30 Temmuz 2020 Perşembe

Bu İnsanlara Dini Anlat da Göreyim

Dini bayramlarda kabir ziyaretleri yapmak, toplumumuzda daha bir yaygın bir gelenektir. Bayramlaşmaya, daha önce vefat eden büyükler ziyaret edilerek başlanır. Bazı bölgelerde kabir ziyareti bayram günü yapılsa da Konya'nın bazı yörelerinde kabir ziyaretleri ikindi namazı cemaatle kılındıktan sonra topluca kabristana gidilerek yapılır. Herkes yakınlarının mezarının başına varır. Mevtanın yüzüne karşı çömelinir. Koltukta getirilen Kur'an, çantasından çıkarılır. Başta Yasin olmak üzere okunur. Ardından eller kaldırılır, dualar edilir. Birden fazla mevtası olan her mezar başına vararak aynı usulle yeteri kadar okur.

Arife günleri esnaf çalışır. Hasılat günleri dense yeridir. Bugün gelmeden esnafı bir düşüncedir alır. Kabir ziyaretine gitsem, dükkanı kapatmam lazım. Gelen müşteri geri döner ya da açık olan bazı esnafa yönelir. Dükkanı kapatıp mezara gitmesem kabir ziyareti ne olacak? Sonra dükkanı açık gören ne der? Bu ikilem içerisinde olan bir esnafı ziyarete gittiğimde bana;
—Kabir ziyaretine arife günü değil de sonradan gitsem olur mu? Malum arife günü bir yoğunluğumuz olur, başımızı kaşıyacak zaman bulamayız, dedi. Ben de,
—Olur. Niye olmasın. Bazı yerlerde bayram günü giderler. Siz de bayram ya da başka bir gün gidebilirsiniz. Hatta dua etmek, Kur'an okumak için mezarlığa kadar gitmenize bile gerek yok. Buradan da gönderdiğin onlara ulaşır. Aslında mezar ziyareti kabirdekilerden ziyade biz dirilerin ibret alması içindir, dedim.
Yanımızda benim bu cevabımı dinleyen iki ihtiyar konuşmamı bitirdikten sonra bana manidar manidar baktılar. Yüzlerinde bana acıma hissi de vardı. Az bir sessizlikten sonra bir tanesi bana,
—Oh yeğen! Dini ne hale getirdiniz, demez mi...
Dini bu hale getiren ben oldum böylece.
***

Fakültede okurken bir esnafın dükkanında oturuyorum. Karşımda da iki ihtiyar var. Biri diğerine Eyüp peygamberi anlatıyor: “Öyle sabırlı öyle sabırlıymış ki, yıllar yılı yatalak bir şekilde yatmış, vücudu kurtlanmış, üzerinden bir kurt düşünce yerden o kurdu alır: ‘Senin rızkın bendedir’ diyerek tekrar vücuduna koyarmış...dedi. O anlattıkça yanındaki ‘yah yah’ çekti. Anlatmasını bitirince bana başını kaldırdı: ‘Öyle değil mi yeğen?’ dedi. ‘Öyle değil amca! Peygamberin uzun süre hasta yattığı doğru olmasına doğru. Ama kurtlandığı, kurdu yerden alıp vücuduna koyduğu doğru değil. Zira vücudun kurtlanması o kişinin pis ve kirli olduğuna işaret eder. Bir peygamberin kurtlanması söz konusu olamaz. Haydi yatalaktı, yıkanamadı, kurtlandı diyelim. Hele düşen kurdu yerden alıp rızkın bendedir demesi söz konusu olamaz” dedim. Beni dinleyen amcanın morali bozuldu. Ama altta kalmadı. “Sen ne bileceksin, daha gençsin” diyerek ağzımın payını verdi. Susup kaldım. 

Ne anlatacaktım ki böyle birine... Var gör, bu anlattığını hangi hocadan dinlemiştir. Sonra ben ondan daha iyi mi bilecektim...

