26 Eylül 2020 Cumartesi

Fiyatlar Normal Değil *

90 öncesinden 2002 yıllarına kadar bol enflasyonlu bir ekonomi hayatı yaşadık. Paramız bol sıfırlıydı. Hayat pahalılığı iliklerimize kadar işlemişti. Bugün aldığımız bir ürünü yarın aynı fiyata alamazdık. Bir ürünü bugün alan yarın alana göre daha kârlıydı. Bereketli ve hesaplı olsun diye toz şekeri çuvalla, deterjanı fazlaca alırdık. Bir beyaz eşya taksitine girmişsek o borç ödeninceye kadar ikinci bir beyaz eşya alamazdık. Bazı yerlerde kiralık evler Mark veya Dolarla verilir olmuştu. Alım gücü iyice düşen vatandaş ay sonunu güç bela getirirdi. Hatırladığım kadarıyla 94 ve 2001 yılında iki büyük devalüasyona maruz kaldık. Paramız iyice pul olmuştu. Devlet, personelinin maaşını ödemede zorlandı.

2002'den sonra enflasyonla mücadele çerçevesinde paramızdan 6 sıfır atıldı. 2007'de bir ekonomik kriz olsa da vatandaş bu krizden pek etkilenmedi. Zira bizi teğet geçti. Ülkede tek başına bir iktidarın olması, ülkeye çok miktarda sıcak paranın girmesi, hükümetin mali politikadan taviz vermemesi, enflasyonu düşürdüğü gibi fiyatlar yerinde saydı, hatta geriledi. Paramız değerlendi ve bereketlendi. Alım gücümüz arttı. Eskiden yılda bir beyaz eşya alabiliyorken tüm beyaz eşyaları bir defada alır olduk. 

Ekonomi düzeldi, artık önümüzü görebiliyoruz derken Gezi olayları, 17-25 Aralık süreci, 15 Temmuz kanlı darbe teşebbüsü, ABD ile yaşanan siyasi ve ekonomik gerilim, sıcak paranın kaçması, cari açığın iyice açılması, Irak-Suriye operasyonları, kısa aralıklarla seçimler ve referandumların yapılması, seçimlerde mali disiplinden ödün verilmesi gibi sebeplerin üzerine, salgından kaynaklanan olağanüstü durumun ortaya çıkması; bizi, unuttuğumuz enflasyonlu hayata yeniden döndürdü. Adeta 2000 öncesi dönemlere geri döndük.

Döviz karşısında paramızın erimeye devam ettiğini söylemeye gerek yok. Döviz insafa gelip nerede duracak diye gözümüzü dikmiş, bekleyip duruyoruz.

TÜİK verilerine göre 11,77 çıkan/çıkarılan enflasyon oranında ürünlere zam yapılmasına herkes, dünden razı. Gördüğüm kadarıyla piyasalar TÜİK verilerinden ziyade kendi bildiğini okuyor. Bu okuma canımızı okuyor. Zira tereklerdeki ürünlerin fiyatları almış başını gidiyor, adeta uçmuş. Görüntü, pandemi ortamının da tetiklemesiyle hayat pahalılığı yakın bir gelecekte makul bir yerde duracağa da benzemiyor. Ki salgın nedeniyle bazı sektörler halen ya kapalı ya da tam randımanlı çalışmıyor. Bu demektir ki uzun yıllar unuttuğumuz bu enflasyonlu hayatı, bundan sonra daha derinden hissedeceğiz ve sıkıntı çekeceğiz. Zaten yalancı baharlar hariç enflasyonla mücadele, bu ülkenin milli bir meselesi ve değişmez kaderidir. Her hükümet bunu kucağında bulur. Hükümetler enflasyonla mücadele etmek için bir dizi tedbir alır. Buna paralel olarak vatandaş da kemerleri sıkar.

Koronavirüs salgınının ekonomilere verdiği tahribatı sadece bizim ülkemiz değil, tüm ülkeler yaşıyor. Sanki bizim ülkemiz fazla etkileniyor gibi. Dünya küresel bir ekonomik krizle karşı karşıya. Adı konmamış bu krizin, Büyük Buhran adı verilen 1929 ekonomik krizinden daha ağır sonuçları olacak gibi görünüyor. Pandemi sonrası bizi ve dünyayı nasıl bir ekonomik hayat bekliyor? Burası da muamma…

Hasılı, sıkıntımız büyük. Allah kimseyi parayla, işiyle ve aşıyla imtihan etmesin, bugünümüzü aratmasın ve yarınlarımız daha iyi olsun, bu ekonomik sıkıntının altından kalkabilmeyi devletimize ve milletimize nasip etsin.

