15 Haziran 2022 Çarşamba

Çocuğunuz Yazın Ne Yapacak? *

İlk, orta ve lise öğrencileri uzun bir yaz tatiline hazırlanıyor. Çocuklar oh be okul bitiyor, uzun bir tatil beni bekliyor diye sevine dursun. Anne ve babalar şimdiden çocuğuna yer ve iş arayışına girdi. Çoğu da çocuğu için yerini ayarladı bile.

Aile yapısına göre ve bölgeler arasında değişiklik göstermekle beraber genelde aileler, çocuğum yazı boş geçirmesin istiyor. Bunun için kimi Kur’an öğrensin diye Diyanet’e bağlı kurslara kimi vakıf ve cemaat kurslarına yazdırıyor. Kimi de yüzme başta olmak üzere diğer sportif faaliyetlere yazdırıyor. LGS veya YKS’ye hazırlanmak için etüt merkezlerine ve kurs merkezlerine yazdırılanlar da var. Pek azı da biraz zanaat öğrensin diye sanayiye veriliyor. Bir kısmı da açılsın, biraz görgü öğrensin diye bir esnafın yanında getir götür işlerine veya tezgahtarlık gibi işlerde değerlendiriliyor. Kimi de hiçbir yere gitmeyip şu sokak senin, bu sokak benim diyerek üç beş arkadaş mahalleyi arşınlıyor. Özellikle yazı evinde geçiren çocuklarla annelerin pek anlaşabildiğini düşünmüyorum. Çocuk her eve geldiğinde anneden; hep geziyorsun, hiçbir iş yapmıyorsun, derslerine bakmıyorsun, kitap okumuyorsun gibi lafları aşağı yukarı her gün işitir.

Anne babalar yazı değerlendirsin diye her ne yapıyorlarsa çocuğunun iyiliği için yapıyorlar. Bunda şüphe yok. Çocuk kendilerinin. Her neye karar verirlerse kendileri bilir. Çocuk da tüm bir yaz dönemini başıboş geçirmesin. Dozajını ayarlamak suretiyle vaktini bir şeylerle değerlendirsin. Yalnız tüm bunları yaparken çocuğun psikolojisini göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. İzninizle bu konuda yazmak isterim.

Eğitim ve öğretimi beğenelim veya beğenmeyelim, çocuğumuz 8-9 ay boyunca her gün okula gitti geldi. Akşam eve gelince zaman zaman ödevini yaptı, okul sınavlarına çalıştı. Okul derslerini değerlendirdi veya değerlendirmedi. Bilelim ki sabahtan akşama sınıf ortamında ders dinlemek zihin yorgunluğuna sebebiyet verir. Bu zihnin yeni bilgi alması için boşalması gerekiyor. Bunun yolu da tatil ve istirahattir. Yani çocuğunuzun iyi bir dinlenmeye ihtiyacı vardır. Okullarımızda zaten eğitim yapılmıyor, yapılan da öğretimden ibaret. Bunu da çok iyi yapamıyoruz. Eğitim ve öğretim sezonunda bilgi, yazın bilgi, dolu beynin üzerine bilgi yüklemek gibidir. Nasıl ki tok insan, tokluğun üzerine yediği zaman yediğinden içtiğinden haz almıyorsa dolu beyin de bilgi almada zorlanır. Çünkü boş ya da boşalan beyin de aç mide gibidir. Bırakalım çocuğumuz gezerek, dolaşarak, sportif faaliyetlere giderek zihnini biraz boşaltsın. Hele ilkokul ve ortaokulun ilk iki sınıf seviyesi çocuklar için oyun dönemidir. Bu yaştaki çocukların bilgiden ziyade oyun oynamaya ihtiyacı vardır. Çocuk oyunla büyüsün, oyuna doysun. Gerekli ve gereksiz bilgilerle çocuklarımıza küçük yaşta iken gücünün üzerinde yük yüklemeyelim. Bugünün dünyasının en büyük eksiği bilgi değildir. Aynı zamanda bilgiye ulaşım eskisi gibi zor da değildir. Çocuk ne zaman ihtiyaç hissederse bilgi eksikliğini giderir.