28 Temmuz 2020 Salı

Açık Lise Sınavlarını Masaya Yatırma Zamanı Gelmedi mi?

Milli Eğitim Bakanlığı, okumak isteyen öğrencilere örgün eğitimin yanında yaygın eğitim seçeneği de sunmaktadır. Yaygın eğitim denince akla ilk gelen okul türü açık liselerdir. Herhangi bir sebeple örgün eğitime devam etmeyen veya devam edemeyen öğrenciler, okuyup lise mezunu olmak için bankaya 35 lira para yatırarak açık liseye ilk kayıt veya kayıt yenileme yaptırıyor. Öğrenci seçtiği derslerden sınavlara giriyor. Şayet öğrenci mesleki açık lisede okumayı seçmiş ise okullar bünyesinde hafta sonları açılan yüz yüze eğitime katılması gerekiyor.
Kayıt yaptıran öğrenciye tıpkı örgün öğretimde olduğu gibi MEB ders kitaplarını ücretsiz olarak veriyor, öğrenci kimliği çıkarıyor.
Dönemlik seçilen dersleri vermeleri için MEB, açık lise öğrencilerine her sınav üç oturum olacak şekilde yılda üç kez sınav yapmaktadır. Her bir oturum sınav süresi 180 dakikadır. Öğrenci bir oturumda en fazla 8 dersten sınava girebiliyor. Her bir sınav salonunda tek dersten 8 derse kadar sınava giren öğrenci olabiliyor. Tek dersten sınava giren öğrencinin sınav süresi ile 8 dersten sınava giren öğrencinin sınav süresi aynıdır.
Bakanlık, bu sınavlarda her bir sınav salonuna biri başkan diğeri gözetmen olacak şekilde iki görevli veriyor. Normal salonlarda 20’şer kişilik adaylar sınava girse de öğrencinin herhangi bir engeli varsa MEB, bunları ayrı ayrı salonlarda tek kişilik salonlara alıyor.
Her bir dersten 20 soru soruluyor. Sorular yeni nesil sorular türünden değil. Kısa ve bilgiye dayalı sorulardan ibaret. 30 saniye içerisinde okunup cevaplandırılabilecek sorulara 1,5 dakikalık süre veriliyor. Tek dersten sınava giren bir öğrenci tüm süreyi kullanmaya kalksa soru başına 9 dakika düşüyor.
MEB bu sınavlar için soru kitapçığı, her bir öğrenciye özel cevap kağıdı bastırıyor. Sınav evrakını illere gönderiyor. Sınav salonlarında yeterince hizmetli, salon görevlileri, sınav komisyonu, yedek görevli, kurye denetmen vs görevlendiriyor. Tüm bunlar ve daha fazlası başlı başına bir maliyettir. MEB sınavlar için çuvallar dolusu para harcıyor dense yeridir. Aşağıda yazacağım hususlara bakarak bu sınavlar için yapılan onca harcamaya değer mi? Takdirlerinize bırakıyorum.
*Sınavlara katılım hiçbir sınavda yüzde yüz olmaz. Katılımın en yüksek olduğu salonlarda bile öğrencinin en az yüzde 25’i sınavlara gelmez.
*Sınavın ilk yarım saatinde salonun yarısı boşalır. Diğer geri kalanların çoğu da 45 dakika ile bir saat içerisinde salonu boşaltır.
*Geriye bir ya da iki öğrenci kalır. Bu öğrenciler de sınav süresi olan 180 dakikayı doldurmak için ağırdan alır. En son kalan öğrenci de özellikle Matematik gibi dersler için görevlilerden yardım ister. Haliyle görevliler yardım etmez. Bazı öğrenciler tamam dese de bazıları “Şayet yardım etmezseniz sınav süresi bitinceye kadar çıkmam, sizi de bekletirim” şeklinde görevlileri tehdit eder. Görevliler bu tehditlere boyun eğmez. Zira öğrenci olduğu müddetçe beklemek zaten görevleridir. Salonda tek kalan bazı öğrenciler dersi yapamasa da her bir soruyu dönüp dönüp okur. Okurken göz, dudak ve kalem birlikte hareket eder. Okuduğunu salondakilerin duymaması mümkün değil. Vakit bol olduğu için kafayı havaya dikip dinlenenler de eksik olmaz.
*Sınavlara giren öğrencilerin kahir ekseriyeti sınavı ciddiye almaz. Yanlış doğruyu da götürmediği için ya tutarsa diye hiçbir soru boş bırakılmaz. Çoğu da değişik desenler çizer. Dersi geçemese bile öğrenci bir dersi üç defa seçip sınava girdikten sonra öğrenci o dersten muaf oluyor, not ortalaması ile dönemi geçebiliyor.
Açık liseden mezun olmak için süre sınırı yok. Öğrenci istediği kadar bu sınavlara girme hakkına sahip.
Hasılı MEB, bu sınavları ciddiye alıp örgün eğitim kadar masraf ediyor. Fakat bu sınavlara girenlerin ekseriyeti bu sınavları pek ciddiye almıyor. Niye ciddiye alsınlar ki… Nasılsa başarılı olamadın, sınava gelmedin diye açık liseden kaydının silinme durumu yok. Bir yıl boyunca açık lise kaydına bir öğrencinin verdiği toplam para, bir salonda bir sınavda görevli bir gözetmenin ücretini bile karşılamaktan aciz.
Sonuç olarak MEB, yaygın eğitim yoluyla açık liseden mezun olacak öğrencilerin bu sınavları ciddiye almasını istiyorsa bazı tedbirler almasında fayda var:
İlk kayıt ve kayıt yenilemeden aldığı ücretleri yükseltebilir. Tek başına bu bile “Bu sınav için bu kadar para verdim” diye öğrenciyi sınava getirtir.
Sınav soruları bilgiye dayalı ve kısa olacaksa sınav süresini makul seviyeye indirebilir.
Sınavlarda desen çizmenin önüne geçmek için yanlış doğruyu götürür kuralı koyabilir.
Belli bir sayıdan fazla mazeretsiz sınava girmeyen, belli bir yıl sınava girdiği halde mezun olamayan öğrencinin açık lise ile ilişiği kesilir, diyebilir.