* 28/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

25 Eylül 2020 Cuma

Çocuklar İçin En Güvenli Yer *

Biz salgının artmaması ve çocuklarımızı salgından korumak amacıyla okulları ve üniversiteleri açmayalım. Mart ayından beri eğitim ve öğretim yuvalarını kapalı tutalım. Şu gün açacağız, bugün açacağız açıklamalarıyla okulların açılmasını sürekli öteleyelim. Tüm umutlarımızı bulunacak aşıya bağlayalım. Bir zamanlar ders çalışmalarının önünde en büyük engel gördüğümüz cep telefonu, tablet ve bilgisayarlardan çocukları uzak tutalım derken şimdilerde, çocukların öğrenimlerini yerine getirmek için uzaktan eğitime can simidi gibi sarılalım. Tüm bunlara rağmen salgın aldı başını gidiyor. Yaz döneminde bile hız kesmeyen virüs, benden bu kadar deyip çekip gitmedikçe biz bu olağanüstü hayatı yaşamaya devam edeceğiz görünüyor. 

Bu durumda ne yapılmalı/ydı? Bu soruya cevap vermeden önce iki anekdota yer vereceğim. Ardından konuyu bir yere bağlamaya çalışacağım.

22 Eylül Salı günü Sille’den yürüyerek gelirken bisiklet yolunu takip ettim. 12-14 yaş aralıklarında 8 çocuk, önümde önlü-arkalı yürüyorlar. Hızımı kesmeden yola inip önlerine geçtim. Geçerken çocuklara göz gezdirdim. Ne maske vardı ne de mesafe. Üstelik omuz omuza yürüyorlardı. İçlerinden bir tanesi “Dayı, yürüyüş mü yapıyorsun” diye seslendi. Evet, dedim. “Ben de seninle yürüyeceğim” dedi. Peşime takıldı. Sonra pes etti. “Amca, bir iki yüz lira versen ya!” dedi. Cevap vermeden geçip gittim. Üzüldüm çocukların durumuna. Bugün yarı şaka yarı ciddi istediği para, kendi çocuklarımıza bile verdiğimiz harçlık değildi. Okul günü okulları kapalı olduğu için okullarına gidemeyen bu çocuklar, bu boşlukta ileride bir çete oluşturabilirler, kuytu yerlerde gözüne kestirdiklerinin önünü kesip parasını almaya kalkabilirler. Bu sekiz çocuk sökül paraları deyip üzerime çullansalar cebimdeki parayı vermekten başka çarem olmazdı.
*
Biliyorsunuz, Bilim Kurulunun tavsiyeleri çerçevesinde MEB, okulları açmadı. 8.ve 12.sınıf öğrencilerine yönelik olmak üzere okullarda Destekleme ve Yetiştirme kurslarının açılmasına izin verdi. 13 ve 20 Eylül Pazar günü 8.sınıf öğrencilerin kurs gördüğü bir okulu gözlemledim. Kursa gelen öğrencileri okulun müdür yardımcısı dış kapıda karşılıyor. Temas ve maske kontrolü yapıyor. Maskesi olmayan öğrencilere maske veriyor. Elindeki mikrofonla da gerekli uyarıları yapıyor. Dezenfektan makinesinden elini temizleyen öğrenci sınıfına geçiyor. Okulun iki katındaki sınıflar, günlük altı saat ders görecek şekilde eğitim ve öğretime hazır edilmiş. Sınıfına giren öğrenci kendisi için ayrılmış ve üzerine ismi yazılmış sırasına oturuyor. Başka bir sıraya oturamıyor. Öğretmen sınıfa giriyor. Ders esnasında dahi ne öğrenci ne de öğretmen maskesini çıkarıyor. 6 ders saati boyunca maskeli ve kimse kimseyle temas etmeden öğretmen dersini işliyor, öğrenciler de dersi dinliyorlar. Teneffüs ziliyle birlikte müdür yardımcısı, kah bahçede kah üst kattan bahçeye çıkan öğrencileri gözlemliyor. Birbirine yaklaşan öğrenciyi gördüğü zaman tüm öğrenciler duyacak şekilde “Çocuğum! Mesafeni koru, uzaklaş arkadaşından” uyarısını yapıyor. Ders bitiminde hakeza öğrencileri dış kapının önünden evlerine uğurluyor.

