13 Aralık 2021 Pazartesi

Mağdurun Söz Söyleme Hakkı Var *

Bir zaman bir kurban bayramını memleketimde geçirmek istedim. Bayram namazını yolda bir camide kılıp namaz sonrası topluca yenen aile yemeğine katılmak niyetim. 

Antalya Çevre yoluna çıkıp oradan Karaman Yoluna geçeceğim. Bu yol tenha olur çoğunlukla. Bir de ne göreyim, Çevre yoluna iki gidiş, bir geliş olan bu kavşakta km.lerce uzanan bir araç kuyruğu var. Nere gidiyor, bu saatte bu araçlar derken gecikmeli de olsa jeton düştü. Belli ki ileride çardaklar var. Vatandaş sabahtan kurbanını kestireyim diye erkenden yola düşmüş. Ne yapayım ne edeyim derken baktım, bazı gözü açıklar karşıdan gelen araçların şeridi boş olduğu için o şeride geçiyor. Benim bu gözü açıklardan neyim eksik, hayatımda bir gözü açıklık da ben yapayım deyip peşlerine ben de takıldım.

Bu durum pek içime sinmese de içim içime sığmadı. Çünkü kedi olalı bir fare tutacaktım. Ben ters şeritten erkenden geçip giderken sağımda upuzun uzanmış araçlar ne kadar bekleyecekti, kim bilir? Az sonra korna sesleriyle irkildim. Ne oluyor demeden, ışığından kalkıp gelen arabalar ters yola dizilmiş araçlar yüzünden yollarına devam edemedikleri için korna üstüne korna basıyor. Önümdekiler, tepki gösterilmesine rağmen sağdaki araçların arasına güç bela girdiler. Bir tepki de ben çekmeyeyim diye sağa girmeye kalkışmadım. Ters yolda sap gibi ortada bir ben kaldım.

Karşıdan gelen araç önüme kadar geldi. Aracından indi. “Bu yaptığın iş mi, ben işime nasıl gideceğim, zaten geciktim” şeklinde epey bir laf saymaya başladı bana. Aracımda yalnız değildim. Üç tane delikanlı vardı. Adam ise yapayalnızdı. Adamın sayıp dökmesine benim çocuklar araçtan inip tepki göstermek istediler. Onlara, “Hiç sesinizi çıkarmayın. Araçtan da inmeyin. Zira ters yola giren biziz ve suçluyuz. Adam ne derse yutacağız. Zira hak ettik. Çünkü adamı mağdur eden biziz. Mağdurun ise söz söyleme hakkı var” dedim. Sonunda sağ tarafımdan yol verdiler de aralarına girdim, yol açıldı.

Yıllar önce başımdan geçen bu anekdotu anlatmamın sebebi “Mağdurun söz söyleme hakkı var” sözüdür. Gerçekten bir konuda biri mağdur ise onu mağdur eden de birileri vardır.  Mağdur eden taraf ise mağdurun mağduriyetten mütevellit sayıp dökeceklerine hazır olmalıdır. Bu söz üzerine biraz durmak istiyorum. Zira insanımızın mağduriyeti say say bitmez. Mağdurun mağduriyetinden dolayı söz söyleme, dertlenme, serzenişte bulunma, tepki gösterme, kızıp bağırma hakkı olmasına rağmen çoğu zaman mağdurun söyleyeceğini ağzına tıkar, üste çıkmaya çalışarak ikinci bir mağduriyet daha oluşturuyoruz. Yanlış bu yaptığımız. Bırakalım da mağdur içini boşaltsın ve deşarj olsun. Çünkü içini boşaltan rahatlar. Aynı zamanda konuşarak içini döken insandan da zarar gelmez. Üzerine bir de özür dilenirse mağdur daha ileriye gitmez ve susar. Hatta olayın ardından kişiler arasında dostluklar bile oluşabiliyor. Mağdurun ağzına lafı tıkamak, üste çıkmaya çalışmak, gerekçe ve bahane üretmek, suçu kabul etmemek, ortamın daha da gerilmesine ve işin uzamasına sebebiyet verir ve iş kavgaya da dönüşebilir. Maalesef bu konuda iyi bir sınav vermiyoruz.

