19 Şubat 2023 Pazar

Depreme Meydan Okumuş Bir Bina

"Binlerce evin yıkıldığı Hatay’ın Antakya ilçesinde binlerce ev ve etrafındaki tüm evler yıkılmasına, yanındaki evin devrilip üzerine yan yatmasına rağmen 30 yıllık zemin artı 4 katlı bir apartman ayakta kaldı. Binanın balkonundaki saksıların bile düşmemesi dikkat çekti."
(Milliyet)

Milliyet’in verdiği bilgiye göre depremde ayakta kalan bu binanın eski sahibi sosyal bilgiler öğretmeni Mahmut Aytaç. 4 kardeşiyle birlikte inşa etmişler binayı.

Öğretmenin depremde yıkılmayan binasıyla ilgili Milliyet gazetesine anlattığı açıklamasına aşağıda yer veriyorum:

Binayı yaparken temele 2 kat beton döktük. 2 kat daire parasını biz toprağa gömdük yani.

Onun üzerine 30 kolon attırdık. diğer kısma da 30 olmak üzere toplam 60 kolon attık oraya biz. Belki bina, ‘7-8 büyüklüğünde depreme dayanır. Ama biz daha sağlam istiyoruz’ deyip asansör boşluğunun yerine de beton perde ördük. 2 daireyi birbirine bağladık ortadan.

1983’te başladık biz bu apartmanın yapımına, 1992’de yapımını bitirdik. 1993’te taşındık. 30 yıllık bina.

Binanın demirlerini aldığımız demirci o dönem bize şunu söyledi; ‘Bak hocam ben 40 yıllık demirciyim. Ben daha böyle demir bağlamadım. Daha böyle beton dökmedim. Bu apartmanda 9 şiddetinde deprem de olsa bir çatlak dahi oluşmayacak. Çökmez bu apartman, onun için deprem olursa olsun evden çıkmayın.”

10 dairede yaşayanları kurtardık diyen Aytaç, şunları söyledi: “Binayı sağlam yaparak, en azından oradaki 10 dairedeki yaşayanların hayatını kurtardık. Yan tarafında yıkılan binaları bir çukur kazıp hiç temel atmadan yaptılar. Ama tüm uyarılarımıza rağmen kız kardeşim Fethiye Yaldız, daha lüks daha gösterişli bir ev alıp taşındı. Taşındığı bina çöktü. Eşiyle birlikte hayatını kaybetti.

Orada olsa şimdi yaşıyor olacaktı. Abim ekonomik sıkıntıdan sattı. O da Hatay’daki Defne sitesinden aldı ama o evde çok ağır hasar aldı oturulmaz orada artık.

Ben de 6 sene önce İstanbul’a taşındığım için evimi sattım.

Buradan da yine araştırarak depreme dayanıklı sıfır ev aldım. Arkadaşıma sattım bu evi ona da dedim ki ‘bir deprem olursa bu evden çıkma. Otur evinde rahat rahat, ben oturdum. Ben evime güveniyorum’ dedim.

30 yıllık bina denmiş ama inşaata başladıkları 83 yılını baz alırsak, şiddetli depremde yıkılmayıp sapasağlam ayakta kalan bu bina 40 yıllık bir ev.

Bina, günümüz anlayışıyla çok çok eski bir ev. 2007, 2017 deprem yönetmeliklerinden habersiz 80’li yıllarda müteahhit eli değmeden bir başlarına yaptıkları bu binanın günümüz anlayışına göre ayakta kalmaması, depremde un ufak olması gerekir.

Ayakta kalan bu bina tüm devlet yetkililerine, mühendislere, müteahhitlere ve bizlere örnek olması lazım. Bir öğretmen olmasına, maddi yönden çok zengin olmamasına rağmen aile, binayı ve temelini sapasağlam yapmak için hiçbir maddiyattan kaçınmamış. Evin inşaatının 10 yıl sürmesi de öyle zannediyorum, kıt kanaat imkanlarını göstermektedir. Yeter ki bir an evvel başımızı sokacak bir evimiz olsun deyip alelacele bir ev yaparak masraftan kısıp tasarruf yoluna gitmemişler. Dört başı mamur bir ev yapmışlar. İki katın parasını temele gömdük demesi de bunu gösterir.

