27 Ocak 2023 Cuma

Huzuru Yok Eden Serüvenimiz

Bu yazımda, kime ait olduğunu tespit edemediğim bir alıntıya yer vermek istiyorum. Alıntı biraz uzun ama bir solukta okuyacaksınız. Belki de başlarını okuyup bu benim hikayem deyip gerisini okumayacaksınız. Çünkü hikaye çoğumuz tanıdık gelir. Zira çoğumuz bu  delikten kaç defa girdik, bu cendereden geçtik. Kaçımız aradığı huzuru buldu, kaçımız kaybetti. İşte burası muamma. Eşya, ev, araba, mal, mülkün huzur vermediğini belki de hepsini elde ettikten sonra fark ettik ama bu fark ediş geç oldu ve çok pahalıya mal oldu. Öyle ya nerede görülmüştü bu serüvenin huzur getirdiği. Ancak götürmüştür. Şimdi sizi hikayenizle baş başa bırakıyorum: 

“Evlenmeye karar verdik. Anlaştık. Eşya, düğün masrafı, düğün salonu, şaşalı bir düğün falan olmasın dedik.

Üç odalı bir eve girdik. Sadece temel ihtiyaçlar aldık. Buzdolabı, ütü, ocak, halı, perde vb.

mobilya yoktu. Bir iki tane sandalye almıştık. Yatak odası, oturma odası, yemek odası, misafir salon takımı, gümüşlük gibi mobilya almamıştık.

Kocam işten direk eve geliyordu. Kazancımız yetiyordu.

Az bir masraf ile düğün yaptığımız için borcumuz yok gibiydi.

Beş altı ay böyle geçti. Ama evimize hayırlı olsuna, ziyarete, yemeğe gelen herkes bizi küçük görmeye başladı. Mobilyasız olmaz dediler. Yerde yemek istemeyen oldu. Dizim ağrıyor deyip bir daha gelmeyen oldu.

Her gelen alın alın diyordu. Alın demeleri kolaydı. Ama neyle alacaktık?

Eşim de bunları duyuyor ve görüyordu. Ama kazancımız yetmez diye yanaşmıyordu.

Sonra ne olduysa ben dayanamadım artık. Ona illa mobilya takımı aldırdım.

O da borca girdi.

Artık eve iki saat geç geliyordu. Mesaiye kalıyordu.

Olsun sabrettik. Beş altı ay sonra borcumuz bitti. Mobilya güzeldi.

Hayırlı olsun diyorlardı. Eh bizim de hoşumuza gitti.

Birkaç ay sonra bu sefer de mutfak masası istedim. Kocam onu da aldı. Yani aldırdım. Niyetim dedikodu olmasındı aslında.

Kocam daha da geç kalmaya başladı.

Zira iki saat fazladan kalmaya alışmıştı.

Bunun da borcu bitti. İlk yemeklerimizi yedik.

Yatak odası almaya karar verdik.

Herkes şöyle olsun, böyle olsun derken pahalı bir yatak odası takımı aldık. Pahalı bir şeydi.

Kocam artık eskisinden üç dört saat daha geç gelmeye başladı. Bunun borcu bir yıldan fazla sürdü.

Artık kocam eskisi gibi eve gelmiyordu.

Çok çalışmaya alışmış, ona göre de iş yoğunluğu olmuştu.

Ben ise çok ileride fark edecektim ki mobilyaya aşık olmaya başlamıştım.

Evin diğer tüm eksiklerini aldırttım.

Tabi üç dört yıl geçmiş, artık ilk zamanlarda aldığımız eşyalar eskimeye başladı.

Bu sefer evimize gelenler, bunu hala kullanıyor musun, hala aynı koltuk mu gibi sözler söylüyorlardı.

Evde yürüyecek yer yoktu.

Çocuğumuz, mobilyalardan evin içinde yürüyemez olmuştu.

Sonra evin dar olabileceğini düşündük.

Bu sefer daha geniş bir eve kiraya çıktık.

Kira artmıştı. Ama olsun, eşyalarımız sığıyordu.

Ev ararken kendimize değil, eşyalarımıza ev arıyorduk.

Aradığımız, diğer değişle eşyalarımızın aradığı evi bulmuştuk.

Fakat perde uymuyor, halılar küçük kalıyordu.

