14 Şubat 2023 Salı

Diş Tedavisi Sağlık Değil mi?

Sosyal güvencesi olan insanımız, hastalandığı zaman kamu ve devlet hastanelerine giderek ücret ödemeden muayene olur, tahlil ve tetkik yaptırır, tedavisi için hastanede yatması gerekiyorsa yatar. Tüm masraflar SGK tarafından karşılanıyor.

Vatandaş çıkan farkı ödemek suretiyle özel hastaneye de gidip tedavi olabiliyor.

Bunun dışında tıp fakültelerindeki hocalara özel muayene ücretini ödeyerek de muayene olabiliyor.

Ayakta tedavi olmak için yazılan reçeteyi eczaneye giderek ilacın yüzde 20'sini ve hasta katılım payını ödüyor, evinde tedavisine devam ediyor.

Son aylarda hastanelerde randevu almak biraz zorlaşsa da er veya geç randevu alınabiliyor. 

Çok acil hastalar kamu ya da özel hastanelere giderek randevusu muayene ve tedavi olabiliyor. 

Dişte durum nasıl? İlk muayeneyi her vatandaş rahat bir şekilde olabiliyor. Röntgen çektirebiliyor. Hangi dişine ne tür tedavi uygulanması gerektiğini öğrenebiliyorsun. Çekilmesi gereken dişin varsa, bunu da halledebiliyorsun. Diş yaptırma, implant, diş etleri tedavisi, dolgu ve kanal tedavisi, kaplama, diş temizliği vb. tedavi için İnternet üzerinden ilgili bölümlerden randevu almaya yönlendiriliyorsun.

Randevu almak için ilgili bölümlere girdiğin zaman bölümde ne kadar klinik varsa dolu. Varsın bir yıl sonrası olsun, beklerim diyorsun, nafile. Dolu olduğu için randevu vermiyor. 

Baktın olmayacak, soluğu özel dişçide alıyorsun. Özel dişçide her yaptıracağın tedavi ücretli. Devlet hiçbir kuruşunu karşılamıyor. Dişinin durumuna göre ödeyeceğin miktar da az buz bir para değil. Üstelik EURO'ya göre belirleniyor fiyatlar. Her vatandaşın bu masrafın altından kalkabilmesi mümkün değil. 

Devletin ne yapıp ne edip bu diş tedavisine bir çözüm bulması gerekiyor. Çünkü diş de tıpkı beden gibi bir sağlıktır. Devlet poliklinik, aile hekimliği, devlet, kamu, tıp, şehir, numune adı altında alternatif hastanelerle ayakta ve yataklı tedavi hizmeti veriyorsa, diş tedavisine de alternatifler üretmelidir. Tamam, diş tedavisi pahalı bir alandır. Devlet tüm masrafların altından kalkamayabilir. Bunun için diş tedavisine gelen vatandaştan bir kısmını karşılamasını isteyebilir.

Masrafın bir kısmını hastaya yansıtmadan önce devletin yapması gerekenler var. Bir defa mevcut diş hekimlikleri, ağız ve diş merkezleri yeterli değil. Mevcutlar durmadan çalışmasına rağmen müracaat eden hastalara randevu bile veremiyor.

Devlet ne yapıp ne edip hastane çeşitliliği gibi ağız ve diş merkezlerinin sayısını artırmakla işe başlamalı.

Bugün piyasada mezun diş hekimi bolluğu var. Bu mezunlar buralarda - tecrübeli ve acemi olacak şekilde-istihdam edilmeli.

Vatandaş istediği yerden rahatça randevu olup tedavi olabilmeli. Çıkan masrafın belli bir yüzdesi tedavi olan hastadan alınmalı.

Bir diş tedavisi bir diş merkezinde yapılamayacaksa veya üç aydan önce randevu verilemiyorsa, bu hastaya özel dişçide dişini yaptırma yolu açılmalı. Hasta, görüştüğü özel dişçiye tedavisini olmalı, dişçi hastadan farkı almalı, geriye kalanı SGK’den almak üzere fatura kesmeli...

Din ve Bilim

Bazıları sadece dini ön plana çıkarır, bilime mesafelidir. Bazıları da bilimi ön plana çıkarır, dini öteler.

