3 Temmuz 2020 Cuma

Sessiz Hutbe *

Bu hafta cuma namazını kılmak için muhitimdeki camileri geçerek 29 Mayıstan beri cuma kılınmasına izin verilen İlahiyat camiine gittim yine. Açık hava ve geniş bahçesi cuma kılmak için civarda en uygun yer zira. 

Namazgaha vardığım zaman öncelik ağaç altı olmak üzere tüm gölge yerler, sosyal mesafeye uygun bir şekilde doldurulmuştu. Son gölgeye de seccademi sererek ben oturdum. Diğerleri, güneş gelen yerlere oturmak zorunda kaldı. 

Bir on dakika sonra ezan okundu. Cumanın ilk sünnetini kıldık. 

Müezzinin iç ezanı okumasını beklerken caminin içinden kısık sesle ezan okunmaya başlandı. Ne oluyoruz, ezan niye içeride okunuyor derken gözüm ihata duvarının önünde her hafta görmeye alıştığım seyyar hutbe ve minberi aradı. Yoktu. Anladım ki kapalı yerlerde cuma kılınmasına izin verildiğinden, cami görevlileri de içeriye postu sermiş ve orada kılacaklardı. 

Okunan iç ezanın ardından, hatibin hutbe irat etmeye başlaması lazım. Ama bahçeye hiç ses gelmedi. Bahçede bu durumda olan 400-500 kişiden kimi seccadesini toplayarak caminin içine geçti. Bir müddet sonra caminin içi de doldu. Sirkülasyon hutbe boyunca bu şekilde devam etti. İçeriye biri, "Bahçeye ses duyulmuyor" demiş olmalı ki hutbenin sonlarına doğru biri, içeriden seyyar hoparlör uzattı. Hiç faydası olmadı. Hasılı bize duyulmayan sessiz bir hutbe dinledik.  İmam kendi çaldı, kendi oynadı. Sadece iki, üç km uzaklıktaki camilerde okunmakta olan hutbenin ne dediğini anlayamasak da birbirine karışan mikrofon sesini duyduk. 

Başkasını bilmem ama beni bir düşüncedir aldı. Ya az sonra cuma kılarken imamın sesini duymazsak ne yapacağız? Bereket imamın sesi biraz geldi. Caminin yanındaki biri de rüku, secde gibi komutları tekrarladı da cumamızı kılabildik. Buna da şükür! Namazda da ses gelmeseydi sessiz hutbe dinlediğimiz gibi cuma namazını da sessiz cuma olarak yerine getirecektik.

Cumanın son sünnetini kıldıktan sonra yanıma birkaç kayısı düştü. Başımı kaldırdım. Kaysı ağacının altına oturmuşum. Namazın akabinde birkaç tanesini yiyerek nasiplendim. (Hava müsait olmasına rağmen cami görevlilerinin namazı içeride kılması, bu kayısı yüzünden olabilir mi? Her gelen, ağaçtan yanıma düştü. Bu benim nasibim deyip iç etse ortada reçel yapacak kayısı kalmaz.)

Dışarıda olup bitenlerden cami görevlilerinin haberinin olmaması mümkün değil. Çünkü içerideki cemaatten fazla kişi vardı dışarıda. Pekala dışarıya ses gidecek şekilde önceden bir planlama yapabilirlerdi. Eğer bu mümkün değilse cuma başlamadan önce "Başınızın çaresine bakın" şeklinde dışarıdakilere bir uyarı yapılabilirdi. 

Dışarıda namaz kılan 400-500 kadar kişiyi mağdur edecek şekilde cami görevlilerinin kasıtlı bir düzenleme yaptığını düşünmüyorum. Niyetleri ne ise verilen görüntü bu camiye yakışmadı. Zira tam bir keşmekeşlik hakim idi. 

Görevlilerin niyetlerini sorgulama imkanım yok. Ama alınganlığım bana şunları düşündürdü: Sanki cami görevlileri biz dışarıdakilere "Bakın dışarıdakiler! Kendi muhitinizdeki camilerde de cuma kılınıyor. Hâlâ bizim camiye niye geliyorsunuz? Biz sizi istemiyoruz artık. Bahçede dinlediğiniz bu sessiz hutbe, anlamanız için size attığımız ilk topçu atışıdır. Buna rağmen haftaya da bizim camiye gelmeye kalkarsanız, şakamızın olmadığını bilin. Haftaya ne sürprizlerle karşılaşırsınız, cuma kılabilir misiniz? Şimdiden kestiremeyiz. En iyisi mi bundan sonra siz bize gelmeyin. Zira biz bize yeteriz" demek istedi. Ellerinde olmayan teknik bir arıza olmasını ümit ediyorum.

Hasılı kovulmaktan beter bir cuma kıldık. Her ne kadar cami, bu camide görev yapan görevlilere ait değil idiyse de istenmediğim yere bir daha gitmem. Boşu boşuna görevlileri rahatsız etmemiş olurum. Haftaya beni kabul edecek bir başka cami bulurum kendime.

