14 Haziran 2020 Pazar

Başka Ne Bekleniyordu? *

Bir ara 800 sayılarının altına gerileyen vaka sayısı, 1 Hazirandan itibaren normalleşme adımları çerçevesinde kontrollü hayata merhaba dedikten sonra sosyal mesafeye yeterince riayet edilmediğinden daha haziranın ikinci haftasına girerken on beş gün içinde tespit edilen vaka sayısı 1500’lü rakamlara doğru koşuyor. Belki de bu kötü gidişat iyi günlerimiz. Böyle giderse bizi daha kötü günler bekliyor.

Şaşırdım mı bu duruma? Hayır. Zira perşembenin gelişi çarşambadan belli olmuştu. Olayın ciddiyetini kavrayamayıp sorumsuzca davrananlardan bahsetmiyorum. Vaka sayısının arttığı endişesini dile getiren ve insanları eleştiren nice insan gördüm. Kendileri kurallara uymuyor. Alın size bir örnek: Kaç aydır ötelediğimiz bir meseleyi konuşmak üzere bir dostumla beraber yanımızda da bir delikanlı olduğu halde aramızda sosyal mesafeye riayet ederek çay içtik. Mevzuumuzu konuştuk. Konumuz uzayınca mecburen bir lokantaya gittik. Bir masaya oturur oturmaz lokanta sahibi geldi. Arkadaşın tanıdığı imiş. Hayat normalmiş gibi elini arkadaşa uzattı, toklaştılar. Garipsedim bu durumu. Bunlar ne yapıyorlar böyle derken ayıpladığım başıma geldi. Sonra elini bana uzattı. Ben de ne yapacağımı şaşırdım, gafil avlandım ve elimi uzattım. Yanımızdaki delikanlı da bu tokalaşmadan nasibini aldı. Arkadaş lokanta sahibiyle konuşmaya devam ederken vakit geçirmeden homurdana homurdana soluğu lavaboda aldım. Elimi bir güzel yıkadım. Benimle beraber peşimden gelen genç de yıkadı. Tanımadığım, etmediğim adam bana elini uzatıyor. Üstelik bu adam esnaf. Akşama kadar gelen müşterilerinin elini böyle sıkıyorsa ortaya çıkabilecek vaka sayısını varın siz düşünün. (Bu arada her zaman gafil avlanan biri değilim. Biri bana para getirmişti. Parayı vermeden elini uzattı. Lütfen, tokalaşmayalım, dedim.)

Bizimle az önce tokalaşan bu adam yemek yerken de yanımızdan ayrılmadı. Şuradan buradan derken “Vaka sayısı artıyormuş, insanlar kurallara riayet etmiyor, çoğu lokanta bu gidişle tekrar kapanır” demez mi? Fesübhanallah! Ölür müsün, öldürür müsün? Mübarek! Sağda solda ne kural tanımayanı arıyorsun? Bu işin elebaşı sensin. Zira kuralları hiçe sayan sensin dedim. Tabii içimden. Ne var bunda demeyin. Ben virüs çıktı çıkalı bırakın başkasıyla tokalaşmayı, aynı evi paylaşmadığım çocuklarımla dahi tokalaşmadım. Uzun süre görüntülü görüştük. Yeni yeni gelmeye başladılar. Hala tokalaşmıyoruz. Otururken de sosyal mesafeye riayet ederek ve maskeleri takarak terasta açık havada oturuyoruz. Daha önce biraderimde (öğretmen birader değil) kalan annemi yanıma getireli beri daha annemin elini öpmedim. Biz aynı evde kurallara böyle uymaya çalışalım. Adam marifetmiş gibi müşterileriyle tokalaşıyor.

Başıma gelen bu olaydan başka yürürken parklara da uğruyorum: Parkta buluşup sarmaş dolaş olanları mı ararsın, parkta arkadaşının arkasına geçip gözünü kapatmak suretiyle sürpriz yapanları mı ararsın, birbirinin omzuna elini atanları mı ararsın, olmadı sarmaş dolaş olanları mı ararsın… sürüyle. Yanı başımda her perşembe Konya’nın öbür ucundan gelerek kapalı bir yerde sesli zikir çekmeye devam edenleri de ekleyeyim bu sürünün içine. İçlerine girmedim ama belki şişli zikir de yapıyorlardır.  Devlet de bu işin şakası yok, kurallara uyun diye çırpınıp dursun. Hasılı kurallar, çiğnenmek için vardır sözü gereği kuralı çiğneme adına ne ararsan var.

Tüm bu olup bitenlerden benim anladığım, bir gün koronavirüs, benden bu kadar, alacağımı aldım deyip dünyadan çekip giderse bu kafa bizde olduğu müddetçe koronavirüs bu ülkede dalgalanmaya devam eder, rekor üzerine rekor kırar. Koronavirüs de bunu biliyor olmalı ki nasılsa bu ülkeden ben çok ekmek çıkarırım, önce diğer tarafları bir dolaşayım diyerek bizi en son yokladı. Laftan sözden anlamayan bu insan azmanları olduğu müddetçe da zaten gideceğe benzemiyor.