Yaptıkları masrafa değmiş bence. Binada oturan hiçbir kimsenin burnu dahi kanamamış. Bu aile, bu öğretmen bizlere deprem ülkesinde nasıl ölünmeyeceğini, depremin değil, yaptığımız binanın bizi öldüreceğini, depreme dayanıklı evler yaptığımız takdirde enkazda kalınmayacağını, masraftan kaçınarak çürük ve temelsiz evlerin bizlere mezar olacağını, kar amacı gütmeyen ve masraftan kaçınmadan yapılacak evlerin depreme meydan okuyabileceğini bizlere göstermiş oldu. Demek ki bilimin gereğini yapmış, kader dememiş, kaderin bir kader olan depreme tedbir almak olduğuna yani tevekkülün ne olduğunu uygulamayla göstermiş bize.

Sonuç olarak sağlam zemin ve sağlam bina demek suretiyle sağlam vücudun en güzel örneğini bize vermiş oldu.

18 Şubat 2023 Cumartesi

Yardımlar Şüphe Götürmez

Dayanışma ve yardımlaşma bu milletin artı değerlerindendir. Geçmişten günümüze kuşaktan kuşağa aktarılan ve gelenek hale gelen bu yardımlaşma duygumuz kesilmeden ve sekteye uğramadan devam ediyor. 

Bu misyonu organize bir şekilde yürütmek, bağışı alıp ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için kimi il çapında yöresel kimi de yurt düzeyinde kurulmuş vakıf ve derneklerimiz var.

Normal akışında devam eden ihtiyaçları giderme yönündeki yardımlaşmamız doğal afet ve olağanüstü dönemlerde daha bir hız kazanır, yaraları sarmak için bir seferberlik başlatılır. Bu yol ile daha fazla yardım toplanmış olur.

Herkes güvendiği vakıf, dernek ve STK aracılığıyla bağışını yapar. 

Burada güven konusuna değinmek isterim. Yardım demek güven demektir. Kişiler yardım yapacağı zaman yaptığı yardımın amacına uygun kullanıldığına güvenirse, o vakıf veya derneğe gözü kapalı yardımını yapar. Güvenmediği yere zırnık koklatmaz.

Yine güven konusuyla ilgili bir kısım insanın güvendiği bir yardım kuruluşuna bir başkası güvenmeyebilir. Bu açıdan farklı düşüncedeki insanların kurduğu yardım kuruluşları olmalıdır. Herkes en güvendiği yere yardımını yapabilmelidir.

Milletimizin doğasında var olan bu yardımlaşma duygusunu sekteye uğratan, bir vakıf veya dernek adına basında çıkan iddia, şayia ve şüphelerdir. Bunlar güveni yok eder.

Hiçbir şey şüphe götürmez ama yardımlar hiç şüphe götürmez. En ufak bir şayia, insanımızdaki yardım etme duygusunu yok edebilir. İlgili yardım kuruluşuna yapılan yardımlar bıçak gibi kesilebilir. 

O yüzden aslı, astarını bilmeden bir vakıf ve derneği hedef almak için yoğurdu üfleyerek yemede fayda vardır. 

Yardım kuruluşları, toplanan yardımları kötüye kullanabilir mi? Kullanabilir. Çünkü paranın olduğu yerde suistimal olabilir. En büyük suistimaller de güven esasına dayalı yerlerde olur. Güven esas olmakla beraber tedbiri de elden bırakmamak lazım. Bunun önüne geçmenin yolu da şeffaflık, hesap verebilirlik ve denetimdir. Özellikle denetim, birçok suistimalin önüne geçer. Her vakıf, dernek ve STK denetime tabi olduğuna göre her kurum ve kuruluşu belirli periyotlarla ciddi denetim, yardım kuruluşlarının güvenilirliğini artırır. 

Bir yardım kuruluşuna yapılan yardımlar amacı dışında harcandığına dair bir şüphe taşınıyorsa, bunun yolu, bu konuyu cümle aleme duyurmak değildir. Yapılacak şey, iddiaların araştırılması için devletin ilgili kurumuna bildirmektir. Yapılan incelemede yardım paralarının çarçur edildiği tespit edilirse ilgileri yargılanır ve gereği yapılır. Böyle yapmayıp bir vakıf, dernek veya buralardaki yöneticilerle ilgili basın üzerinden veryansın etmek, hedef göstermek, bunlar şöyledir demek hiç hoş değildir. Kaş yapayım derken göz çıkarmak olur.

 Aman dikkat...

