6 Temmuz 2020 Pazartesi

Benzetmenin Bedeli

29 Haziran günü "Taraklara Elveda" başlığı ile bir paylaşımda bulunmuştum. ( https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=3299905630074402&id=100001649920184)
Saç, sakal ve bıyığımda  tek tel kalmayacak şekilde kendi kendime yaptığım tıraşıma, bazı yorumcular başıma dair bazı benzetmelerde bulundular. Teşbihlerin çoğu teşbihte hata olmaz misali yiyecekler üzerine bir benzetmeydi. Haliyle benzetmeler midemi, cebimi ve gönlümü cezbetti. Ne de olsa hepsi birer nimet. Benzetme ve benzetenlerden bazıları:
1. "Kabağın da bir sahibi var" → Bekir Sayman,
2. "Yumurta gibi" →Sen Ibrahim,
3. "En hafif tabiriyle yumurta gibi... Bir de nohut var ki ona benzetmeyeyim" →Ahmet Şam,
4. "Karasınır karpuzu gibi maşallah" →Ahmet Zeren,
5. "Ramazan, kusura bakma ama yumurta gibi olmuşsun"→Ahmet Güneş
6. "Kaskabak kardeşim, hayırlı olsun"→ Mehmet Avcı
Bu benzetmelerde bulunan arkadaşların benzetmeleri meyvesini vermeye başladı. Beni kaskabağa benzeten Mehmet Avcı, resimde gördüğünüz el emeği, göz nuru ve yerli kabaklarını üşenmeyip ta Hatay-Erzin'den getirdi. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Kesesine bereket. Allah gönlüne göre versin. Düşünmesi bile yeter. Keşke altına da benzetse imiş beni...Ki düşünce safhasında bırakmayıp işi pratiğe döktü. İş madem böyle olabiliyor. Şimdi iş sırası, beni yumurtaya benzeten Ahmet Güneş, Ahmet Şam ve İbrahim Şen'de. Az çok demeyip gönderirlerse beni fazlasıyla memnun edecekler. Organik veya gezen tavuk yumurtası olursa aliyyül ala olur. Böylece ben onlara hayır dua ederken yumurta için epey markete gitmemiş olabilirim. Gönderin ki gönderdiğinizi kafamla karşılaştıracağım. Ahmet Zeren'den özellikle Karasınır karpuzu istiyorum. Konya'ya 75 km Karasınır. Gidiverip alıp gelecek. Bu arada gidemem derse diğer karpuzlar da zorunluluk gereği kabulümdür. Zira hiç yoktan iyidir. Bekir Sayman'a gelince nasılsa kabak gelmiş. Benim getireceğim zait olur diye düşünmesin. Kabağın bin bir çeşidi var. Beni hangi türüne benzetmişse ondan göndersin veya getirsin. Tüm bu benzetenler biz gelemeyiz, gel al derlerse bağrıma taş bastırır, gider alır gelirim. Bu arada yumurtaya benzetip ardından kusura bakma diyen Ahmet Güneş'e bir çift sözüm var: Ne kusuru kardeşim. Sen yeter ki benzet ve benzettiğini gönder. Esas kusur göndermediğin zaman olur. Ahmet Şam, nohuta benzetmeyeyim demişsin ama zımnında bir nohuta benzetilme durumu söz konusu. Yumurtanın yanında nohut da el yakıyor. Tazesinin yanında özellikle kurusu tercihim.

Hasılı, bu işin yani benzetmenin de bir bedeli var değil mi? Bu işin hiç kaçar tarafı yok. Bana hiç kızmayın, dilenciliğin bir başka türü bu demeyin. Kızacaksanız üşenmeyip Hatay'dan kabak gönderen Mehmet Avcı'ya kızın, bu işi ciddiye bindirdin diye. Zira ben hiç olmadığım kadar ciddiyim. Erzin'den kabak geliyorsa Mersin Mut'tan yumurta ve nohut, Konya'dan yumurtalar ve kabak hayli hayli gelir. Biz muhabbetine yazmıştık demeyin. Bekliyorum. Lütfen, beklediğim dağlara karlar yağmasın. Bilin ki yazarım bir tarafa... Bu arada beni istediğiniz nimete benzetmekte muhayyersiniz. Asla gönül koymam.