Bu tespitin herkes için geçerli olduğunu söylemiyorum. Çünkü din ve bilimi yerli yerine oturtabilenler için bir sorun olduğunu sanmıyorum.

Sorun din ile bilimi yerli yerine oturtamayanlarda.

Burada önce şu soruyu soralım. Din ve bilim birbiriyle çatışır mı ya da örtüşür mü? Birbirinin düşmanı mı? Bence örtüşür ve çatışmaz. Düşman da değillerdir. Çünkü bilim dediğimiz şey evreni keşfeder. Keşif derken evren yaratılırken Allah'ın koyduğu sünnetullah adı verdiğimiz fiziki, biyolojik ve toplumsal yasaları tespit edip ortaya koymaya çalışır. 

Din ise sosyal bir varlık olan insanın toplum içinde yaşarken içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluklarını hatırlatan, iyi bir insan aynı zamanda Allah’a karşı görevlerini yerine getirmesini isteyen bir müessesedir.

Bilim, değişmez yasaları ortaya koyarken din de inananına “İşini iyi yap, düzgün yap, çalış...” demek suretiyle insana ahlaklı olmayı öğütler.

Din kendi alanında, bilim de kendi alanında işini yaptıktan, birbirinin alanına müdahale etmedikten sonra birbiriyle çatışmadığı gibi uyumlu çalışır.

Din bir inanç, inanma ve ikna olma işidir. Ayrıca delile ihtiyaç duymaz. Bilim ise deney, gözlem, inceleme ve araştırmaya göre evrenin gizemini keşfeder. İşi laboratuvarda ve tabiattadır. Bilim Allah’ı laboratuvarda aramaya kalkar, yok derse, din de bilimsel gelişmenin önünü açmaz, aklı kullandırmaz ise bu bilim anlayışı ile din anlayışı anlaşamaz ve birbiri ile çarpışır.

Din ile bilim çatışıyorsa, aslında bu çatışma din ile bilimin çatışması değil, din ve bilim anlayışımız bu ikisini karşı karşıya getirmektedir.

Bunu da zaman zaman görürüz. Özellikle yarım hoca dinden eder sözü misali, bazı dini eğitim almış öyle kişiler var ki olur olmaz rivayetleri akıl süzgecinden geçirmeden piyasaya sürüyor. Mesela depremlerin zina ve zulmün artmasıyla olduğunu söyleyiveriyor. Kömür madeninde Göçük altında veya depremlerde enkaz altında kalıp ölenler için takdiri ilahi, kader deyiveriyor. Sel baskınlarına hakeza aynı dil ortaya çıkıyor.

Halbuki deprem bir sünnetullahtır. Tıpkı yağmurun yağması gibi bir doğa olayıdır. Depremin olması ölçü anlamında kaderdir. Ama evin yıkılması, yıkıntının içinde kalıp ölmek kader değildir. Depremin kader olduğuna inanacağız. Depremde ölmemek için depremle yaşamayı öğreneceğiz. Depremde ölmemek için  “işi ehline sorun” ayeti gereği bunu bilim adamlarına soracağız. Bilimin ışığında evlerimizi yapacağız. Bu tespitin yerine depremde ölümü kadere bağlamak hem din dışı hem bilim dışıdır. Burada bilimi dinlemek, bilim adamlarının dediklerine uymak dinin bir emridir. Verdiğim bu örnek bile din ile bilimin birbirine uyumlu çalışabileceğine bir örnektir. Bu doğru tevekkül anlayışına bir örnektir.

13 Şubat 2023 Pazartesi

Tarafların Devlet Olma Mücadelesi

Türkiye'de farklı kesim, grup, camialar olsa da iktidar olma, iktidarda kalma mücadelesi yönünden bu kesimleri ikiye indirgeyebiliriz. Bunlar; dindar, mütedeyyin, İslamcı, milliyetçi, muhafazakar kesim, diğeri de laik, seküler, Kemalist kesimdir. Arada iki taraftan da olmayanlar var ama toplamları fazla olmadığı için bunları saymıyorum.