Gelelim günümüze. Malumunuz bugünlerde vatandaş enflasyon ve hayat pahalılığını iliklerine kadar hissediyor. Dövizin ateşi bir türlü sönmüyor. Tepeden tırnağa her ürüne zam geldi hala gelmeye devam ediyor. Vatandaşın alım gücü her geçen gün zora giriyor. Yeni gelen zammın sıcaklığı geçmeden yeni zam geliyor. İnsanımız alışveriş yapmaya korkar oldu. Durum bu iken herkes yaşanan bu durumu dile getiremiyor. Kim hayat pahalılığından dert yanmaya kalksa, şu ürüne ne kadar zam gelmiş dese, birileri üzerine vazifeymiş gibi mevcut duruma gerekçeler üretmeye başlıyor. Nankörlük yapmayın, yapılan onca iyi şeyler var, bunları unutmayın diyerek piyasadan şikayet edenin ağzına lafı tıkıyor. Avrupa’da da böyle, onlar bizden daha zor durumda diyor. Dış güçler, fırsatçılar vs. diyerek suçu başkasına atıyor. Mevcut durum balçıkla sıvanamayacak kadar ayan beyan iken bu kadar savunmacılık, bu kadar alınganlık niye gerçekten çok anlamış değilim. Bırakalım da alım gücü iyice zayıflayan vatandaş yaşadığı haleti ruhiyesini konuşarak dile getirsin. Ha mevcut durumdan şikayet edince piyasa düzelecek mi? Hayır ama en azından içini döküp rahatlamış olur. İnanın, yağmur yağmıyor, kış kurak geçiyor desen, eskiden de yağmazdı, sadece bu hükümet zamanında değil deniyor. Pes doğrusu…

*17/01/2022 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

12 Aralık 2021 Pazar

“…Çok Ekmek Yedik” *

94 ekonomik krizi öncesi idi. Bugünlerdeki gibi fiyatlar uçmuştu. Bir televizyon almak istiyordum. Alabilirsem ilk defa bir televizyonum olacaktı. Kaç esnafa vardıysam, kimse önünü göremediği için para bir tarafa televizyon bir tarafa dedi. Tanış olduğum bir esnaf ise dört taksit yapayım dedi. Dünden razıydım buna. Zira aldığım ücretin tamamını versem bir televizyon etmezdi. 

Sıra geldi televizyon beğenmeye. Gerçi elinde fazla da çeşit yoktu. Varsa da fiyatları daha pahalı idi. Alacağım markanın o modelini, Türkiye'nin meşhur markası ilk defa piyasaya sürmüştü. Ekranlarda "Bir dünya markası" şeklinde bol bol reklamı yapılıyordu. Teleteksi de vardı üstelik. 55 ekran bu televizyonun kulaklıkları içine monte edilmemişti. Kulağa benzer şekilde televizyonun sağına ve soluna takılıp çıkarılabiliyordu. Bir arkadaş, kulaklığın bu şekilde takılıp çıkarılması çok iyi düşünülmüş. Evde istediğin yere bu ses hoparlörlerini uzatırsın dedi. Taksitli de olsa ödeyebilir miyim demeden televizyonu aldım ve peşinatı vererek önüme konan üç senede imzamı attım.

“Bir dünya markası” olan bu televizyondan hiç randıman alamadım. Kumandasına pil dayandıramadım. Bir-iki haftada bir pilini değiştiriyordum. Pil de bildiğimiz kalem pillerden değil, köşeli pillerden idi. Bu da pahalı idi. Servisine bu durumu birkaç defa dile getirince şu kumandayı öneririm dedi. Orijinal kumandayı atarak önerilen kumandayı aldım. Kumandadan geçtim. Sürekli arıza üzerine arıza verdi. Televizyon açıkken ara ara kulakları patlatırcasına garip sesler çıkıyordu. Bu halde iken kumanda da görev yapmıyordu. Ayağa kalkıp düğmesinden kapatıp yeniden açman gerekiyordu. Garantisi bitmeden birkaç defa servisine götürdüm. Televizyon birkaç gün serviste kaldı her defasında. Usta, bir arıza görmedim deyip her defasında televizyonu geri verdi. Nedense bende arızaya geçen bu televizyon servise göre sağlam idi.

