30 Ocak 2023 Pazartesi

Olgular Ne Zaman Netleşir

Ne zaman bu ülkede yürekleri dağlayan bir olay vuku bulsa, bu olay enine boyuna değerlendirilmez.

Olayın ne olduğu bile anlaşılmadan savunmacı tipler hemen devreye girer.

Bir yerde savunmacı tip varsa haliyle saldıran tip de vardır.

Biri savunmaya geçer, diğeri saldırmaya.

Devran döner, savunmacı rolünde olan saldırıya, saldırgan rolündeki de savunmaya geçer.

İkisi birbirinden beslenir.

Bu puslu havadan da hiçbir gerçek ortaya çıkmaz.

Niye çıkmaz? Çünkü hiçbir olay bireysel olarak değerlendirilmez.

Bu bireysel olaydan hareketle genelleme yoluna gideriz:

Bunlar böyledir zaten. Daha önce de sicilleri iyi değildir. Şunu daha unutmadık deriz.

Neyin ne olduğu ortaya çıkmadan algılarla yaşamaya devam ederiz. 

Olayın aslı, sıcağı sıcağına ortaya çıkmadığı gibi yıllar geçse de çıkmaz.

Her kesim yeri geldiği zaman kullanır durur.

Herkesin yaptığı da algıdan ibarettir.

Bir yerde algı varsa algının tarafları da vardır.

Bunlar aidiyet duygusuyla hareket ederler. Buna sürü psikolojisi de diyebiliriz.  

Gerçek ve gerçekle yüzleşmek değildir dertleri.

Algıdır onları yaşatan ve hayata bağlayan.

Bu algılar bu şekil algılana algılana bu algılar olur birer olgu ve biz bunları gerçek olarak kabul ederiz.

Karşı taraf istersen, böyle değil diye yemin etsin.

Gerekirse ellerinde mahkemeden berat alsın. Çünkü çamur atılmıştır bir kere. Bu çamurun izi onlara yeter de artar bile.

Sonra onların kim olduğu değil önemli olan. Bizim onları ne, nasıl gördüğümüzdür.

Hasılı bu kafa yapısı bu anlayış bu niyet okuyuculuğu bu önyargı bu kapasite bu çap bu tarafgirlik, bu başkasının dümen suyuna girme bu didişme bu aklı kiraya verme bu sevgi bu nefret bu övgü ve sövgü bu savunma ve saldırı psikolojisi bizde olduğu müddetçe neyin gerçek neyin doğru neyin yanlış olduğu bu dünyada ortaya çıkmaz. Ancak ahirette öğrenilir. Çünkü ak koyun, kara koyun orada ortaya çıkacak. 

İdeallerden Hüsrana

Küçüklüğümden beri bir idealim vardı.

Referansım da Kur'an ve sünnetti.

İnanç ve düşüncelerimi özgürce yaşamalıydım.

Yaşarken aynı zamanda dünyaya dair sözüm de olmalıydı. Çünkü dünyada haksızlık ve kötülük almış başını gitmişti.

Aynı zamanda bu haksızlık ve kötülüğün de önüne geçmeliydik.

Bunun için inandığım değerlerin iktidar olması gerekiyordu.

Bu değerler iktidar olursa at sahibine göre kişneyecek, yönetenler de benimle aynı idealleri paylaşanlardan olacağı için ülkeye; huzur, güven ve hakça paylaşım gelecek, kimse inancından ve savunduğu değerlerden dolayı zulme uğramayacaktı.

Herkes işini yapacaktı. Çünkü adama iş değil, işe adam alacaktık.

Ahbap çavuş ilişkisi sona erecek, herkes liyakate göre atanacaktı.

Tüm bunları yaparken tevazuu da elden bırakmayacaktık.

Hasılı her alanda ülkeye huzur gelecek, iki günümüzü eşit kılmayacak, durmadan çalışacaktık.

Bizi gören işte şu ya. Şu ana kadar bunlar neredeydi? Daha önce biz yaşamıyormuşuz da haberimiz yokmuş diyecekti.

Bütün bu idealleri yerine getirmenin yolu siyasetten geçiyordu. Çünkü bu ülkede bir şeyin olması için iktidara gelmek gerekiyordu.

Düşünceme yakın partiler fazla varlık gösteremeden kapatıldı. Zaman zaman koalisyon hükümetlerinde yer aldı ama gücü olmadığı için ideallerimizi yerine getirmesine izin verilmedi.

Üzerimizdeki gömleği çıkarırsak belki bu mimli görüntüden kurtulabilirdik. Çıkarıp denedik, oldu. Bir keyif bir keyif.

İktidar olup muktedir olamadığımız zamanlarda iyi çalıştık. Bunun sonucu mesafeli olanlar da bize sempatiyle bakmaya başladı. Bunlar bu işi becerecek dedi. Bir de muktedir olsak, bizi kim tutar dedik.

Allah da alın bir de muktedir olun, hiçbir mazeretiniz kalmasın dedi ve nicedir, tam muktediriz.

Bekara avrat boşamak kolaymış meğer. Ne zaman tam muktedir olduk işler umduğum gibi gitmez oldu. Sempatiyle bakanlar bunu esirger oldu. Çünkü ulaşılmaz güç bizi zehirledi. Güç zehirlenmesi yaşadık. Bu gücümüze kim, ne diyebilirdi ki.