Ne yapılabilir bu aşamadan sonra? Bilim Kurulu tekrar sokağa çıkma yasağı önermiş. Bence sokağa çıkma yasağı falan bir daha bu ülkenin gündemine gelmemeli. Zira bu tipler sokağa çıkma yasağını da delerek normal yaşantılarından ödün vermiyorlar. Bu durumda yapılacak şey, geri kalan koronavirüslü günlerimizi, sürü bağışıklığı sistemi ile götürmek. Temenni etmem ama giden gitsin, kalan sağlar bizim olsun. Zira bu ülkenin ekonomisi tekrar evlere kapanmayı kaldıramaz. Biz ekonomide üretime dayalı yeni bir seferberlik başlatmaz, kepenk kapattığımız günleri/ayları telafi etmez, çalışmaya yeniden ara verirsek koronavirüsün öldüremediği geri kalanı da gittikçe kötüye giden mali durumumuz götürür: 70 sente muhtaç oluruz. Allah muhafaza!

*15/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

13 Haziran 2020 Cumartesi

Tepeden Bakmanın Zevki Bir Başkaymış! *

Bir kesere sap olmak, ardından yüksek bir makama gelmek özlemini duydum içimde hep. Çoğu zaman da içimde durdurmadım, cümle aleme ilan ettim bu özlemimi. Olmayacak, durumuma razı olayım, olduğum olacağım bu, dediğim anda, ne zaman ki ilgi alanıma girsin veya girmesin bir koltuk boşalsa, teklif beklercesine içimdeki bu özlem yeniden depreşir.

Ben bu haleti ruhiye içerisinde ömrümü tamamlamayı beklerken Adana’daki 5.katta oturmamın haricinde hiç yüksek katta oturmadım. Hep zemin katlarda oturdum. Hala da öyleyim. Evin yükseği de ev, alçağı da ev. Ne fark eder, sonra yüksek kat ile yüksek makam ne alaka demeyin. Yüksek katlı bir evin balkonuna çıkıp etrafı kuşbakışı temaşa etmenin zevki bir başka. Ayrıca yüksek bir katta bulunmak benim için yüksek bir makamda oturmak gibi bir şey.  Çünkü bu hayatta tek muradım, hep yükseklerde olmaktır. Böylece yükseklerden bakarak makam özlemimi bir nebze de olsa gideriyorum. Bu arada yükseklik korkum falan yok. Asansör arızaya geçtiği zaman gerekirse yürüyerek çıkarım. Bu bedeli ödemeye razıyım. Yeter ki hep yükseklerde olayım.

Kendim, zemin katlardan kurtulup yüksek katlarda oturamasam da eş, dostun ve misafirliğe gittiğim kimselerin balkonuna bir vesile çıkıyor, oh be diyorum. Bugün yine öyle bir gündü. Üstelik ev sahibi de yoktu evinde. Tatile giderlerken evimize bakarak olun diye evinin anahtarını bize teslim eden bir yakınımın evine, bir kahve içimi kadar girmek durumunda kaldım. Eve girilir de balkona çıkılmaz mı? Benim için hobi gibi bir şey. Üstelik 10.katta oturuyorlar.

Onuncu katın balkonundan Konya’ya şöyle bir temaşa ettim. Zira Konya ayağımın altındaydı. Uçsuz bucaksız şehri sağdan sola, soldan sağa, yakından uzağa doğru bir güzel süzdüm. O koca koca binalar bana küçücük geldi. Bir ara acaba bu gördüklerim benim olabilir mi diye bir de alıcı gözle baktım. Alamam. Zira alacak gücüm yok. O zaman ne diye satın almaya kalkıyorsun, demeyin. Hayallerime de ket vuramam ya. Daha içimden neler geçiyor neler... Bir vadi dolusu altınım olsa ikinciyi bile isterim. 

Balkon sefam devam ediyor. Ardından bir de aşağıdan gelip geçenlere nazar ettim. Karınca misali küçücükler. Bense yukarıda dağları ben yarattım dercesine büyükçe duruyorum ve onlara tepeden bakıyorum. Şimdi anladım insanlara tepeden bakmanın bazı makam sahiplerine nasıl bir zevk verdiğini. Bu, ayrı bir duygu olsa gerek. Bir de böylelerine amma da kibirliler diye kızardım. Adamlar boşuna kibirlenmiyorlarmış demek ki... Onları tepeden bakmaya iten ya da onları kibirli yapan, oturdukları yüksek koltuklarmış meğer. Benim de bir koltuğum olsaydı aynı duruma ben de düşecektim belki. 