Bu sefer sıra bunlara geldi.

Kısaca aldık da aldık.

Tabi yeni bir şey olsun, aldığımız mobilya tanıdıklarımızda olmasın diye çok arıyorduk.

Zaman israfı, para israfı cabası...

Bitti mi? Yok.

Araba serüveni başladı. Yıllarca yemedik arabaya yedirdi. İçmedik arabaya içirdik.

Sonra mahalle baskısı ve başka nedenlerden dolayı ev almaya karar verdik. İşte bundan sonra evimizde ne tat ne huzur kaldı.

On yıllarca sürecek bir borca imza attıktan sonra kocam gece yarısı eve gelmeye başladı.

İlk zamanlar onu bekliyordum.

Sonra dayanamayıp yatmaya başladım.

Ancak sabah olunca onun geldiğini fark ediyordum.

Kendi evimize geçtik. Ama tadımız, tuzumuz, sevgimiz kalmamıştı.

Robot gibi bir hayatımız vardı.

Aylarca hafta sonları dahil kocamı evde görmedim.

Hep çalıştı. Çalıştı. Çalıştı.

Hafta sonlarımız da elimizden gitti.

Ama fark edememiştim.

Ben, kocam eskisi gibi benimle ilgilenmiyor zannediyordum.

Ama bilmiyordum ki aslında benimle ilgilenecek zamanı kalmamıştı.

Tüm zamanını benim mobilyalarım, halılarım, arabam, perdem, evim ve bitmek bilmeyen hırsıma harcamıştı.

Benimle değil, isteklerimle ilgileniyordu.

Uzun hikaye...

Ne mi oldu sonra?

Kocam artık evi umursamaz oldu.

İş yerinde kalmalar falan...

Şüphelenmeye başladım.

Aldatıyor muydu diye düşündüm.

Eve geldiğinde elbiselerini karıştırıyor, kadın saçı arıyor, telefonunu alıp kurcalıyordum. Ama bir şey bulamadım. Üzerine gittim. Zorladım.

Sonunda ağladı.

İşten uzun zamandır çıkarıldığını, taksitleri ödemek için günlük, geçici işlerde çalıştığını, evin taksitlerini ödeyemediğini söyledi.

Bir kaç defa intihar etmeye teşebbüs ettiğini ama ailesinin sefil olmaması için bundan vazgeçtiğini söyledi.

Beraber ağladık. Ağlamakla borç ödenmiyordu.

İcra mektubu geldi.

Taksitleri epey geciktirdik.

Banka evi icra yoluyla aldı.

Bizi çıkarttı.

Eşyalarımızın bir kısmını sattık.

Diğer borcu arabayı satarak ödedik.

Sonra üç odalı evimize geri döndük.

Yıllarca sıkıntıdan sonra eski evimize geri döndük.

Dersimizi aldık.

Aman ha size gelip de akıl verip para vermeyenlere aldanmayın.

Onu al, bunu al diyen çok olacak.

Ama bir kuruş para vermezler.

Kazancınıza göre evde, kazancınıza göre arabada ve kazancınıza göre eşyada gözünüz olsun"

26 Ocak 2023 Perşembe

Nafile Turlar

—Babacığım, seni hep takip ettim. Yakın zamana kadar bu işleri iyi götürdün. Hatta bu konuda seni idol olarak gördüm. Ama son zamanlarda seni tanımakta zorlanıyorum.

—Hayırdır evlat. Neyimi beğenmez oldun?

—Yıllardır mahalle muhtarlığına soyundun. Rakibine göre hep kaybettin. Bu yola girmişse, kazanmak da var, kaybetmek de. Hep kaybetmene kızmıyorum.

—O zaman neyime kızıyorsun? Gördüğün gibi kaybede kaybede cenazem buradan kalkacak. Zira ben hep kaybetmek için yaratılmışım. Mizacımı değiştiremem. Kaybetmekle de epey tecrübe kazandım. Hatta hep kaybetmeye oynayanlara danışmanlık bile yapabilirim.

—Tamam kaybedebilirsin. Mahalleye muhtar olmaman senin eksik biri olduğun anlamına gelmez.

—O zaman mesele ne?

