27 Şubat 2023 Pazartesi

Devlet mi Kutsal, İnsan mı?

Depremle beraber kutuplaşmanın geldiği nokta, devletin yanında olma veya karşısında olma. Bir taraf devlete söz söyletmeyip adeta kutsayarak devleti yere göğe sığdıramazken diğer taraf devleti eleştiriyor. Aslında her iki tarafın yaptığı, bir prensip mücadelesi değil. Her iki tarafın derdi de devletten ziyade devlette kimlerin olduğudur. Bir taraf devlete yön verenleri kendisine yakın gördüğü için devlete toz kondurmuyor. Diğer taraf ise devleti yönetenleri kendisini temsil ettiğine inanmadığı için bir yerde devlet olsa da eleştiriyor, olmasa da.

Tarafgirlik gözümüzü iyice bürümüş olmalı ki devletin bir numarası, "Bazı sebeplerden dolayı birkaç gün gecikmemiz oldu, helallik diliyoruz" demesine rağmen devletin yanında olduklarını söyleyenler bu itiraf sessiz kalıyor ama bunu başkası söylese saldırıya geçiyor. Diğer taraf ise devlet ağzıyla kuş tutsa, yaranacak durumda değil. Öyle zannediyorum, yarın devlete hakim olanlar gitse, yerlerine başka bir zihniyet gelse, bugün devlete toz kondurmayanlar devlete mesafe koyacak. Bugün devlete mesafe koyanlar ise dört elle devlete sarılıp devletin yanında saf tutacaktır. 

Bu iki tarafın da yanında değilim. Ne devletin yanındayım ne de karşısında. Devlete bakış açım da devleti yönetenlere göre değişmez. Devlet devlettir. Kutsanacak bir organizasyon değildir. Akşam sabah övülecek, sabah akşam yerilecek bir tüzel varlık değildir. Hep övgü devleti şımartır ve devleti yönetenlerin hatalarını görmemesine zemin hazırlar. Sürekli yergi ve eleştiri de devletin işini düzgün yapmasını engeller. Ne kadar düzgün yapayım dese de hata üzerine hata yapar.

Devlet, göçebe hayatından yerleşik hayata geçilince bir zorunluluktan doğan tüzel bir kişiliktir. Vatandaş kurduğu bu devlete, kendilerinden seçtiği insanları görevlendirerek "biz sana vergimizi verelim, askerlik görevimizi yerine getirelim. Sen de bize ihtiyacımız olan hizmetleri yerine getir, verdiğimiz yetkiyle ülkeyi yani bizi içeride ve dışarıda en güzel şekilde temsil et. Sıkıntı ve derdimiz olduğu zaman imdadımıza koş. Çıkardığın kanunlarla ülkeyi düzene koy, kural tanımayanlara haddini bildir" diyerek devleti emanet etmiştir. Halktan bu yetkiyi alan devleti yönetenler, işini düzgün yaptıkça halktan yeniden yetki alarak ülkeyi yönetmeye devam eder. Yani takdir görür. Yetkiyi yerli yerinde kullanamazsa, işini düzgün yapsın diye eleştirilir. Eleştiriler de devlet düşmanlığı için yapılmaz. Görevini daha iyi yapsın diye yapılır. Hata üzerine hata yaparsa önüne gelen sandıkta yetkiyi ondan alarak bir başkasına verir.

Anlatmak istediğim, devlet kutsal değildir. İnsanlar devlete değil, devlet insanına hizmet etsin diye vardır. Yaptıklarından dolayı layüsel değildir. Devletin yaşaması ne kadar önemli ise devletin vatandaşını koruması, onu yaşatması, ona insanca yaşam sunma gibi bir zorunluluğu vardır. Kutsal biri varsa insandır, vatandaştır. Devletin birinci ve öncelikli görevi insanını yaşatmasıdır. İnsanını yaşattığı müddetçe bir devlet devlettir. Bunu “Şeyh Edebali, Batı dünyasında devlet anlayışının oluşmasından 250-300 yıl önce, Osman Gazi'ye ‘Ey oğul, insanı yaşat ki, devlet yaşasın’ diye öğüt vererek” son noktayı koymuştur. Yani devletin yaşaması, ebet müddet olması insanını yaşatmasına bağlıdır. Devleti ve devlete yön verenlerin görevi budur. Zira devlet kutsansın diye kurulmamıştır.