Eve geldikten sonra bu haftanın hutbe konusu neymiş diye Diyanet sayfasını açtım. "Sabrın sonu selamet" imiş konu. Ben bu sabrı fiili olarak yaşadım anlayacağınız. Belki cami görevlileri böyle yaparak bizim sabrımızı ölçtü. Hutbe boyunca miskin miskin beklesek de sabrımız fena değilmiş bu arada.

*06/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Sosyal Medyaya Neşter ***

Sosyal medya hayatın sanal olanı olsa da hayatımızın bir parçası. Anlık veya günlük milyonlarca paylaşım buralarda dolaşıma giriyor. Piyasanın nabzı buralarda atıyor desek abartı olmaz.

Çoğu kimsenin hesabının bulunduğu ve vakit geçirdiği bu âlem, hem uçsuz bucaksız hem de denetimsiz. Sahte hesaplardan tutun da hakaret, küfür ve ithamlar diz boyu bu âlemde. Aynı zamanda bu âlem; propagandaların yapıldığı, algıların oluşturulduğu ve insanların fişlendiği bir yer. Bu âlemde yazılıp çizilenler gerçek hayatı çoğunlukla olumsuz etkiliyor.

Tüm bu olumsuzluklarının yanında yerinde ve kıvamında kullanıldığı takdirde sosyal medyayı yararlı bulanlardanım. Fakat yukarıda bahsettiğim gibi denetlenmesi gereken denetimsiz bir âlem burası.

Sosyal medyada algılara dayalı dezenformasyondan rahatsızlığını ve ne şekilde olması gerektiğini İktidar Partisi,  2020’nin Nisan ayında “Sosyal medyada uyulması gereken kurallar” başlığı altında 12 maddelik bir etik kuralı kamuoyu ile paylaşmıştı. Her birimizin altına imzasını atacağı bu etik kurallar yeterli olmamış ve uygulama alanı bulamamış olmalı ki hükümet şimdi sosyal medyaya bir kanuni düzenleme getirme üzerine çalışıyor. Sanırım Meclis tatile girmeden bu konuda bir yasal düzenleme Meclisten geçecek. Yerinde ve olması gereken bir düzenleme. Bu düzenleme şu ana kadar çoktan yapılmalıydı. Zira bu âleme mutlaka bir neşter vurulmalıydı.

Nedense bizde bir şey ilk önce görülmez ya da görmezden gelinir. İnsanımız bodoslama dalar. Kendince bir dünya oluşturur. Ardından kanuni düzenleme gelir. Halbuki siyasi partiler, Meclis ve iktidar bu ve her konuda halkın bir adım önünde olmalıydılar. Keşke bu âlem ortaya çıktığı zaman önce kriterler belirlenip sonra yaygınlaşsaydı hayatımızda.

Hürriyet’ten Abdulkadir Selvi’nin verdiği bilgilere göre düzenlemede, “Sosyal medya platformlarına Türkiye’de ofis açma zorunluluğunun getirilmesi ve kazançlarından vergi vermelerinin sağlanması, sosyal medya hesaplarının gerçek kimlikler üzerinden açılması, suç konusu olan paylaşım yapanlar hakkında, yargının talep etmesi durumunda sosyal medya platformlarının, bilgileri hızla vermesi ve nefret söylemine izin verilmemesi…” gibi hususlar yer alacak.

Sosyal medya ve sanal alem ile ilgili çıkacak düzenlemeyi desteklemekle beraber bu konuda kantarın topuzunun kaçırılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Konacak yasaklar sağa sola çekilmeyecek şekilde net bir şekilde belli olmalıdır. Küfür ve hakaretin tanımı yapılmalıdır. Neyin, kişilerin onurunu zedelediği açıklanmalıdır. Düzenlemenin bazı maddeleri kapalı kaldığı takdirde en ufak bir eleştiriden nem kapan alıngan tiplerin sayısı az değildir. Uygulamada küfür, hakaret, saldırı türü paylaşımlarda adamına göre muamele yapılmamalıdır. Yapılacak küçük bir eleştiri kişilik haklarına saldırı gibi görülmemelidir. İnsanlar, eleştiri hakkını korkmadan sonuna kadar kullanabilmelidir. Çünkü eleştiri ve tenkit hem bu alemin hem de gerçek hayatın olmazsa olmazıdır.

Kanuni düzenleme yapılırken bir söz de devlet memurları için söyleyeyim. Bildiğim kadarıyla 657 sayılı kanuna göre devlet memurlarının siyaset yapması yasak kapsamındadır. Bu yasağa rağmen bir kısım devlet memurunun bu âlemde ömrü bir partiyi övmek, bir başka partiyi yermekle geçiyor. Bu yasak halen devam edecekse devlet memurlarının bu âlemde siyaset yapmamaları sağlanmalıdır. Siyaset yapmasın derken yanlış anlaşılmasın. Herkes gibi devlet memurları da bir konuda fikrini söylesin, tasvip ve eleştirilerini dile getirsin. Bunda bir sakınca görmüyorum. Ama bir partinin resmi görevlisi gibi de bu âlemde siyaset yapmasın. Böyleleri, çok istiyorsa istifalarını verip bir partinin organlarında görev alabilirler.