Üniversiteler Açılmalı

Depremin ardından önce üniversitelerin açılması ertelendi. Ardından uzaktan öğretim yapılacağı duyuruldu. Gelen tepkiler üzerine YÖK nisan ayından itibaren üniversitelerin yüz yüze eğitime geçme durumunun yeniden değerlendirileceği, gerekirse hibrit eğitime geçileceği açıklamasını yaptı.  

Üniversitelerin uzaktan öğretim kararı bir zaruretten. Çünkü Kredi Yurtlara ait üniversite öğrenci yurtlarına depremzedeler yerleştirildi. Bu durumda üniversiteleri açmak, yurtlarda barındıran depremzedelere başınızın çaresine bakın demek olur. 

Halihazırda üniversiteler yüz yüze eğitime geçse bir dert, geçmese bir dert. Yüz yüze eğitime geçmek için yurtlarda barındırılan depremzedelere barınacakları bir yer bulmak gerek. 

Depremzedelere yurtlar dışında bir alternatif var mı? İstenirse bulunabileceğini düşünüyorum. Başka bir alternatif bulunamasa bile gerekirse konteynerlere yerleştirme seçeneği düşünülebilir. 

Devlet yetkilileri ne yapıp ne edip depremzedelerin barınmasını çözüp üniversitelerin yüz yüze eğitime geçmesine imkan vermelidir. Çünkü beğensek de beğenmesek de eksik ve aksak da olsa eğitim ve öğretim vazgeçilmezdir. Üniversiteler mutlaka açılmalıdır. Okul ve üniversitelerin kapatılması en son çare olarak düşünülmelidir. Nedense bizde ilk seçenek olarak eğitim ve öğretimi sekteye uğratmak aklımıza geliyor.

YÖK bunu ilk defa yapmıyor. Salgın döneminde de üniversiteleri yüz yüze eğitimden mahrum bırakmıştı. Salgınla beraber bir karar verdiler, üniversiteler yaklaşık iki yıl kapalı kaldı. YÖK böyle yaparken MEB ilk, orta, lise ve kreşleri açık tutmak için elinden geleni yaptı. Kah uzaktan öğretim yaptı kah köyleri açtı kah şehirleri. Salgın artınca okulları kapattı ama hep okulları nasıl hazır ederim planı yaptı. Maalesef MEB’in gösterdiği bu performansı YÖK’ten göremedik.

Tamam, üniversiteler, MEB’e bağlı okullar gibi değil. Üniversiteler her ilden öğrenci alıyor. Üniversitelerin açılması demek Türkiye’nin her yerinden öğrenci sirkülasyonu demek. Aynı şey olmasa da ilk, orta ve liseler her türlü riske rağmen okulları açık tutma çabası içinde olduysa, YÖK de isteseydi, üniversiteleri açık tutacak alternatif çözümler üretebilirdi. Gördüğüm kadarıyla YÖK’ün böyle bir çabası ve derdi yok.

YÖK bu olağanüstü durumda hiçbir şey yapamasa bile tüm öğrencileri cezalandırma uygulamasından vazgeçmelidir. Neler yapabilir?

Depremin etkilediği 10 il dışındaki üniversiteleri yüz yüze eğitime açıp yurtlarda kalan öğrencileri devam zorunluluğundan muaf tutabilir.

Tüm üniversiteleri açamıyorsa, tıp, sağlık, diş, mühendislik gibi uygulama gerektiren bölümlerde yüz yüze eğitime geçerken, teori gerektiren bölümlerde uzaktan öğretim düşünebilir.

Sunduğum iki seçeneğin dışında istenirse alternatifler bulunabilir. Yeter ki bu konuya eğilelim.

Diyelim ki zaruretten bu dönemi de uzaktan öğretimle geçiştirdik. Ben önümüzdeki öğretim yılına da sarkmasından endişe ediyorum. Çünkü yapılan açıklamaya göre depremzedelere evleri bir yılın sonunda verilecekse, eylül ayı geldiğinde bu yurtlarda barınan depremzedelere evlerini yapıp verebilecek miyiz?

Sonuç olarak üniversitelerin yüz yüze eğitim durumunu önemsiyorum ve ne yapıp ne edip nisan ayını beklemeden bir şekilde açılmasını istiyorum. İki senesi pandemiyle heba olan bu öğrencilerin bir döneminin daha heba olmasını istemiyorum.