Böyle böyle kullandım bu televizyonu. Nihayet garantisi bittikten sonra yine aynı arıza ve yine servis. Arıza tespit edilememesine rağmen şunu değiştirdim, bu kadar para, bunu değiştirdim, şu kadar para dendi her defasında. Nizip, Kahta, Adana ve Konya’yı dolaştı benimle beraber. Artık servisi de bıraktım, gördüğüm tamirciye götürdüm. Kucağımda getirdiğim bu televizyonu gören her tamircinin yüzü güldü. Çünkü her biri bir parçasını değiştirdi ve hiçbiri para almadan beni eve göndermedi. Hasılı, dış ekranı ve heyula gibi kulaklıklarının dışında televizyonun iç parçasından değişmeyen kalmadı ve halen bu televizyon bende. Sonunda yeni bir televizyon aldım ama bu emektar televizyonu kullanmasam da belki lazım olur diye saklıyorum dünya kadar tamir parçası ödediğim bu “dünya markasını”.

Yeni ve geniş bir eve çıktım. Evin üst katına koydum bu televizyonu. Evde kalabalık etmesin diye tamirciye bu televizyondan bahsettim. Alır mısın bu televizyonu. Birine satarsın dedim. Tamirci, “Biz tamirciler o markanın o serisinden çok ekmek yedik. İşe yaramaz ve kimse de almaz” dedi. Halen evde duruyor.

Bahsettiğim bu televizyon markası, iki farklı ismiyle Türkiye’nin her yerinde çok satılan ve meşhur bir marka. Aşağı yukarı her evde bu firmanın ürünü var. Firma, sürdüğü bu serinin akıbetini ve genle şikayetleri bilmesine rağmen bu seriyi geri çekeyim demedi. Başka ülkede olsaydı, inanın aynı anda bu seri geri çekilir, müşteriye paraları geri iade edilir ve özür dilenirdi. Çünkü ciddi bir firmadan da bu beklenirdi.

94 yılında aldığım ve randıman alamadığım bu televizyonla ilgili beni yazı yazmaya iten, tamircinin “Biz bundan çok ekmek yedik” demesiydi. Bir şeylerden ekmek yiyen sadece televizyon tamircileri mi? Bu sözden hareketle sadede gelirsek, yazımı uzatmadan bu tiplerden de kısaca bahsetmek isterim. Zira yazımın ana fikri de bunun üzerinedir. Özellikle siyasilerimiz şu değer ve alanları kullanarak siyaset yapar ve bunlar üzerinden ekmek yer. Alan bitek olunca hep geçer akçe olmuştur. Yiyip yiyip bitiremediler. Kimi dini, dini değerleri ve toplumun değer yargıları üzerinden siyaset yapar. Bol bol ayet-hadis okur ve dini kullanır. Kimi Atatürk’ü kullanarak emellerine alet eder ve Atatürk’ten ekmek yer. Kimi de 38-50 arasındaki Türkiye yönetimini sürekli dile getirerek ben gidersem, onlar gelir demek suretiyle halka aba altından sopa gösterir ve yerini garanti altına alır vs.

Hülasa, bir şey üzerinden ekmek yiyenlerin en masumu, emeklerinin karşılığını alan televizyon tamircileridir. Esas ayıbı yapan, Türkiye insanının kanını emen ciddi görünümlü firması, dini ve Atatürk’ü emellerine alet ederek ekmek yiyenlerdir. Çünkü din ve Atatürk’ten ekmek yemek tehlikelidir. Dini referans kabul edenlerin, özü ve sözü bir değil ise bundan en büyük zararı din, aynı şekilde Atatürk’ü ağızlarından düşürmeyenlerin özü ve sözü bir değil ise bundan da en büyük zararı Atatürk görür.

*29/12/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

10 Aralık 2021 Cuma

Tarihi Dizilerimiz *

Televizyonlarda gösterime giren dizilerle aram pek yok. Geçmişte takip ettiğim birkaç dizi oldu. Dizi final yapıncaya kadar izlemeye devam ettim. Akşam 8 sularında özetiyle başlayan diziler aşağı yukarı 00.00’a kadar sürüyor. Dizi başlayınca kolay kolay reklam verilmiyor. Reklam verildi mi de diziye geçilmiyor. O kadar reklam aldığına göre öyle zannediyorum, dizilerin izleyici kitlesi epey var. Baktım ki dizi bağımlılık yapıyor. Tüm gecemi yok ediyor. Bir daha mı dedim ve dizi izlemeye tövbe ettim. Misafirim geldiğinde ya da misafirliğe gittiğimde muhatabım dizi bağımlısı ise onlar izlerken o değilden mecburen biraz izlediğim olur. Dizinin evveliyatını bilmeyince böyle dizileri izlemek benim için Çin işkencesi oluyor ama yapılacak bir şey yok.