26 Temmuz 2020 Pazar

Nasr Süresi *

114 süreden ibaret Kur’an’ı Kerim’in 110.süresi; halk arasında “İzâ câe” diye de bilinen, içinde “yardım ve zafer”   anlamlarına gelen “nasr” kelimesi geçtiğinden dolayı “Nasr Süresi” olarak isimlendirilir. Bu süre, Mekke’nin Fethi esnasında Mekke’de nazil olmasına rağmen hicretten sonraki dönemi kapsadığı için Medeni sürelerden biridir. Namazlarda sık sık okunduğu için namaz süresi olarak da bilinir. Müfessirlere göre bu süre, son inen ayetlerden biridir. Belki de inen en son süredir. Hatta bu süre geldiği zaman bazı sahabelerin, “Peygamberin görevini tamamladığını ve vefatının yaklaştığını” çıkardıklarından dolayı hüzünlendikleri belirtilir.  Üç ayetten oluşan kısa bir süre olmasına rağmen süre, bize önemli mesajlar vermektedir.

Sürenin mesajına geçmeden önce peygamberimizin hayatına kısaca değinmek istiyorum. Herkesin sevip saydığı ve güvenilir bildiği Hz Muhammed, peygamber olarak görevlendirildiğini açıkladığı ve Mekke müşriklerini tevhide çağırmaya başladığı andan itibaren bu davayı boğmak için Mekke’nin yerleşik düzeni, her yolu denedi. Emellerine ulaşmak için Hz Muhammed’i öldürmeyi bile göze aldılar ve peygamberimiz, gözyaşları içerisinde çok sevdiği memleketini ve yeryüzünün ilk mabedini terk ederek hicret etmek zorunda kaldı. Mücadele Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarıyla devam etmiştir.