Her iki kesim de iktidar olmak veya iktidarda kalmak suretiyle devletin kendisi olma mücadelesini verir. İktidar olmaları da yetmez, muktedir olmak isterler. Kısaca devleti ele geçirip devletin kendisi olma mücadelesidir bu.

Burada bazıları devletle iktidarı ayıralım der. Doğru, ayırmak gerek. Yalnız bu ayrımı, devlet ve iktidar alanlarını bilir, birbirinin sınırlarını çiğnememek şartıyla olur. Devlete yön veren ve yürütmenin başı olması hasebiyle devletle iktidarı ayırt etmek her zaman mümkün olmayabilir. Bu yönüyle iktidar demek devlet demektir, devlet demek de iktidar demektir.

Bu iki kesimin mücadelesini anlamak için örneklere yer vereceğim. Vermeden önce devlete dair şunu söylemek isterim. İktidar olma ve devlet olma mücadelesi olsa da devlet hepimizin devletidir ve ebet müddettir. Olmazsa olmazdır.

Dindar ve mütedeyyin kesim bir zamanlar iktidarda değildi. Bu kesim kendisini devletin üvey evladı görürdü. Kendisini dışlanmış ve itilmiş hissederdi. Bu zaman diliminde devlet veya iktidar, başörtüsüne karışıyor, okuduğu okuluna katsayı koyuyor, asker saçına, sakalına karışıyor, yemin töreninde dahi giyim kuşam kontrolü yapıyor. Başörtüsünden dolayı direnenlerin öğrenim hakkını elinden alıyor, kamuda çalışıyorsa, kamudan ihraç ediyor. Üst düzey bürokraside pek yer bulamazdı.

Bu zaman diliminde dindar ve mütedeyyin kesim devletini sevse de devlete mesafeliydi. Kurumlara da güvenmiyordu. Kurban derisi toplayan Türk Hava Kurumuna kolay kolay dersini vermezdi, aynı şekilde Kızılay’a yardım etmezdi. Yargıya güvenmezdi. Kısaca yapılanlardan dolayı devlete kırgındı. Bu da ister istemez, devlete ve devletin kurumlarına güven problemini beraberinde getirmişti.

Dindar, mütedeyyin kesim böyle iken o zamanın iktidarını destekleyen laik, seküler kesim ise devlete ve kurumlarına çok güveniyordu. Kim devlete söz söylerse buna tahammül etmezlerdi. Çünkü devlet kendilerinindi.

Dindar ve mütedeyyin insanlar nicedir iktidarda oldukları için eski devlete güvensizlikleri kalmadı. Devleti eskisinden daha çok seviyorlar, devletin yanındalar, nerede devlet diyen olursa, işte devlet burada deyip cevabı yapıştırıyorlar. Allah devletimize zeval vermesin duasını ağızlarından düşürmüyorlar.

Dindar ve mütedeyyin kesimin iktidarında ise laik ve sekülerler, kendilerini devletin üvey evladı görüyor, mağdur edildiklerine inanıyorlar, devlete ve devletin kurumlarına güvenmiyorlar vs.

Verdiğim bu örnekler, devlet aynı devlet olmasına rağmen devlette hangi kesim varsa kesimlerin devlete bakış açısının değiştiğini gösteriyor. Bu da iktidarla, devletin bu ülkede özdeşleştiğini, ayrım yapmanın zorlaştığını gösterir.

Verdiğim örneklere paralel olarak şunu söyleyebilirim. Bugün devlete mesafeli olan, devlete ve kurumlarına güvensizliğini izhar eden laik seküler kesim, yarın iktidar olursa, devlete bakış açıları değişecek ve devlete sahiplenecek demektir. Aynı şekilde iktidardan uzaklaşan dindar ve mütedeyyin kesim devlete tekrar mesafe koyacak demektir.

Gördüğümüz gibi tarafların iktidar olup olmamasına göre devlete bakışımız değişiyor. Bu ne zaman değişmez? Devletle, devleti yöneten iktidar kalın çizgilerle ayrılır, sistem her yönüyle işlerse işte o zaman herkesin devlete bakışı aynı olur. Bunun olması da bu ülke için hayal gibi bir şeydir.