Hasılı devletsiz olmaz. En kötü devlet bile devletsizlikten iyidir. Ama unutmayalım ki vatandaşına hizmet etsin diye devlet kurulmuştur. Bu yüzden devleti yönetenler kendilerini milletin hizmetkarı görür. Hizmetkar da akşam sabah övülmez ve akşam sabah yerilmez. Devlet ve devlete yön verenler görevini yapacak, vatandaş da vatandaşlığını. Kimse kusura bakmasın, insanını yaşatmakla görevli devlet, her depremde binlerce insanını enkaza verip ölümüne sebebiyet veriyorsa, bu devlet övgüyü değil, eleştiriyi hak eder. Eleştirelim ki alacağı kararları kalıcı çözüm olsun, denetim görevini iyi yapsın, koyduğu sistem kusursuz işlesin. Yeni depremlerde kimsenin burnu kanamasın. Kısaca devlet ömrünü uzatmak, ebet müddet olmak istiyorsa, insanını yaşatsın.

Beyni Geliştirmenin ve Kuvvetlendirmenin Yolları

“Beyni yormak kadar dinlendirmek de önemlidir. Beyninizi kuvvetlendirmek ve daha iyi çalışmasını sağlamak istiyorsanız bu 20 beyin egzersizine dikkat etmek ileride çok işinize yarayabilir.

1- Beyin açık havadayken ve ayaktayken daha iyi çalışır. İnsan beyninin ayaktayken yaklaşık yüzde 10 daha fazla çalıştığı düşünülmektedir. Önemli kararlar alırken açık havada veya doğada deneyebilirsiniz.

2–Yürürken kolları sallamak beynin performansını olumlu etkiliyor. Önemli kararlarınızı açık havada, kollarınızı sağa sola sallayarak yürürken almaya ne dersiniz?

3-Yabancı bir dil öğrenme beyni güçlendiriyor. Her gün birkaç yeni kelime öğrenip, kullanabilirsiniz. Sözlük okuyabilirsiniz.

4- Zihinsel jimnastik/antrenman yapın. Bunun için çeşitli bulmacaları çözebilirsiniz. Satranç gibi akıl oyunları oynayın.

5–Rutin olarak tekrar ettiğiniz davranışlardan vazgeçin. Bazen telefonu sol elinizde tutun, çantanızı diğer elinizle taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin.

6 –Entelektüel zevklerinizi geliştirmek için her gün mutlaka iyi bir özdeyiş antolojisinden birkaç cümle okuyun. Beyninizi kaliteli cümlelerle besleyin.

7–Her gün güzel bir resme veya fotoğrafa bakmaya çalışın. Estetik algınız, gördüğünüz estetik şeyler kadar gelişir.

8 – Sevdiğiniz bir müziği bir süre gözleriniz kapalı dinleyin. Beyin otoriteleri tarafından klâsik müziğin zekâya 7 puan ekleyebildiği iddia edilmektedir.

9–Günde aklınızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer. Bu düşünceler ne hakkındaysa, hayatınız da ona göre şekillenir. Unutmayın, kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda da onu çoğaltırsınız.

10–Bir konu hakkında düşünürken, nasıl düşündüğünüzü de gözlemleyin. Düşünmek üzerine düşünmek, beyin ve düşünce kapasitesini artırır.

11 – İyi bir uyku kaliteli bir beyin için şarttır. Çok uyuyorum diye üzülmeyin. Einstein’ın günlük 10 saatten fazla uyuduğu biliniyor.

12 – Bol ve temiz oksijen beyin için çok önemlidir. Beynimiz ağırlık olarak vücudumuzun yüzde 2’sini oluşturduğu halde, vücuda gelen oksijenin yüzde 25’ini tüketir. Oksijensiz kaldığımızda ölümü gerçekleşen ilk organımız beyindir. Odanızın penceresini açarak kendinize bol bol oksijen ısmarlayın.

13–Farklı düşünme tarzları beyninizi geliştirir. Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin. Sizden farklı düşünen insanlarla konuşun.