Küçük yaştaki çocuklara özellikle anasınıfı, ilkokul ve ortaokul seviyesindeki çocuklara bu yaş seviyelerinde verilebilecek en güzel sorumluluk davranış olmalıdır. Onlara bu yaşta iken akranlarıyla birlikte yaşamayı, paylaşmayı, çevreyi kirletmemeyi, çevreye ve eşyalara zarar vermemeyi, arkadaşlarıyla iyi geçinmeyi, nazik konuşmayı, görgü kurallarını vs. bilincini aşılamak lazım. Ağaç yaş iken eğilir sözü de bunu açıklıyor. Lütfen öğrenime verdiğimiz önemin daha fazlasını davranışa verelim.

*17/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Nasıl Anmam Anamı Şimdi *

Halen kaldığım evde oda çok. O odadan bu odaya girip çıkıyorum. Kah terastayım kah oturma odasında kah mutfakta, üç katın arasında dolaşıp duruyorum. Aşağıya inmişim, üçüncü katta bir şey unutmuşum, çık yukarı. Yukarı çıkmışım, aşağıda bir şeyim kalmıştır, in aşağı. Bol merdivenli bir ev anlayacağınız. Bir ara kaç basamak var diye saymıştım. Sayısını unuttum. İki yıldır bilfiil günübirlik yürüyen benim için inip çıkmak zor gelmiyor. Bir nevi antrenman oluyor. 

Uzağı gösteren bir de gözlüğüm var. Bir zamanlar sabah kalkar kalkmaz gözümde idi. Onsuz bir yere çıkmazdım. Yaş 45’i bulduğundan itibaren uzak gözlüğe pek ihtiyaç duymuyorum. Sadece dışarı çıkacağımda ve uzağa bakacağımda lazım oluyor. Yakın gözlüğü lazım ama uzak için kullandığım gözlüğü çıkarınca kitabımı okuyabiliyor, telefonuma bakabiliyorum. Bundandır ki bir yere oturup göze ihtiyaç duyan bir işle meşgul olduğumda ilk işim, gözümdeki gözlüğü çıkarmak oluyor. Önceleri saçlar varken başımın üstüne yerleştirirdim gözlüğü. Saçların kısalması ve dökülmesiyle birlikte kafada gözlük durmaz oldu. Sağıma, soluma, önüme, arkama, masaya vs. yerlere rastgele koyuyorum. Bir yerde oturup kalmıyorum. Lavabo, mutfak, oturma odası, yatak odası dolaşıyorum.

Ardından dışarı çıkmam gerektiğinde elimi gözüme bir atıyorum. Gözlük yok. Benim işim bundan sonra başlıyor. Tüm girip çıktığım yerleri bir hızla kontrol ediyorum. Baktığım yere bir daha bakıyorum. Yok bir yerde. Uçup gitmiş sanki. Eskiden böyle miydi halbuki. Neyi nereye koyduğumu bilir, hiç aramadan koyduğum yerden alırdım. Bazen de nereye koyduğumu, gittiğim ve oturduğum yeri zihnimden geçirerek bulurdum. Yaşın ilerlemesinden midir, şimdi gözlük arıyorum durmadan. Bazen de gözümde gözlük varken gözlüğü aradığımda olur.

Gözlük aramama birkaç defa annem de şahit oldu. Ne aran kuzum dedi. Gözlüğümü arıyorum dedim. Nereden söylediysem, oğlum sende tansiyon var da ondan aran dedi. Ne tansiyonu ana? Yapma Allah aşkına. Tansiyon kim, ben kim. Kan vereceğimde tansiyonumu ölçerler, hep 12-8 çıkar. Yani tam kıvamında tansiyonum dedim. Ben dedim ama anam durur mu, ne zaman bir şeyler arandığımı hissetsin. Lafı yapıştırdı, sende tansiyon var diye. Oymuş, bir daha gözlük aradığımı belli etmemeye çalıştım. Yeter ki odasına girmiş olayım. Ne aran diyor ama söyler miyim? Yok, bir şey diyorum.