—Tam yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin. Hiç olmadığı kadar muhtarlığı kazanacak bir rüzgar var arkanda. Rakibini yenmek için rakibine muhalif olanlarla bir araya gelerek bu rüzgarı yakaladınız. Bunda rakibinizin yıpranması durumu da etkili oldu.

—Ne demek istiyorsun? Geveleme. ağzındaki şu baklayı çıkar.

—Demem şu ki şu kadar kişi bir araya gelerek rakibinizden yetkiyi alacaksınız, alt tarafı bir muhtar olacaksınız.

—Eee?

—Sanki muhtar olmaya değil de olmamaya oynuyorsunuz. Pot üzerine pot kırıyorsunuz. Her kafadan bir ses çıkıyor. Susup konuşmasanız, inan kazanacaksınız. Ama konuştukça batıyorsunuz. Size güvenenlere güven vermiyorsunuz. Bir defa, daha kimi muhtar göstereceksiniz, içinizden kim muhtar adayı olacak, bu bile belli değil. Neredeyse seçim yapılacak, oturup kalkıp toplantı yapıyorsunuz. Her toplantıda saatlerce konuşuyorsunuz. Ne konuşuyorsunuz ne karar aldınız o bile belli değil. Her toplantıda yaptığınız, bir sonraki toplantının hangi tarihte, kimin ev sahipliğinde olacağı kararı. Bravo size. Bunu bari becerebiliyorsunuz. Sahi sizin derdiniz ne? Ortak bir muhtar adayı çıkarıp seçimi kazanma düşünceniz falan var mı? Doğru söyle bana.

—Oğlum, doğrusunu söylemem gerekirse, kazanmaya ramak kaldı. Zira bu rüzgarın önünde kimse duramaz. Kedi olalı bir gün bu fareyi tutacağımı hiç düşünmemiştim. Bizi düşündüren de bu.

—Yanlış mı anladım? Sanırım siz kazanmak istemiyorsunuz.

—İyi bildin evlat. Tam da bu.

—O zaman niye seçime girdin şu ana kadar hep? Kazanmak için değilse, sevenlerine bu kadar ümit neyin nesi idi?

—Evet, çok istiyorum kazanmayı. Daha doğrusu istiyordum. Kazanamayacağımı bildiğim için pek iştahlı sarıldım bu seçimlere. Çünkü kaybedip keyfime bakıyordum. Ama bu seçim beni korkutuyor. Çünkü kazanmam demek sorumluluk demek, mahalleyi yönetmek demek. Yönetmek ise benim işim değil babam. Ben başkasını kazandırmak için yaratılmışım. Varsın mahalleyi o yönetsin. Ben de yıllardır bıkıp usanmadan yürüttüğüm ve yenile yenile güreşe doyamadığım müzmin muhalifliğimi yapayım. Bu konuda daha tecrübeliyim. Bu yaştan sonra sorumluluk almak istemem. Hem muhalefet de en azından iktidar kadar kutsal bir görevdir.

—Anladım. O zaman siz tüm bu anlaşılmaz pot ve gafları mahalle şaşıp dönüp bize oy vermesin diye yapıyorsunuz. Bu nafile turlar da bunun için.

—Aynen bu evlat.

—Milletin umuduyla oynuyorsunuz yani dalga geçiyorsunuz. Ne diyeyim, Allah sizi bildiği gibi yapsın.

Bazı Yerlerin Sahibi Yok mu?

Türkiye'nin yedi bölgesinin her birinin diğerlerine göre bölgesel eksi ve artıları var. Her biri görülmeye ve yaşanmaya değer.

Bu yazımda bazı bölgelerin diğerlerine göre ön plana çıkan bazı yönlerine değinmek istiyorum.

Gördüğüm kadarıyla Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu insanı birbirine daha tutkun ve birbirlerini koruyup kollamaktadır. Yani buralar hemşericilikte diğer bölgelere göre daha öne çıkmaktadır.

Bu bölgelerden bir üst düzey yetkili çıksa, elinin ulaştığı her yere hemşerilerini yerleştirdiğini görüyoruz. (Bu tür hemşericiliği tasvip etmediğimi, bir yere ehil ise kişinin bölge gözetilmeden oraya atanması gerektiğini savunurum.)

