimler var. Çünkü seçimler dolayısıyla,

Siyasilerimiz vatandaşın ayağına geliyor. 

Vatandaşı dinliyor, gönlü alınıyor. 

Vatandaş kendini değerli hissediyor. 

Siyasilerimiz vadediyor. 

Vatandaş umutlanıyor. 

Siyaset söz veriyor. 

Vatandaş sözlerin yerine getirilmesini beklemeye koyuluyor. 

Siyaset umut dağıtıyor. 

Vatandaş heyecanlanıyor. 

Siyaset seçimden önce kesenin ağzını açıyor. 

Verdikçe veriyor. Vermediğini veriyor. Yağdırdıkça yağdırıyor. 

Olmaz denilenleri olduruveriyor.

Seçilebilecek sıradan aday gösterilenler daha seçim olmadan vekilliği garantiliyor. Bunlar için seçim heyecanı listeyle birlikte sona eriyor.

Listeye giremeyenlerde bir üzüntü bir üzüntü ve kırgınlık. Bu sefer olmadı ama diğer seçim niye olmasın diyerek beş yıl sonrasını umutla beklemeye koyuluyor.

En büyük heyecan ve stres de partisinin çıkaracağı vekil sayısının sınırında listede yer alanlarda oluyor. Bu stres sonuçlar açıklanıncaya kadar devam ediyor.

Vatandaş kendine gündem buluyor, akşam sabah seçim konuşuyor, kim kazanacak diyor. Kimiyle tartışıp kırıp döküyor kimiyle medenice tartışıyor kimiyle bahse giriyor. Şu gerçek ki vatandaşın kahir ekseriyeti siyaset uzmanı.

Tavandan tabana kutuplaşma had safhada oluyor.

Mitingler, kalabalıklar, piyasada canlılık dorukta...

Bu heyecan bu stres bu beklenti seçim sonuçları açıklanıncaya kadar devam ediyor.

Sonuçlar açıklanınca bazıları sevinir bazıları da üzülür.

Sonrasında da birkaç ay nasıl kazandık, niçin kaybettik üzerine tartışma olur.

Daha sonra ufuktaki seçim çalışmaları başlar yavaştan yavaşa. Umutlar sonraki seçimlere taşınır.

Hasılı iyi ki seçimler var. Olmasaydı, ne yapardık bir düşünün.

Yalan ve Algı Yönetimi *

Aksi beyan diyebileceğimiz yalan, dinimizde "savaşta düşmanı yanıltmak, dargınları barıştırmak, karı koca arasını bulmak ve hastaya moral vermek" dışında söylenmesi yasak olan büyük günahlardandır. 

Bir yalan türü daha var ki bu da gerçeğin bir kısmını söyleyip bir kısmını söylememektir. Buna sinsi yalan diyebiliriz.

Yasak ve günah olmasının dışında tedavisi olmayan bir hastalıktır. Aynı zamanda nifaklık alametidir. 

Kişinin itibar ve güvenilirliğini yok ettiği gibi onulmaz yaralara da sebebiyet vermesi yönüyle yalan kimse tarafından tasvip edilmez ise de yalan insanın ve bu dünyanın bir gerçeğidir. 

Günümüzde yalandan daha tehlikeli olanı ise algı yönetimidir. Bu yönetimi Zekeriya Erdim "Artık, tüm sahalarda ve sektörlerde; "algı yönetimi" diye bir meslek yahut metot var. Olayları ve durumları kendi istedikleri renge ve şekle büründürme, kendi öngördükleri pencerelerden göründürme peşine düşenler; olguların üstünü örterek "karartma" yapıyor, algıları bağlamının dışına çıkartarak "çarpıtma" yoluna gidiyorlar." şeklinde açıklıyor.

“Olayları kendi istedikleri şekle büründürme, karartma, çarpıtma” derken algı yönetimi dediğimiz yalanın ta kendisidir. Hatta yalandan da tehlikelidir. Çünkü yalanda tamamen gerçeğe aykırı bir durum varken algı yönetiminde yalanla doğru karışık bir şekilde çarpıtılarak veriliyor. Olayın ne kadarının doğru ne kadarının yanlış ya da neresinin doğru neresinin yanlış olduğu belli değildir. Algı yönetiminde sureti haktan görünme vardır. Şeytanın sağdan yaklaşması vardır. Yalanda kişi veya kişileri yanıltma durumu söz konusu iken algı yönetiminde büyük kitleleri yanıltma durumu söz konusudur. Yalan, yalancının mumu yatsıya kadar yanar atasözünde olduğu gibi belli bir süre ile sınırlı iken algılar ilanihaye devam edebiliyor.

Burada yalanı masum gördüğüm anlaşılmasın. Çünkü yalanın hiç masum ve savunulur bir tarafı yok. Ama yalan ile algı yönetimini karşılaştırırsak sonuçları itibariyle yalan algı yönetimine göre çok masum kalır. Yalan kişinin kendini kurtarmak, vaziyeti kurtarmak ve ânı kurtarmak için yaptığı bir eylem iken algı yönetiminin içinde muhatap ya da muhataplara iftira atma durumu söz konusudur.

Tarihi, siyasi, sosyal, iktisadi vb. alanlarda kendini gösteriyor bu algı yönetimi.

Tarihi olay ve kişiler algı yönetimi üzerine bu ülkede yürüyor. Mesela bir kesim bazı Osmanlı padişahları hakkında iyi, büyük derken diğer kesim kötü, küçük diyebiliyor. Burada bir yalan daha doğrusu bir algı yönetimi var. İki kesimden biri yalan söylüyor ya da her ikisi de doğru söylemiyor.