Babacan Bir Tavra Ceza Verilir mi Hiç! *

Bursa'da bir kamu kurumunun müdürü, iddiaya göre odasına bayan memurunu çağırıyor ve ona "Maşallah, çok güzelsin, fıstık gibisin" diyerek kalçasını elliyor. Gözyaşlarına boğulan genç memur, olayı önce arkadaşlarına anlatmakla da kalmayıp sorunu yargıya taşıyor. Bursa 5.Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 'basit cinsel saldırı’ davasında kurum müdürü, mahkumiyete çarptırılıyor. Sanık müdür, kararı temyiz ediyor. Yargıtay 14. Ceza Dairesi, kalçaya elleme yoluyla gerçekleştirildiği iddia edilen cinsel saldırı olayında müdürün babacan tavırla hareket edip etmediğinin yeterince araştırılmadığına dikkat çekerek “Sanığın aynı yerde birlikte çalıştığı mağdurenin vücuduna dokunması şeklindeki eyleminin, cinsel amaçla gerçekleştirildiği hususunun şüphede kaldığı ve mevcut haliyle cezalandırılmasına yeter başkaca delil bulunmadığı anlaşıldığından, isnat edilen suçtan beraatı yerine, yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi kanuna aykırıdır. Sanık avukatının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bozulmasına oy çokluğu ile karar veriyor. Karar bu şekilde kesinleşiyor. Çünkü Yargıtay, yargılamalarda son sözü söyleyen nihai mercidir.

Sanık müdürü temize çıkaran bu kararı gazetelerden okumuşsunuzdur. Öyle zannediyorum, televizyonlar da haber olarak verilmiştir. Konuyu ve meseleyi hala anlayamadıysanız bu meseleyi bir de benden dinleyin.

Haberi okuyunca pes doğrusu, bu kadar da olmaz diyecektim. Bereket demedim. İyi ki yargımız var, iyi ki kanuna aykırılık var dedim. Çünkü koskoca müdür, emri altındaki bir memurenin iftirasına yok yere kurban gidecekti. Müdür ne demiş, bir bakalım. Maşallah demiş. Ne var bunda? Adam, memuresini kem gözlerden korumak için maşallah demiş. Çok güzelsin demiş. Ne desin başka? Çok çirkinsin mi desin? Üstelik memuresinin güzelliğini de fıstığa benzeterek edebiyatını konuşturmuş. Teşbih efendim bunun adı teşbih... Ne yani zakkum gibisin mi desin… Müdür bununla da yetinmeyip kızımızın kalçasına bir dokunmuş. Ne var bunda? Kızımız, müdürünün bu iltifatına “teşekkür ederim müdürüm” diyeceği yerde önce ağlamış, ardından arkadaşlarına anlatmış, bununla da yetinmeyip soluğu mahkemede almış. Yerel mahkeme de bir şey biliyormuş gibi bu masum olayı “basit cinsel saldırı” olarak görüp koskoca müdürü cezaya çarptırıyor. Bereket nihai merci; kadının anlayamadığı, yerel mahkemenin de kadının dümen suyuna girdiği bu konuda olayı, “babacan bir tavır var” diyerek çözüyor. Kadın, yerel mahkeme ve ben, kötü niyetli olunca aklımıza neler geldi neler! Nedense bu işin babacan bir tavır olabileceği hiç aklımıza gelmedi. Bursa’da hakimler varsa Ankara’da da var. Eskiden yanlış hesap Bağdat’tan dönerdi. Şimdi Ankara’dan dönüyor. İyi ki varlar. Değilse böyle babacan bir tavra ceza verip cümle aleme rezil olacaktık. Neyse biz bunu boş verelim de şuna kafa yoralım: Bu babacan tavır, ileri boyuta taşınmış olsaydı, Yargıtay bu durumda ne karar verirdi? Ben şu anda her ne kadar perşembenin gelişi çarşambadan belli idiyse de bu kıt aklımla sonucu kestiremiyorum.