Böyle bir atmosferde Peygamber, kovulduğu Mekke’yi 630 yılında fethetmiş ve Allah’ın evini putlardan temizleyerek Kabe’yi yeniden tevhidin merkezine dönüştürmüş, kendisine karşı çıkan ve her türlü kötülüğü yapan ileri gelen azılıları da affetmiştir. Mekke’nin Fethi ile birlikte sürede de belirtildiği gibi İslamiyet tüm Arabistan bölgesinde yayılmış ve insanlar grup grup İslam ile şereflenmişlerdir.

Peygamber, 610 yılında tek başına çıktığı zorlu ve kutlu yolculuğunu Mekke’nin fethi ile taçlandırmış; kendisine karşı çıkan, kendisini ve savunduğu değerleri boğmaya çalışanları dize getirmiştir. Bundan büyük başarı ve zafer olur mu? İnanmışlığın zaferidir bu. Allah’ın yardımıyla bu başarı ve zaferi elde eden Hz Muhammed ne kadar sevinse yeri değil mi? Zira hak etmiştir. “Heyt be! İşte bu kadar, herkesi dize getirdim” demesi lazım.

Şimdi bu açıklamalar çerçevesinde sürenin anlamına bir bakalım:
1.      “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de
2.      İnsanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit,
3.      Rabbine hamt ederek onu tespih et ve ondan mağfiret dile. Çünkü o, tövbeleri çok kabul edendir”.

Allah bu süre ile Hz Muhammed ve onun takipçisi bizlere, bir zafer ve başarı elde ettiğimiz zaman nasıl davranmamız gerektiğinin yolunu gösteriyor: “Bir zafer ve başarı elde ettiğiniz zaman size düşen, ‘Önce Allah’a hamt etmek ve onu noksansız sıfatlarla tespih etmektir’.  Ayrıca bu zaferi elde ederken hata ve yanlış yapmış, büyüklenmiş, orantısız güç kullanmış, bilerek veya bilmeyerek ya da aşırı sevinerek bazılarını üzmüş vs. olabilirsiniz. Burada yapmanız gereken, Allah’tan bağışlanma dilemek ve ona tövbe etmektir. Allah sizin içinizi ve yaptıklarınızı çok iyi biliyor. Şayet tövbe ederseniz Allah bunu kabul eder. Çünkü o, tövbeleri çok kabul edendir”.

Niyetim Nasr süresinin tefsirini yapmak değil, siyaset hiç değil. Sürenin vermek istediği mesajı hatırlatarak ince bir dokunuş yapmaktır. Umarım dokundurabilmiş ve sürenin mesajını doğru aktarabilmişimdir. Bunu yapabildi isem ne mutlu bana! Yok, ne demek istediğim anlaşılamamışsa bu, benim eksikliğimdendir.

Bu süreye uygun bir anekdotla yazımı nihayete erdirmek istiyorum. Zira bana göre sürenin vermek istediği mesajı anlatan en güzel bir anekdottur: 1994 Mahalli seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan, dişli rakiplerin ve ağır topların olduğu bir yarışta İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığına adaylığını koymuştu. Seçim zamanında yapılan açık oturumlarda, kendisine pek şans verilmeyen Erdoğan da ekranlara rakipleriyle birlikte davet edilmişti. Kanal ve sunucuyu şu anda hatırlamıyorum ama programı bitirmeden önce sunucu, adaylara “Seçimi kazanır ve İstanbul’u alırsanız, belediye başkanı olarak ilk icraatınız ne olacak” şeklinde bir soru sormuştu. Diğerleri ne cevap verdi, hatırlamıyorum ama Erdoğan’ın verdiği cevap sanki bugün söylemiş gibi aklımda: “İstanbul’u kazanırsam, ilk icraatım Allah’a hamt etmek olacak” demişti. Allah cümlemizi sürenin mesajını anlayan ve ona göre hareket edenlerden eylesin.

*27/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.