İktisadi alanda yaptığımız da bundan farklı değil. Bir kesim istatistiki bilgilerden hareketle ekonomi bitik derken diğer kesim ekonomi uçuyor diyebiliyor. İki görüşte de ifrat ve tefrit var bana göre. Doğrusu iyi veya kötü yönüyle ekonomi ile ilgili tespitte bulunmaktır.

Siyaseten durumumuz da bundan ibaret değil. Zira gerçek dediğimiz olgu üzerinden siyaset yapılmıyor. Rakipler birbirini algı yönetimiyle alt etmeye ve öne geçmeye çalışıyor. Kitleler bu algılarla sevk ve idare ediliyor. İktidara böyle geliniyor, iktidarda böyle kalınıyor, iktidardan böyle gidiliyor. Yıllardır bu ülkede izlenen siyaset de budur.

*02.06.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Sakalı Şerif ve Peygamberlik Mührü

Bizim için örnek olan ve örnek almamız gereken Hz Muhammed'i doğru anlamadığımızın bir göstergesi de sakalı şerif konusudur. Buna lihye-i saâdet, lihye-i şerif de deniyor.

Bilelim ki sakalın şerifliği olmaz. Sakal dediğimiz şey, her erkeğin yüzünde çıkan biyolojik bir özelliktir. Yüzdeki kılların tamamına sakal denirken her bir teline ise kıl denir.

Belli camilerde kırk bohça içine sarılı bir şekilde muhafaza edilen, mübarek günlerde çıkarılarak salavat eşliğinde insanların cam içindeki kılı öpmeleri peygamber sevgisi dışında her şeye benzer. Bunun adı sevgi ise peygambere sevgi böyle olmaz. Bunun adı saygı ise peygambere saygı böyle olmaz.

Ona sevgi ve saygının yolu, onun sünnetine uymak, gittiği yoldan gitmek, dini konularda emir ve talimatlarını yerine getirmek, ahlakını özellikle güvenilir özelliğini almak, bunu hayat felsefesi haline getirmektir. Ötesi şekilcilikten ve kuru kuruya sevgi göstermekten öte bir anlam taşımaz. Hele bu sakalı bulunduran kişilerin sakaldan medet beklemeleri, ondan bir şey ummaları İslam'ın ruhuna uygun olmasa gerek. Sözde sevgi göstermek yerine özde sevgi olması gerekir. 

Bugün değişik camilerde koruma altına alınan bu sakalların ne kadarı peygambere ait olduğu da ayrı bir konudur. Velev ki peygambere ait olsun, sakal sakaldır. 

Öyle zannediyorum, sakalına bu derece saygı, sevgi gösterenleri ve öpenleri peygamberimiz görse, şaşırır. Şaşırmakla da kalmaz, kızar. Derdiniz ne sizin, gidin işinize der. 

Halkımızın adet gereği sakalı şerifi öpmeye kalkmasını bir yere kadar anlayabilirim. Merak ettiğim, Diyanet İşleri Başkanlığının bu konuda halkı niçin aydınlatmadığıdır. Yapmayın, etmeyin, peygamber sevgisi bu değil diyecek. Diyanet böyle konularda da cemaati aydınlatmayacak da hangi konuları aydınlatacak.

Bu konuda tepki gelirse Diyanet bunu da üstlenecek ve halkı ikna edecektir.

Bir diğer konu da nübüvvet mührü veya peygamberlik mührü denen Peygamberimizin iki omuzunun arasında sol omuzuna yakın yerde bir mührün bulunduğu, bunun da peygamberliğine delil olduğu şeklindeki rivayetler de sıkıntılıdır bence. Buna hiç gerek yok.

Peygamberliğin ispatı bu mühür olacaksa, bu mührün niçin iki omuz arasında olduğudur. Çünkü iki omuz arası kişinin giyimli olduğu, başkasının göremediği bölgedir. Bu mührün herkesin görebileceği bir yerde mesela alnında olması daha uygun olmaz mıydı? Bana peygamber olduğunu göster diyenlere peygamberin sırtını dönüp elbisesini çıkarması olacak şey mi? Sonra sırta mühür yaptırmak bugün için çok kolay. Bu mühür kurgusu bazen karpuz vb. meyvelerde Allah yazıyor şeklindeki haberlere benziyor.

Peygamberin iki omuzu arasında peygamberlik mührü var anlayışı, Peygamberimizin mücadelesini yok saymak, önemsememek anlamına gelir. İnsanları ikna işi bu mühürle olsaydı, Peygamberimizin o kadar dolaşmasına ve adam adama markaj uygulamasına gerek kalmazdı. Ben peygamberim, işte bu da ispatı diyerek sırtını gösterir, olur biterdi. Hepimiz biliriz ki Peygamberimizin 23 yıllık peygamberlik hayatı koşuşturmayla geçmiştir. Durum bu iken peygamberliğini ispat için ayrıca böyle bir mühre hiç gerek yok.

Peygamberimizin iki omuzu arasında mühür vardı denen şey öyle zannediyorum, bir ben olsa gerek. Bu benin mühür şeklinde lanse edilmesi, İsa peygamberi ilahlaştıran, onu yücelten Hristiyanlık anlayışından esinlenme olsa gerek. İsa peygamberin bu kadar mucizesi varsa, bakın bizim Peygamberimizin de vardır yarıştırmasından başka bir şey değildir.