Gel zaman git zaman, sabah baş ağrısı ile uyanmaya başladım. Elimi yüzümü bir güzel soğuk su ile ovuyor, başımı ıslatıyorum. Nedense eski tedavi yöntemlerim baş ağrısını gidermeye yetmedi. Ağrı kesici ile işim olmaz zaten. Duş aldım, gezip dolaştım, yürüyüşümü yaptım, yine olmadı. Şimdi geçer, az sonra geçer derken çoğu zaman akşamı yaptım baş ağrısı ile. Ağrının yanında kafamda bir yük taşıyor gibiyim. Gözlerim kararıyor, eskisi gibi net göremiyorum.

Sonunda acaba bende tansiyon olabilir mi, gidip bir ölçtüreyim dedim. 15-9 çıktı. Bir hafta bir ölçelim dendi. Her gün ölçtürüyorum: 14-9, 13-9, 14-9 şeklinde bir sonuç çıkıyor. Dört gündür bu aralıklarda gezindiğine göre belli ki geçici ve aniden yükselen bir tansiyon değil bendeki tansiyon. Öyle zannediyorum, bu hastalık kalıcı olacak.

Bu durumu hanımla paylaştım. Çocuklara söyleyeyim mi dedi. Hayır dememe rağmen bu bilgi çocuklara yetiştirilmiş. Baba, tansiyon var da niye söylemedin diyecek gibi oldular, bir hafta ölçüm sonucunda bir hastaneye gidelim dediler. Bakarız dedim ama ardından oğlum, babaanneniz 90’ına merdiven dayamış, ilkokul yüzü görmemiş, okur yazarlığı bile yok. Siz ise okudunuz, bu işin öğrenimini gördünüz. Sizin farkına varmadığınız tansiyonumu anam bildi dedim, gülüştük.

Hasılı dostlar, bir tansiyon hastasıyım. Bu hastalık ise strese gelmezmiş, maazallah tansiyonu fırlatırmış. Sizden istediğim, tansiyonumu yükseltecek moral bozucu şeylerden uzak durmanız.

*25/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

12 Haziran 2022 Pazar

Kiralık Katil mi, Kiralık Akıl mı? *

Çocukluğumuz ve gençliğimiz Yeşilçam’da çevrilen Türk filmlerini seyretmekle geçti. İzlediğimiz filmlerin başrolünde yer alan oyuncular ve filmlerin isimleri farklı olsa da konuları genelde birbirinin kopyası şeklinde idi. Ağırlıklı olarak ya kan davası ya aşk konusu ya tecavüz sahneleri ya da parasızlık ve geçim derdi vs. konusu işlenirdi.

Fazla olmamakla beraber bazı Türk filmlerinde de kiralık katile yer verilirdi. Kiralık katil için kötüler başroldeki oyuncuyu seçerler. Çünkü hem işini temiz yapar, gözü pek biridir hem de mecburdur kiralık katil olmaya. Zira oğlu, kızı veya hanımı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır. Tedavisi ülkede yapılamadığı için yurtdışına gitmesi gerekir. Bunun için de çok para gerekir. Katil olmaya zorlamak için bazen de çocuğu kaçırılır. Başroldeki oyuncu kiralık katil olma teklifini duyar duymaz beyninden vurulmuşa döner. Teklifi reddettiği gibi kapıyı pencereyi yumruklar, gelenleri kapı dışarı eder. Oyuncumuz eşinden, dostundan, çevreden borç para ister ama bulamaz. Sonunda naçar kalır, kiralık katil olma teklifini kabul eder.