Uzatmayalım, geldiğimiz nokta itibariyle dünyayı kurtarmaktan, Türkiye’yi düze çıkarmaktan vazgeçmiş bulunuyorum. Kendimi kurtarsam kâfi noktasına geldim. Çünkü hayal aleminden uyandım ve havadaki ayaklarım yere basmaya başladı. Çünkü dünyaya dair söyleyecek bir şeyimiz olmadığı gibi bizim de diğerlerinden bir farkımız yokmuş dedim ve gerçekle yüzleştim. Maalesef geldiğimiz nokta itibariyle her maceranın sonu nasıl ki hüsransa, bizimki de öyle oldu. Bu şoku hâlâ atamamış bir haletiruhiye içerisindeyim ve hayal kırıklığı yaşıyorum. Bu serüvenin en büyük faydası da bu oldu. En azından ne olduğumuzu öğrenmiş oldum. Ama neye yarar? Zira ben uyandım ama hala bu uykudan uyanmayan milyonlar var. 

El Pençe Divan Durmuş Bir Prof.

Yarışma programı yapılan bir kanalda sunucunun yanında sorular soran, bazen ipuçları veren, sorulan soruyla ilgili konunun uzmanı sıfatıyla konu hakkında açıklamalarda bulunan, bazen yarışmacıya destek olmak amacıyla seçeneklerden birini eleyen, programın bir parçası olan Prof. ünvanlı bir akademisyen de yer alıyor. 

Aynı zamanda bilgilendirici özelliği olan bu yarışma programına, kanalları çevirirken denk geldikçe bakmıştım. Program hala devam ediyor mu bilmiyorum. Zaten konum da yarışma değil. Bu yarışmada bir bilen olarak yer alan akademisyeni ele alacağım. 

Tatlı dili, anlatım şekli itibariyle hoşuma giden bu akademisyeni bir TV programında bir siyasinin programında onun yanı başında otururken gördüm. Siyasiye dönük konuştuğu için yüzünü tam göremedim. Ama sesi yabancı değildi. Bugün o programı Youtube'dan bulup soru soran kişinin konuştuğu bölümü buldum. Dikkatli baktım. O Prof'dan başkası değildi. Programın sonlarına doğru da ayakta gördüm. 

Şimdi gelelim bu akademisyenin garibime giden hal ve hareketlerine. Güya akademisyen soru soruyor ama sorudan ziyade övgü ve taltifte bulunuyor. Oturduğu sandalyede önüne eğilmiş bir vaziyette Cumhuriyet dönemiyle günümüzdeki geldiğimiz noktayı kıyaslıyor. Aklı sıra nereden nereye geldik diyor. Verdiği istatistiki bilgiler güncel olmadığı için ilgili sorumluları düzeltme yapma ihtiyacı hissetti. Hatta bir cümlesi var ki 1950'ye kadar bu ülkede diş hekimi bile yoktu dedi. Videonun sonlarındaki ayaktaki hali de dikkatimden kaçmadı. Ceketi ilikli, kravatlı bu kişiyi, ellerini de ceket düğmesinin önünde üst üste koymuş görünce, bu kadar da olmaz dedim. Zira bana vıcık vıcık geldi. 

Bu kişi acaba ilgili partinin yetkili organlarında siyasetin içerisinde mi diye hayatına baktım. Partide bir görevi yoktu. Yani TV programlarında konusunun uzmanı diye kendisine görev verilmiş, üniversitede ders veren bir akademisyen olmanın dışında bir görevi yok.

Partinin icraatlarını öven ve ayakta elleri önde el pençe duruşuna ne denir diye TDK'ye bir baktım. Karşıma "El pençe divan durmak" deyimi çıktı. Bu duruşa ne denirmiş bir bakalım. "Saygı gösterilen kimse karşısında el kavuşturup ayakta durmak" demekmiş. TDK, bir iyilik daha yapıyor. Deyimi cümle içerisinde kullanıyor. İlkokulda iken öğretmenlerimiz de parçada bulup altını çizdiğimiz anlamını bilmediğimiz kelimeleri bu şekil cümle içerisinde kurdururdu. H. Taner'den bir cümle: "Demokraside el pençe divan durup boyun kesmek yoktur, dalkavukluk yoktur." Bir cümle de Peyami Safa'dan: "Doğruldu, el pençe divan durdu, başını önüne eğdi."

Akademisyenin duruşunun ne anlama geldiğini bu vesileyle öğrenmiş oldum. Dalkavuklukmuş yaptığı. Bir de dalkavuğu hatırlayalım: "Kendisine çıkar ve yarar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, şaklaban." Madem dalkavukluğu öğreniyoruz. Örnek cümle içerisinde kullanılışına da yer verelim:

"Cahiller, dalkavuklar, mürailer rahat rahat yaşıyor." - P. Safa

"Bunları yaparken hiçbir zaman kendini dalkavuk vaziyetine, düşürmez." - R. N. Güntekin

Dalkavuğun ikinci bir anlamı varmış. O da: “Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse” demekmiş.

Nükteli sözler yoktu konuşmasında ama övgüleriyle vıcık vıcık dalkavukluk yapıyordu.

Siz nasıl karşıladınız bilmiyorum bu akademisyenin yaptığını. Doğrusu ben garipsedim. Konuşmasını, övgüsünü ve ayakta duruşunu bir profesöre yakıştıramadım. Çünkü ben bu ünvanlıları alim olarak görürüm. Alime yakışan da övgü değil, tespittir, öneri sunmaktır. Partinin yetkili organlarında bir görevli değilse, kendisi siyasinin ayağına değil, siyasiler onun ayağına gelmelidir.