28 Mayıs 2020 Perşembe

Kara Gün Dostu Meslek Liseleri ***

28 Şubat sürecinin en büyük zararı, şimdilerde mesleki ve teknik lisesi adı verilen meslek liselerine olmuştur. Zamanın aktörlerinin, İHL’lere öğrenci teveccühünün önünü kesmek amacıyla getirdikleri katsayı ucubesi, tüm meslek liselerine öğrenci akınını durdurduğu gibi bu okulların da işlevlerini yitirmesine sebep oldu.

1998 yılından itibaren uygulamaya konan katsayı adaletsizliği, 2012 yılında kaldırılmış olmasına ve MEB’in onca teşvikine rağmen bu okullar hala eski öğrenci sayısına ve eski görkemli günlerine ulaşabilmiş değil. Bu okullar belli sayıda sınavla öğrenci almaya başlamış olsa da tercih eden öğrencilerin çoğunluğunun, katsayı öncesindeki başarılı ve yetenekli öğrencileri tam çekebildiği söylenemez. Meslek liselerinin dününü ve bugününü bilenlerin ilk akıllarına gelen; yıkmak kolay, yapmak zor sözüdür. Çünkü adamlar budamamış, yıkmışlar. Post modern darbenin üzerinden 23, okullar arasındaki katsayı farkının kaldırılmasının üzerinden 8 yıl geçmiş olmasına rağmen bu okullar hala kendine gelemedi maalesef.

Birilerindeki İHL fobisi hatta düşmanlığı, ülkenin geleceği olan bu okulları, bir daha belini doğrultamayacak şekilde tarumar etmiştir. Gerçekten tek dertleri İHL’ler mi idi yoksa bu ülkeye düşmanlık etmek miydi? Düşünmek lazım. Bu ülkeye, bu ülkenin geleceği olan, gençliğinin baharındaki çocukların önünü keserek bu ülkeye en büyük düşmanlığı yapan sürecin aktörleri, geciken adalet adalet değil misali yıllar sonra yargılandılar. 103 sanıklı davada sanıklardan 21 tanesine, darbeye teşebbüs etme suçundan dolayı ağırlaştırılmış müebbet verildi. Bu ceza müebbede çevrildi. Yaşlarından ve sağlık durumlarından dolayı haklarında kontrol uygulandı ve içeride yatan yok. Sadece üzerlerinde yurtdışına çıkış yasağı var. Ödül gibi ceza ancak buna denir. Keşke, yıllar sonra verilen ve uygulanmayan bu ceza yerine onları, katsayıdan dolayı mağdur ettikleri öğrencilerin önüne çıkarıp öğrenciler onların yüzlerine tükürseydi onlar için en güzel ceza olurdu.

Aslında bu yazıya oturduğumda niyetim, 28 Şubat sürecini yazmak değildi. Konu meslek liseleri olunca ister istemez, bu sürece uzandım. Toplum olarak tam farkına varmasak da çocuklarımızı bu okullara pek göndermek istemesek de meslek liseleri önemli gerçekten. Çünkü bu okullar bu ülkenin yarınıdır. Aynı zamanda bu okullar kara gün dostudur. Eski şaşalı günlerinden eser olmasa da yaşadığımız bu olağanüstü süreçte bu okullar, arı gibi çalıştı, zor zamanda en fazla ihtiyaç hissettiğimiz ürünleri üretti ve iyi gün dostu değil, kara/kötü gün dostu olduğunu gösterdi.

Koronavirüs sürecinde bu okullar neler yaptılar? Miktarlarını yazmadan kısaca bir göz atalım:
*Temizlik malzemeleri ve dezenfektan üretimi,
*Kolanya üretimi,
*Cerrahi/tıbbi maske üretimi,
*Sağlık çalışanlarının korunabilmesi için yüz koruyucu siper,
*Tek kullanımlık önlük üretimi,
* Cerrahi maske makinesi, solunum cihazı ve N95 maske makinesi üretimi, 
*Yoğun bakım yatağı üretimi gibi.

Mesleki ve teknik liselerinin zor günde ortaya koydukları bu performans, geleceğimiz adına ümitlendirdi beni. Bizim ölümüz bu, dirimizi görün siz dedirtti bize. Ölüsü bu ise varın dirisini siz düşünün. Yeter ki biz bu okullara güvenelim, gereken ilgiyi gösterelim, bu okullara her türlü imkanları sunalım.