Başroldeki oyuncu işi beklendiği gibi bitirir. Önerilen parayı alır. Çoluk çocuğunu tedaviye gönderir. Bu tedavi de işe yaramaz. Çünkü çocuk ölmüştür. Kendisi de içeri girer. Ya aftan yararlanır çıkar ya da cezasını çeker çıkar. Cezasını çekse de tövbekar olsa da herkes onu katil bilir, kimse iş vermez, aşık olduğu kız kiralık katil olduğunu öğrenince yüzünü çevirir. Bazen de vadedilen para verilmeyince ve sözler tutulmayınca hapis sonrası oyuncumuz elini kana bulayanlara döndürür tüm okları. Film genelde bu minval üzere devam eder.

Kiralık katillik başta başrol oyuncu olmak üzere toplum tarafından tasvip edilmez. Buna rağmen bu fiil işlenmiştir. Çünkü oyuncu maddi sıkıntıdan veya başka sebeplerden dolayı buna mecbur kalmıştır. Oyuncumuz her ne kadar katil olmaya mecbur kalsa da burada sorgulanması gereken, kişinin aklını kullanmadığıdır. Ama bir hakkı teslim edelim, kiralık katil de olsa bu eylemi yaptıktan sonra pişmanlık duyar, uykudan kabus görerek uyanır ve vicdanını rahatlatmak için öldürdüğü kişinin ailesine yardım etmeyi, onları koruyup kollamayı kendine vazife bilir... Gel gör ki son pişmanlık fayda vermez. Zira olan olmuştur. Ama şu var ki hayatının geri kalan kısmını zevksiz ve tatsız geçirir, pek huzur bulmaz. 

Aklını kullanmayanlar sadece kiralık katil olanlar mıdır? Keşke bununla sınırlı kalsaydı. Piyasada öyle aklını kullanmayanlar vardır ki say say bitmez. Adına parti disiplini derler. Vekili de belediye başkanı da içine sinse de sinmese de siyasi parti liderinin dediğini yerine getirir. Meclis buna en güzel örnektir. İçeriğini bilmese bile vekil grup başkan vekilinin tavrına göre hareket eder. O parmak kaldırırsa kaldırır, karşı çıkarsa karşı çıkar. Aynı şekilde bir cemaat veya tarikata bağlı biri de cemaat liderinin her yaptığını, her söylediğini hikmet olarak görür. Yine toplumda çokları, siyasi ve dini bir konuda veya sosyal bir konuda nasıl tavır alınacağını sevip saydığı siyasi lidere göre belirler. Olay ilk vuku bulduğunda; gözü kulağı, sevip saydığının ne söyleyeceğindedir. Çünkü onun için tek doğru onun söylediğidir. Hatta bazıları bir olayın ardından bir görüş belirtse bile liderinin tavrına göre görüşünü yeniler. O ne dediyse doğru odur, yanlış da odur. Kimilerine göre doğru ve yanlışın ne olduğu, sözü kimin söylediği ile orantılıdır. Sevdiği söylediyse yanlış da olsa doğrudur. Nefret ettiği söylediyse, doğru da olsa yanlıştır. 

Kiralık katil ile aklını kiraya verenlerin ortak noktası her ikisinin de aklını kullanmaması. Farkları ise;

Kiralık katil aklını kullandırdığını biliyor, diğerleri ise gönüllü oldukları için aklını kullandırdığını bilmiyor. 

Kiralık katil bundan dolayı pişmanlık duyuyor ve üzülüyor. Diğerleri ise hayatlarından memnun. Hatta dört köşeler. Niye böyle olmasınlar? Nasılsa düşünme, analiz, kafa yorma, acaba gibi dertleri yok. 

Kiralık katil bu duruma mecburiyetten girmiş. Diğerleri ise gönüllü fedai. Bu fedailik sayesinde aidiyet duyguları tavan yapıyor ve bu sayede kişilik kazanmış oluyorlar. Başkasının aklıyla hareket ediyorsun desen bunu kabul etmezler. Bu benim görüşüm derler. 

Kiralık katil bedel öder. Diğerleri ise bedel ödemezler. Bedeli tüm millete ödetirler...

*22/10/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.