Doğu ve Güneydoğu bölgeleri bir yerlere hemşeri yerleştirmede hükümetlere göre zaman zaman geri plana düşse de Karadenizlilerin hemşericiliği her hükümet zamanında hız kesmeden devam ediyor. Bugün bazı kurum ve mesleklere atananların çoğunluğunun bu bölgeden olduğu gözlerden kaçmıyor. Dışarıdan görüntü bu şekilde olsa da kendi içinde Karadeniz’in illeri arasında dahi hemşericilik yapıldığını şu anekdot daha iyi açıklar. Bu anekdotu uzun yıllar Konya’da üst düzey yönetici olarak görev yapan hala da yapmaya devam eden Trabzon doğumlu bir yönetici, 2014 yılında çok kişinin olduğu bir toplantıda anlattı: “Rize’de bir il müdürlüğüne atandım. 45 gün boyunca herkes hayırlı olsun ziyaretine geldi. İlin bir il başkanı ziyaretime gelmedi. Başkanı bir açılışta gördüm. Kendisine “Başkanım, ziyaretime gelmediniz. Bir sorun mu var” dedim. Bana ‘Gelmem müdür. Seninle de işim ve sorunum yok. Sen bize rağmen geldin ve buradan gideceksin. Çünkü buraya biz başkasını düşünüyoruz. Onu getireceğiz’ dedi. Dediği gibi de oldu. Ben gerisin geriye Konya’ya geldim. Rize İl müdürlüğüne de başkanın istediği atandı” dedi. Bu anekdot da Trabzon-Rize hemşericilik çekişmesine bir örnektir. Rizelilerin barındırmadığı Trabzonlu bürokrat, üst düzey yönetici olarak yıllardır Konya’da görev yapıyor. Bence görevini yaptıktan sonra görev yapmasında bir sakınca yok. Hatta insanın kendi il ve bölgesi dışında çalışmasını daha verimli görürüm.

Yine bu bölgelerden vekil olanlar memleketlerinin sorunlarını ilgilisine ulaştırıyor ve Meclis gündemine getiriyor. Bir mağduriyet varsa, üzerine üzerine gidiyor.

Kendi seçim bölgesinde bir üst düzey görevli problemse, onu oradan aldırıncaya kadar çalmadık kapı bırakmazlar ve sonuca giderler.  Yani bölgelerine sahip çıkıyorlar ve buraların sahibi var. İsteyen istediği gibi buralarda cirit atamaz.

Saydığım bölgelerin dışındaki diğer bölgelerimiz nasıl bilmiyorum ama dikkatimi çeken bir bölge var. Burası İç Anadolu bölgesi. Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu bölgelerine göre İç Anadolu bölgesinin özellikle Konya’nın sahibi yok. Üst düzey yönetici veya temsil makamında olan birileri,  bu ilin ilçelerinde herkesi bezdirecek şekilde bir davranış içerisine girebiliyor. Hoşnutsuzluktan herkes muzdarip. Ama ne STK’den ne parti temsilcilerinden ne vekillerinden tık yok. Hele vekiller bu ilçedeki bu sıkıntının menşei nedir diye bir araştırma yapma yoluna bile gitmiyor. Koca ilçeyi ve vatandaşı üst düzey bürokratların önüne atarak alın ne yaparsanız yapın deniyor. Böyle denmiyorsa da görüntü bu yönde. Bahsetmeye çalıştığım bu konuya dair bir anekdota yer vereceğim. Yine Konya’da görev yapan bir üst düzey görevli anlattı bunu. Doğu menşeli imiş kendisi. Yıllardır Konya’da görev yaptığı için ilçeleriyle birlikte Konya’yı çok iyi biliyor. “Buralarda vatandaş başkasının eline bırakılmış. Gelen de istediği şekilde borusunu öttürüyor. Ben Doğuluyum. Gelsin de sizin buralarda bu yapılanları bizim oralarda yapmaya kalksınlar. Vallahi, öttürürler.” dedi. Öttürürler sözünü de birkaç defa tekrarladı.

Burada iki anekdota yer verdim. Gerçekten Karadeniz’in, Doğu Anadolu’nun, Güneydoğu Anadolu’nun sahibi ya da sahipleri var da İç Anadolu’nun,  özelde Konya’nın sahibi yok mu? Buralara gelenler istediği şekilde borularını öttürebiliyor mu?