Şimdi gelelim sadede. Bence okullar tüm sınıflara açılmalıydı. Burada salgın daha da artabilir denebilir. Evet, okullar açılınca salgının daha da artma ihtimali var. Ama bunun yolu bir milyon öğretmeni ve 18 milyon öğrenciyi eve kapatmak ve dijital ortama hapsetmek değil. Ki okulları kapatıp evlere hapsettiğimiz öğrencilerin çoğu ilk anekdotta yer verdiğim gibi evlerinde durmuyor. Zaten durduramazsınız. Çarşı-pazarda, park-bahçelerde arkadaşlarıyla birlikte yüzlerinde maske olmadan, sosyal mesafeye riayet etmeden toplu halde bir oraya bir buraya dolaşıp duruyorlar. Bu çocuklar birbirleriyle temas ederek dışarıdan kaptıkları virüsü büyüklerine taşıyabilirler. Çünkü dışarıda bu çocuklar sahipsiz ve denetimsiz.

İkinci anekdota baktığımız zaman çocuklar için en güvenli yerler okullar olduğu görülecektir. En azından girişi, çıkışı ve oturuşu kontrol altında ve bu yüzden diyorum ki okullar her kademede yüz yüze eğitime açılmalı. İnanın, çocuklarımız okullarda dışarıdan daha güvendeler.

* 26/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

24 Eylül 2020 Perşembe

"Her şeyin bir vacibi var"

Sille'de ikindi namazını kılmak için bir camiye girdim. İmamdan başka cemaat olarak dört kişi varız. İmam rükuya vardı. Sesi çok gür geldi. 

Namazın bitiminde gördüm ki imam, yaka mikrofonu kullanıyormuş.

Bir yaka mikrofonu bile olmayan müezzin, "Allahümme ente'sselamu..." okumaya başlayınca ben ve bir genç tesbihe kalmadan çıktık. 

Sesini kalabalık cemaate duyurmakta zorlanan imam, mikrofon kullanırken nedense müezzinin mikrofon kullanılmasına ihtiyaç hissedilmemiş. 

Dört kişilik cemaate mikrofon takan imamın bu tasarrufu garibime gitti. Aynı garipliği, cemaatin tek genci de hissetmiş olabilir mi diye çıkışta gence "Dört kişiye de mikrofon takılır mı?" dedim ve aramızda şu konuşma geçti:

—Taksın, takmalı tabi!

—Niçin?

—Niçini var mı? Cemaat sadece dört kişiden ibaret değil ki! Arkada melekler de saf tutuyor.

—Melekler mikrofonsuz imamın sesini duyamaz mı? 

—Her şeyin bir vacibi var. Tamam mı? Niye maske takıyoruz? Niye gözlük kullanıyoruz? Mikrofon da böyle. Bunun vacibi de bu.

—Namazı mikrofonla kıldırmayı vacip mi diyorsun?

—Sen bildiğin gibi inanmaya devam et, tamam mı dedi ve bulduk belayı dercesine benden kaçar gibi çekip gitti.  

Not: 1.Müezzinin çıplak sesi nasıl ki caminin her yerine ulaştıysa imamın sesi de ulaşır. Çünkü cami kutu gibi.

2. Bu vesileyle camide saf tutan melekleri de öğrenmiş oldunuz. Aynı zamanda hiç cemaat olmasa da mikrofonla namaz kıldırmanın hükmünü de. Bundan sonra "Camilerde cemaat yok. Bir saf bile değil" şeklinde felaket tellallığı yapmayın. Bilir bilmez konuşmayın.

3. Genç bana "Sen bildiğin gibi inanmaya devam et" derken "Sen iflah olmaz birisin. Allah seni bildiği gibi yapsın" mı demek istedi.

4. Siz siz olun, imamın mikrofonuna karışmayın. Bunu cemaatten biriyle paylaşmayın. İster mikrofonlu, ister mikrofonsuz namazınızı kılın, çekin gidin. İmamın işine karışmayın. Hiç cemaat olmasa bile imam mikrofon takmışsa bunun gereksiz bir eylem olduğunu aklınızın ucuna bile getirmeyin. Unutmayın ki her şeyin bir vacibi var.

5. Buna göre bir imam, hiç cemaati olmasa da içeride meleklerin saf tutacağını hesaba katıp namazı tek başına kılmamalı. Mikrofonu takmalı ve cemaate namaz kıldırır gibi namazını kılmalı.

6. Yanarım yanarım da gençteki inancın bende olmadığına yanarım. Genç, camide saf tutmuş melekleri görüyor, biliyor ve inanıyor. Bense burnumun ucunu göremiyorum. Öyle zannediyorum, bu anlayışıyla bu gencin önü açık. Yarın bir post kaparsa şaşırmam.