Son yıllarda herhangi bir dizi izleyicisi olmasam da ne tür dizilerin gösterimde olduğundan haberdarım. Dizilerin içeriğine bakınca son yıllarda genellikle tarihi diziler revaçta. Gösterime giren bir dizi birkaç yıl sürüyor. Ardından finali yapılır yapılmaz yeni sezonda bir başka tarihi diziye geçiliyor. Geçmişimizden bahseden bu tür diziler izleyiciyi ekrana çekiyor olmalı ki bu tür dizilere geçildi. Köklü ve geniş bir tarihimiz olduğuna göre senarist ve yapımcılar tarihi dizilerden epey ekmek yiyeceğe benziyor.

Dizilere, özellikle tarihi dizilere karşı mıyım? Değilim. Dizi olsun, her türlü konu da dizi konusu edinilsin. Zira insanımızın hoşça vakit geçirmeye ve bazı konularda bilgilenmeye ihtiyacı var. Yalnız dizilere bir standart getirilmesinde fayda var hem zaman hem de içerik yönünden. Çünkü diziler özetiyle birlikte izleyicinin tüm gecesini alıyor. Pekala diziler özetiyle birlikte 1,5 saat ile sınırlandırılabilir. Yine dizilerin kaç bölüm olacağı, dizi ekranlara verilmeden belli olması iyi olur. Çünkü yıllarca süren diziler var. Yeter ki izleyici bulabilsinler. Bitmeyen hikaye gibi dizi sündürülüyor da sündürülüyor. Sanki konu sıkıntısı çekiliyormuş gibi aynı sahneler tekrar ediliyor. Yine dizilerimiz ağır çekim gibi. Bir yarım saate sığdırılması gereken bölümler birkaç haftaya yayılabiliyor. Zamanında izlemeye başlayan izleyici de tüm bunlardan sıkılmasına rağmen bağımlılık yaptığı için izlemeye devam ediyor.

Dizilerin içeriklerine gelince, sosyal hayatta dizi ve sinemaya uyarlanması gereken çok geniş bir alan olmasına rağmen televizyonlarda oynatılan diziler, konusu yönünden birbirinin kötü bir kopyası mesabesinde. Çünkü tüm diziler birkaç konu etrafında dönüp duruyor. Aslında her dizide farklı konular işlense, daha sürükleyici olur ve fazla izleyiciyi ekrana çekmiş olur.

Son yılların parlayan yıldızı tarihi dizilere gelince, bu diziler içerik yönünden neredeyse tüm diğer dizileri geride bıraktı. Görünen o ki bir müddet daha devam edeceğe benziyor. Elbette tarihi diziler olsun ama tümden tarihe yönelmeyi abartılı buluyorum. Fazla izleyici bulduğundan mıdır yoksa birileri özellikle tarihi dizilere yer verilsin mi istiyor, bundan emin değilim. Sebep her ne ise tarihi dizilerin de aynı içerikli aşk film ve dizileri gibi cılkını çıkarmamak lazım diye düşünüyorum. Tamam, tarihi diziler gururumuzu okşuyor olabilir, bize farklı dünyalar yaşatabilir, tarihimiz ve tarihi şahsiyetler hakkında bizi bilgilendirebilir. Böyle dizilerle geçmişten ibret almamız istenebilir. Ki olması da lazım. Çünkü tarih ibret almak, geçmiş hataları bir daha yapmamak ve geçmişten güç alarak ayaklarımızı daha sağlam yere basmak içindir. Bunun için tarihi olay ve kişilerin herhangi bir fotoşopa tabi tutulmadan olduğu gibi aktarılması lazım ki bu tarih bize fayda sağlasın.

Gördüğüm kadarıyla tarihi dizilerimiz ibret alınsın, ayağımızı yere sağlam basalım diye değil de slogan, hamaset ve övgü üzerine yürüyor. Bence övgüden ziyade tarihimizden güç alarak günümüzde ne yapılabilir, tarihimiz geleceğe nasıl ışık tutabilir üzerine tarihi dizileri işlemek daha uygun geliyor. Zira hamaset, slogan ve övgünün bize geçici bir hazdan başka katkısı olamaz. Geçmişle yaşamayı bırakıp günümüze gelelim istiyorum.

*07/02/2022 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.