Hasılı, bundan sonra karşıt bir cinse, cinsel içerikli bir söz söyleyeceğiniz veya bir yerini özellikle kalçasını elleyeceğiniz zaman bu yaptığınızın cinsel tacize girip girmeyeceği endişesini taşımayın. İçiniz rahat olsun. Zira elinizde kapı gibi herkesi bağlayan emsal bir Yargıtay kararı var. Tüm bu eylemleri yaparken tek dikkat edeceğiniz husus, bu işi babacan bir tavırla yapmaktır. Ötesini merak etmeyin. Yine de ne olur ne olmaz der, bu konuda bir korku yaşarsanız, bu nihai kararın bir kopyasını cebinizde taşıyın. Bir taciz iddiasıyla masumluğunuza yanlışlıkla bir halel gelirse polise, yerel mahkemeye ve devletin diğer yetkililerine “Ben bu işi babacan bir tavırla yaptım. Bu da belgesi” deyip gösterin. Kim, ne diyebilir bu durumda…

Bu karardan çıkaracağımız sonuç; kimin, kime, neyi, nerede, ne niyetle yaptığı bir güzel anlaşılmadan bundan sonra kendisine taciz edildiği iddiasıyla hiçbir mağdure, koskoca müdürüne veya bir başkasına iftira atarak mahkemede soluğu almasın ve adalet dağıtan yargımızı boşu boşuna meşgul etmesin. Lütfen, istirham ediyorum. Bu işin şakası yok. Yok, kalçanıza dokunulmasının ne amaçla olduğunu hala anlayamadıysanız, mahkemeye gitmeden önce zanlıya “Bu işi ne amaçla yaptın” diye bir sorun. Bir şey kaybetmezsiniz. Eğer adam, mesele bildiğin gibi değil, ben bu işi babacan bir tavırla yaptım derse içiniz rahat olsun ve işinize yoğunlaşın. Zira kötü bir durum yok. Hala ben bu meseleyi anlayamadım diyorsanız, lütfen içinizdeki kötü düşüncelerden uzaklaşın. Bilin ki şeytandandır o.

*08/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


4 Temmuz 2020 Cumartesi

Düğün Sezonu Açıldı ***

Yeni düğün sezonuna geçmeden önce bildiğimiz eski düğünlerimizden kısaca bahsedeyim. Maliyeti yüksek harcamalara değinmeyeceğim. Bu zaten bilinen bir şey. Davetli sayısına getireceğim işi. Ortalama bin kart bastırılır Konya’da. Her kart üç ile çarpılır. Ortaya üç bin kişilik bir davetli çıkar. Bu kadar misafir, bizi sevip sayıp düğünümüze gelecekse bunlara yemek vermezlik olmaz. Onca masrafın üzerine bir de düğün yemeği verilir. Bunun için düğün salonu da tutulur.

Her bir masaya 10-12 kişi gelecek şekilde oturtulur. Çorbalar dahil tüm yemekler ortak kaba konur ve herkes bu ortak kaba kaşığıyla daldırır. Zaman zaman bir tabak bir tabak daha derken iş yarışa biner. Gelen etli pilavın haddi hesabı olmaz. Tüm pilavların da azami etli, etin de yağsız olması istenir. Pilavın üstündeki et de bizi kesmez. Gözümüz denizaltındadır. Masada oturanlardan birinin aşçı, servisçi tanıdığı vardır. Selamımı söyle, denizaltı göndersin denir. Nazla, şifayla gelen denizaltı, mideye bir güzel indirilir. Tüm bu kadar yemeği mide nasıl hazmederse hazmetsin. Geride kalan bekleşen misafirlere et veya yemek yetmezmiş, hiç umurumuzda olmaz. (Bu arada Türkiye’nin ilk denizaltı geçmişi II.Abdülhamit’e dayanır. 2019 itibariyle denizaltı sayımız 14 olmuştur. Bu sayıyı azımsamamak lazım. Denizaltıların çoğunu deniz yerine düğünlerde midemize indirdik. Mide yerine denize indirseydik, bugün denizaltı sayımız daha fazla olabilirdi.)

Davetlilerin çoğunun getirdiği düğün hediyesi de genelde mutfak eşyasından ibaret olur. Bu hediyeler de sadra şifa olmaz. Çünkü düğün sahibi kap kacak ne varsa düğünden önce iğneden ipliğe almıştır zaten. Birbirinin aynısının tıpkısının benzeri olan bu hediyeler evin sote bir yerine konur. O da bir başkasına giderken ambalajını açmadan bir hediyeyi çekip alarak bir başka düğüne götürür.