***04/07/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Sin-Kaflı Halimiz ***

Adam, baba olmuş, baba olma sevincini sosyal medyadan tüm sevenlerine duyurmuş. İlgili kişinin paylaşımlarını takip edenlere ne düşer? “Allah, analı babalı büyütsün… Allah uzun ömürler versin… Sizi tebrik ediyorum… Hayırlı olsun…” gibi sözler söylenir, yazılır ve çizilir.
Baba olmasından dolayı tebrik ettiğimiz bu kişiyi sevmiyor, hatta ondan ve zihniyetinden nefret ediyor olabiliriz. Hatta bu kişi, bulunduğu koltuğa bir başkasının referansıyla gelmiş, oturduğu koltuğun hakkını tam veremiyor da olabilir. Kendisiyle rakip de olabiliriz.
Olması gereken de budur. Çünkü kişinin sevinç anına ortak oluyoruz.
Diyelim ki tebrik etmeye egomuz ve kibrimiz müsaade etmiyor ya da babalığını önemsemiyoruz. Bu durumda yapılması gereken, bu kişinin paylaşımını görmezlikten gelmektir. Bu da anlaşılabilir. Çünkü tebrik etmek kadar bu da bir yoldur.
Ama görmezlikten gelmek bazılarımıza ters geliyor. Adamın sevincini boğazına tıkamak için sokak jargonunda, zamanında öğrendiğimiz ne kadar küfür ve hakaret varsa bir bir sıralıyoruz.
Açıyoruz ağzımızı, yumuyoruz gözümüzü. İnsan onurunu ayaklar altına alacak ne kadar galiz küfürler varsa dışımıza vuruyoruz. Ne anası kalıyor ne avratı ne de çocuğu. Tüm bunları dilimizle söylemekle de kalmıyoruz. Aynı gün görmedik küfürlerimizi paylaşımın, altına yazıya döküp sıralıyoruz. Çünkü sevmiyoruz, nefret ediyoruz kendisinden ve zihniyetinden. Yazdığımız ve söylediğimiz her küfür ve hakareti o kişinin hak ettiğine kendimizi de inandırmışız.
Aslında bu yaptığımız çapımızı gösteriyor.
Bilinçaltında gizlediklerimizin bir dışa vurumudur.
Nasıl biri olduğumuzu ele veren bir ruh halidir.
Kendini bilmez bir kişinin Sin-Kaflı konuşup yazmasını sanmayın ki tüm topluma mal ediyorum. Toplum olarak biz böyleyiz de demiyorum. Çünkü hakaret bir kişinin hezeyanından ibarettir. Ama şunu da söylemeden edemeyeceğim. “Ben asla Sin-Kaflı konuşmam” diyen nicelerimiz, sinirlenip gerildiğinde, içinde biriktirdiği ne varsa hakaret adına boşaltır. Bugün bu, yarın bir başkası. Maalesef toplum olarak biz böyleyiz. Sanki konuşmamıza küfürle başlayıp küfürle bitirmek bizim genlerimize işlemiş gibi. Hiç küfür etmiyorsak bile kelime ve kavramlarımızın çoğuna küfür anlamı yüklemişiz. Çoğunda cinsellik kokar. Her bir kelime ve söz cinsellik çağrıştırır bize/bizde. Böyle bir kastımız olmasa bile dervişin fikri ne ise zikri de o misali, her sözümüz bir yere çekmeye müsait olabiliyor.
Neredeyse hayat felsefemiz olmuş bu küfürlü halimiz. Türkçemizden mi, sığ kelime hazinemizden mi, yetişme ve yetiştirilme tarzımızdan mı yoksa çok sinirli bir toplum olduğumuzdan mıdır? Niçin böyleyiz deyip bu hali pürmelalimizle yüzleşmemiz gerek. Ayıptır, günahtır, biz iyi aile terbiyesi aldık, bu tür kelimeleri ailemiz ağzına almaz deyip kendimizi temize çıkarmayalım. Kimseyi de ayıplamaya gelmez. Çünkü durumumuz savunulmayacak şekilde ayan beyan ortada. Ben küfretmiyorsam, çocuğum küfrediyor. Benim ailem hakaret etmiyorsa sağımızdan, solumuzdan küfürler kulağımıza kadar geliyor. Her küfür, zihnin bir yerine yerleşiyor. Bilinçaltımıza işlemiş bu küfürlerin tümünü boşaltmak için bir sinir yeter de artar bize. Küfrü hiç ağzına almayanları tenzih ederim.
Küfür ve hakaretle yüzleşmemiz için sanırım toplumsal duyarlılığımızı geliştirerek bu işe başlayabiliriz. Yaşanan bu nahoş olayın en sevindirici yanı, birbirine ezeli siyasi rakip olanlardan küfür ve hakareti kınayan açıklamaların gelmesidir. İnşallah bu da küfürle yüzleşmemizin bir başlangıcı olur.

***02/07/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.