14–Kullanılmayan organ körelir. Sürekli televizyon seyrederek beyninizi “düşük viteste çalıştırmayın.

15–Beynin en tehlikeli yanı “ters çaba” kuralına göre çalıştığı anlardır. Başınıza gelmesinden en çok korktuğunuz şeye odaklanırsanız, korktuğunuzu başınıza getirir. Buna ters çaba kuralı denir. Beyin odaklanılan hedef olumsuz olsa bile, bunu gerçekleştirmek için çalışır. Topluluk önünde konuşma yaparken “acaba heyecanlanır mıyım?” diye düşünürseniz, heyecanlanırsınız.

16–Beyni yoran monotonluktur. Hayatınızı ne kadar renklendirirseniz, beyninizi o kadar neşelendirirsiniz.

17–Beyin kısa süreli hafızada beş ile yedi arasındaki bilgiyi işleyebilir. Yeni bir bilgi gelince, bu bilgilerden birini atar. Buna “sihirli sayı” kuralı denir. Bu kural aşılıp aşırı bilgi yüklenmesi durumunda beynimiz “servis dışı” olur. Hayatınızın en büyük kararlarını alırken “kafadan“ değil, tıpkı beş haneli iki rakam grubunu çarparken yaptığınız gibi bir kâğıt üzerine yazarak ne yapacağınızı hesaplayın.

18 – Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Fiziksel zindelik, zihinsel zindelik getirir. Uzun süre hareketsiz kalmak, zihni de hareketsizleştirir. Spor yapmaya, fazla kilolarınızdan kurtulmaya özen gösterin. Yeterince su için. Çünkü, insan beyninin yüzde 78’i su ile kaplıdır.

19–Ders çalışırken ilk öğrenilenler, son öğrenilenler, sık tekrarlananlar ve ilginç bulunanlar en çok akılda kalanlardır. Dersleri kısa aralar vererek çalışmak akıllıca bir harekettir.

20–Bu hafta kafanızı nasıl daha iyi çalıştırabileceğiniz üzerine daha fazla düşünün. Unutmayın, beynimizi daha iyi çalıştırmak için kullanacağımız organ yine beynimiz. Aklınızı “başınıza” toplayın ve kullanın.”

Not: Dr. Taner Akman’ın Beyin Egzersizleri başlıklı Medya Ege’de yayımlanan yazısıdır.

Devlet Olmasını Tamamlamış Devletle, Tamamlamamış Devlet Arasındaki Fark

Kurallarını koymuş, koyduğu kurallar kişilere göre değişmeyen, kuralların uygulanıp uygulanmadığını sürekli denetleyen, kurallara uymayana ağır yaptırımlar uygulayan, kurallara uymayanlara af getirmeyen ve görmezden gelmeyen, aksayan kuralları olumlu yönde değiştiren, işleyen bir sistemle yönetilen ülkelerde sosyal hayat tıkırında ilerler. Herkes kurallara uymakla yükümlü olduğuna göre kimse sistemden şikayetçi olmaz, değiştirme yoluna gitmez, bunda bir adaletsizlik görmez. 

Çünkü konan kurallar vatandaşın ve devletin lehinedir.

Böyle devletlere kural devleti diyebiliriz. Ülkenin huzur, sükun ve güvenliği için konan bu kurallara uymayanlara karşı vatandaşın duyarlı olması, devletin de gereğini yapması, kural tanımayanlara göz açtırmaması devlet olmanın gereğidir. Bu durum devletin yıpranmasının önüne geçtiği gibi keşmekeşliği önlediği için devletin ömrünü de uzatır. 

Böyle ülkelerde vatandaş bilir ki ülkesinde kuralsız ve kurala aykırı bir şey yapanın yanına kar kalmaz. Çünkü her şey yerli yerinde yapılmıştır. Bir eve başını sokmuşsa bu ev depreme dayanıklı mı yoksa bir depremde yıkılır mı diye endişe etmez. Deprem olduğu anda evden çıkmaya gerek duymaz. Evinde bekler. Çünkü binanın tüm yapım aşaması ilgili kurumların denetiminden geçmiştir. Depremden sonra kurtarmak için kimseyi ve devleti beklemez. Devlet de gelmez. Yardıma ihtiyaç duymaz. Nerede bu devlet demez. Çünkü ne evi yıkılmıştır ne barkı. Ne mal kaybı olmuştur ne de can kaybı. Bilir ki saniyeler süren ve yıkıma yol açmayan depremin ardından sosyal hayat kaldığı yerden devam edecektir.