Eski düğünlerimiz genelde bu şekil. Kısaca değineyim dedim ama gördünüz gibi çok da kısa anlatamadım.

Gelelim şimdiki düğünlere. Zira bu senenin düğün sezonu açıldı. Açıldı açılmaya ama eski düğünlerden iz yok bu senenin düğünlerinde. Salgın her şeyimizi değiştirdiği gibi düğünlerimizi de değiştirdi. Koronavirüsten kaynaklı pandemi dolayısıyla kimi düğününü erteledi kimi düğününü öne aldı kimi nikahla işi geçiştirdi kimi maskeli ve sosyal mesafeye riayet ederek ve yemeği kaldırarak az sayıda davetliyle düğününü yaptı. Tüm bunlar sessiz sedasız yapılıyor. Eski düğünlerdeki görkem, şatafat, kalabalık ve koşuşturma yok.

Sayfamın geri kalan kısmında düğün yapacaklar ve düğünde yemek verecekler için bir hususa işaret edeceğim. Düğün sahiplerinden bazısı ortam dolayısıyla velimeden vazgeçerken bazıları yemek verme yoluna gidiyor. Çünkü daha önce bir salonla anlaşmış, önden ödeme yapmış. Parasını geri istiyor, salon sahibi sözleşmeyi gerekçe göstererek geri ödeme yapmıyor. Parasını kurtarmak için mecburen yemek verecek. Yemek de eski düğünlerde olduğu gibi ortak kaptan yenmeyeceğine göre verilecek yemek, mecburen alakart usulü olacak. Alakart demek yemeğin maliyetini daha da artıracak ve aynı zamanda davetli sayısını sıkı dokuyup aşağıya çekmek demektir. Daha önce 1000-3000 kişiyi göze alan düğün sahibi, davetli sayısını 250-300 kişiyle sınırlı tutmak zorunda. Düğüne davet edilmedim diye bazıları alınsa da düğün sahibinin yapacağı başka bir şey yok bu durumda. Çünkü alakart usulü bir yemeğin beheri 45 lira.  Bu paraya düğün sahibi kaç kişiye yemek verebilir? Haydi düğün sahibi açıldım, açılacağım kadar. Biraz daha fazla çağırayım dese düğün salonlarının alakart kapasitesi fazla davetliyi kaldırmaz.

Burada alakart usulü yemeğe davet edilen davetliler için de bir sözüm olacak. Alakart demek aksine bir durum olmadığı müddetçe bir davetiye iki kişilik demektir. İki kişiden fazla düğüne gelmek demek, bazı davetlilerin ayakta kalması, yemeğin yetmemesi, yemek yetse de maliyetin iyice yukarıya çıkması demektir. Çoğu düğün sahibi ayıp olur diye davetiyeye “Bu davetiye iki kişiliktir” diye yazdırmıyor. Bu durumda bize yani davetlilere düşen, davete en fazla iki kişiyle eşlik etmektir. Eski düğünlerde olduğu gibi davet edildik deyip hanedeki ve evimize gelen misafire varıncaya kadar herkesi toplayıp gelmemektir ve gelirken de evimize depoladığımız mutfak eşyasını hediye olarak getirmemektir. Çünkü soyup soğana çevrilen düğün sahibinin bu sevinçli ve zor gününde maddi desteğe ihtiyacı vardır. Bunun yolu da hediye olarak para vermektir. Konuyu fazla uzatmadan mutfak eşyası hediyeden ağzı çok yanmış, bulaşığım olan bir köyün derneğinden gelen mesajı buraya alıyorum. Zira bu mesaj her şeyi anlatıyor. Fazla da söze hacet yok: “DÜĞÜNLERİMİZ BAŞLIYOR. Virüsten dolayı ertelenen düğünlerimiz hafta sonu başlıyor.  Düğünlerimizdeki hediye sandığına 10 TL de olsa muhakkak para atmaya özen gösterelim. Bu zor günlerde düğün sahiplerine yardımcı olalım inşallah. B002”

***07/07/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.