Ben böyle düşünceler içerisinde iken ayrılık vakti gelip çattı. Zira yolcu yolunda gerek. Zaten durduğum balkon da ev gibi emanet. İstemeye istemeye koltuktan pardon balkondan ayrıldım. Asansöre geçtim. Düğmeye bir bastım. Az sonra yukarıdan/tepeden karınca gibi gördüğüm insanlar arasına iniverdim. Balkon sefam böylece birden sona eriverdi. Az önce herkese, her yere zirveden bakıyordum halbuki. Şimdi zirvenin dibindeyim. Hemencecik böyle düşeceğimi hiç hesaba katmamıştım. Ne idim ne oldum. Ne olduğumu değil, ne olacağımı hesaba katmam gerekiyormuş. Hasılı düşmek zormuş zor! Düşmez kalkmaz bir Allah. Zira o hep zirvede. Gerçek makam sahibi de o. 

Siz siz olun, benim gibi yükseğe çıktım diye kibirlenmeyin. Zira aynı akıbete duçar olursunuz.

*19/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


12 Haziran 2020 Cuma

Sözümüz Meclisten İçeri Olsun! **

Vaaz verilirken hutbe okunurken bir panel veya konferansta konuşulurken ya da iki veya daha fazla kişi konuşurken konu ne üzerine olursa olsun, eğer bir tenkit yapılıyor, herhangi bir hareket eleştiriliyor ise konuşmacıların ortak özelliği, "Sözüm meclisten dışarı" demeleridir. Bu sözü söylemeyen de sözü hep dışarıda olanlara söyler. Hiç içeridekilere yani yanındaki ve karşısındaki hâzirûna bir şey söylemezler. (Öyleyse de bir şey denmiyor.) Çünkü bize göre birlikte olduklarımız tıpkı bizim gibi sütten çıkmış birer ak kaşık. Ne kadar kötülük varsa yanımızda olmayanlara ait. Herkes, içeridekiler yani bizim gibi olsa dünya güllük gülistanlık olur.

Sözü üzerimize almaz tavrımızı Kur'an-ı Kerim okurken de yapıyoruz: Şu ayet Yahudiler, bu ayet münafıklar, o ayet kafir ve müşrikler hakkında inmiştir. Bunlar yaşantı ve inanç yönünden çok kötü bir hayat sürüyorlar. Allah bu ayetlerle bu kötü kimseleri eleştiriyor. Bunlar cehennemliktir, diyerek kendimizi bir güzel temize çıkarıyor ve üzerimize toz kondurmuyoruz. Geriye; bize hitap eden, bizi eleştiri konusu yapan Kur’an’dan fazla ayet kalmıyor. Bize kala kala “kebap” diyebileceğimiz cennet ayetleri kalıyor. Kendimizi de cennete bir güzel koyuyoruz. Öyle ya, cennete girmeye bizden daha layık kim olabilir?

Her sözün bir maksadı ve vermek istediği mesajı olduğu gibi kimin hakkında inerse insin, ayetlerin de bize vermek istediği mesajları vardır. Aynı şekilde Kur’an, geçmiş kavimlerin kıssalarını anlatırken de kıssadan hisse alınmasını ister. Allah, “Onlar şöyle şöyle inandı, böyle böyle yaptı, şu kadar sınırı aştılar, kötülükte ileri gittiler. Bu yapıp ettiklerinden dolayı başlarına şunlar şunlar geldi. Şayet sizler de aynı yolun yolcusu olursanız, sünnetullah gereği aynı akıbete duçar olacaksınız” mesajı veriyor. Bizler kafir, müşrik gibi inanmıyor, münafık gibi bir yaşantı içerisinde olmuyor olabiliriz. Ama benzerlerini yapıyor olabiliriz. O yüzden kimin hakkında inerse insin, ayetlerden mutlaka mesaj alma yoluna gitmek zorundayız. Bunun için ben, bunların ve bu özelliklerin neresindeyim özeleştirisi yapmak ve bir güzel düşünmek gerekiyor.

Konuşmalardaki sözüm meclisten dışarı şeklindeki üslup ile “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” kastedildiği açık olmasına rağmen gelin görün ki gelin olmaya ve sözü üzerimize almaya pek niyetimiz yok. Bu yüzden yapılan onca konuşma ve verilen mesajlar, üzerine alacak kimseyi bulamadığı için havada kalıyor. Halbuki bu yol, bu işi kırmadan, dökmeden dolambaçlı yollarla anlatma yoludur ve güzel bir yoldur.

Aynı aymaz (laftan, sözden anlamaz ve üzerimize almaz) halimizi, Kur’an’dan okunan ayetlerde de göstermeye devam ettiğimize göre bundan sonra vaizlere, hatiplere, yazar ve çizerlere düşen, “söz anlayana söylenir” sözünde olduğu gibi sözü, meclis dışındakilere değil, meclis içindekilere anlayacakları dilden söylemeleridir. Ne zaman, nerede, nasıl ve ne şekil konuşurlarsa konuşsunlar konuşmalarının başında, arasında veya sonunda “Sözümüz meclisten içeri” demelidirler. Çünkü başka türlü bizim üzerimize alacağımız yok. Tabi, bu işi yaparlarken kırmadan, dökmeden, işi şahsileştirmeden güzel bir üslup ile yapmalıdırlar.

**13/06/2020 tarihinde Kahta Söz'de yayımlanmıştır.