Daha devletleşmesini tamamlamamış, çıkardığı kuralları olur olmaz değiştiren, koyduğu kuralların uygulanıp uygulanmadığını gereği gibi denetlemeyen, her şeyin kitabına göre değil de kitabına uydurulduğu, kural tanımazlara bir şeyin yapılmadığı, yapanın yanına kar kaldığı ülkelerde ise kahir ekseriyet bir deprem olduğunda dışarı atabilen evin dışına atar kendisini. Çünkü bilir ki oturduğu ev güvenli değil ve depreme dayanıklı değil. Bu şekil kaçabilen kaçar, kaçamayan ya enkaz altında kalır ya da hafif veya ağır hasar almış bir evden çıkar. 

Bu tür ülkelerde her deprem bir kıyamet sahnesidir. Bir can pazarı yaşanır. Mal ve can kaybı had safhada olur. Devletiyle, milletiyle bir seferberlik hali başlar. Devlet arama kurtarmaya ve yaraları sarmaya, vatandaş da elinden gelen yardımı yapmak için harekete geçer. Ülke olağanüstü hayat yaşar. Devlet, tüm kurum, kuruluş ve yetkilileriyle soluğu deprem bölgesinde alır. Tüm görevli ve gönüllülerle enkazdan canlı kurtarma çabasına girilir. Kimi kendi imkanlarıyla kimi çevrede imdada gelenlerin yardımıyla kimi de görevlilerin yardımıyla enkazdan yaralı ve canlı kurtarılır. Şu bir gerçek ki arama ve kurtarmada ne kadar hızlı hareket edilirse edilsin, bu gibi ülkelerde enkazdan daha çok ölü çıkarılır. 

Umutla yakınlarının sağ çıkarılmasını bekleyenler zaman geçtikçe ölüsüne bari kavuşalım, usulüne uygun defnedelim beklentisi içerisine girer. 

Tüm bu hengamede devleti yanında gören sağ ol, var ol devletim derken yeterince yardım ve destek alamayan ise nerede bu devlet, böyle günde de yanımda olmayacaksa, ne zaman olacak eleştirisini getirir. 

Depremi bizzat yaşamayan üçüncü grup ise devlet vardı, devlet yoktu tartışmasının tarafı olur. 

Hasılı bu ülkelerde depremden önce depreme hazırlık amaçlı yapılmayan masraf, deprem esnasında ve yaraları sarıp sağ kalanlara yeni ev yapıncaya kadar devam eder. Bu durum bazen yılları bulabiliyor. Yani binleri enkaza ve milyarları toprağa gömdükten sonra masraf yapılır. Bu da daha fazla maliyet demektir. Bir ülkenin milli hasılasını beyhude harcamak ve çarçur etmek demektir. 

Bu gibi ülkelerde depreme hazırlık olmaz. Deprem esnasında yardıma koşulur. Niçin böyle olduk denemez. Çünkü zamanı değildir. Bu tür konuşmalar depremden sonra yapılır denir. Depremden sonra da konuşulmaz. Kolay kolay kimseden hesap sorulmaz. Halkın gazını almak için üç, beş günah keçisi bulunur, o kadar. Hiçbir istifa olmaz. Kimse bedel ödemez.

Bu ülkelerde devlet, deprem anında en hızlı şekilde deprem bölgesinde yer almışsa devlet görevini yapmış sayılır. Eleştirenlere önceki depremlerde devlet kaç gün geç müdahale etti denir. Yani devletin depreme koşması bir marifet bir lütuf gibi görülür.

Bir sonraki depremde yine bildik sahneler. Maalesef devlet olmasını tamamlayamayan devletlerin durumu budur. Çünkü günübirlik yaşanır, yarınlara dair uzun soluklu plan yapılmaz. Devlet yetkilileri de bu durumdan hoşnut, vatandaş da.