Sağ olsunlar, var olsunlar. İyi ki varlar. Hepsine minnettarız ve müteşekkiriz. Bu okulların eski günlerini yeniden görmek dileklerimle…

***30/05/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.



27 Mayıs 2020 Çarşamba

Sürümleri Batsın! *

5-6 sene oldu, bir cep telefonu aldım. Adına cep telefonu diyorsak da aslında bir el telefonu. Cebe girmiyor. Girse de zaten cepte durdurmuyoruz. Zira elimiz ve ayağımız bu telefonlar şimdi. Oturduğumuz yerde her işimizi bu aletle yapıyoruz. Öyle bir alet ki sesli ve görüntülü görüşüyor, uzakları yakın ediyoruz, mesajlaşıyoruz, fotoğraf ve video çekimi yaparak ânı ölümsüzleştiriyoruz, adres buluyoruz, konum paylaşıyoruz, ödeme yapıyor, sanal âleme giriyor; Türkiye’de ve dünyada neler olmuş, onları öğreniyoruz. Kimimiz bununla oyun oynuyor. Ben de ortamını buldukça ilave olarak yazı yazarım.

Aldığım bu telefonda saydığım bu özelliklerin tümü var. Alıp alacağım en son telefon bu olsun. Ötesini istemem. Zira bana yeter de artardı bile. Hatta beni öbür dünyaya bile götürür. Bu yüzden gözüm gibi baktım bu telefona. Bunca yıl geçmesine rağmen kırığı yok, çıkığı yok. Sapasağlam duruyor. Üstelik her bir özelliği işlevini görüyor hala.   Benim üzerime başkası kaç defa telefon eskitti. Eskitmediyse de model yükseltmek için sürekli yeniledi. Böylelerine de “Yazık, bir çuval dolusu parayı verip paralarını dışarı atıyorlar” diye serzenişte bulunurum.

Ben böyle serzenişte bulunayım, ayakkabı eskitir gibi telefon değiştiriyorlar diye birilerine kıza durayım. Kızdığı/ayıpladığı insanın başına gelmeyince ölmezmiş. Koronavirüs sürecinde -çok abartanları değil- yerinde ve zamanında ihtiyaca binaen model yükseltmek amacıyla telefon değiştirenlere kısmen hak verdim.  

Malumunuz koronavirüs dolayısıyla hemen hemen her alanda gündelik yaşantımızı değiştirerek çoğunda B planını uygulamaya başladık. Eğitim ve öğretimde de B planına geçtik. Canlı ders vereceğim. Telefonuma Milli Eğitim Bakanlığının “Eğitim Bilişim Ağı” olan EBA’yı telefonuma indirmem gerek. Google Play’i açtım. İndirmeye kalktığımda karşıma kırmızı yazı ile “Cihazınız bu sürümle uyumlu değil.” uyarısını aldım. Hasılı cepten canlı ders yapamadım. Mecburen masaüstü bilgisayara geçtim. Sadece EBA’yı indiremesem yine gam yemeyeceğim. MEB, öğrencilerin günlük yapacağı bir takvim hazırladı. Öğrencilere hatırlatmak için bu takvimi telefonuma indirmeye kalktım. Karşıma tekrar aynı uyarı çıktı. Malum süreç dolayısıyla eş, dost, arkadaşla görüşemeyince hiç olmazsa dijital ortamda birbirimizi görerek karşılıklı konuşalım teklifi alıyorum. Gönderilen davete icabet etmek için Google Play’den program indirmeye kalkıyorum. Yine “Cihazınız bu sürümle uyumlu değil.” uyarısı alıyorum.

Tüm bu olup bitenlerden benim anladığım, telefonumun modelinin eskidiği, bazı işlevlerini yerine getirse de çağa ayak uyduramadığı, ıskartaya çıkartılması gerektiği ve değiştirilme zamanının geldiğidir. Maalesef aldığımız her teknolojik ürün, aldığımız anda veya kısa zamanda demode oluyor. Daha doğrusu birileri eskitiyor. Üzüldüm bu duruma. Cihazım basmatik olsa tarih oldu diyeceğim. Mevcut işlevlerini yerine getirmese tamam, artık bunun değiştirilme zamanı geldi diyeceğim. Yok, böyle bir durum. Yazık gerçekten. Demek ki birileri, çıkardıkları her modeli bu şekilde piyasaya sürüyor. İnsanımız da model yükselteceğim, telefonum her türlü özelliğe sahip olacak diye durmadan telefon değiştirmek durumunda kalıyor.

Teknolojik gelişmelere göre telefonlarda yeni özellikler bulunsun. Buna diyeceğim bir şey olamaz. Ama piyasaya yeni sürülen sürümler, kullandığımız cihazlara niçin uyumlu bir şekilde sürülmüyor? İsterlerse yaparlar. Ama yolmak için yapmıyorlar. Bu yaptıklarıyla bize mevcudu kullan at, telefonunu yenile ve sürekli bize çalış, her yeni telefonla bir taraftan keyif çatarken diğer taraftan da sürüm sürüm sürün, denmek isteniyor. Yoksa başka türlü nasıl tüketim toplumu yapacaklar bizi… Sürümleri batsın, bitmek bilmeyen emelleri de… Allah onların gözlerini doyursun! Nasıl bir şey ise sürüm kadar başlarına taş düşsün…(Bu arada yeni cep telefonu almamak için direneceğim. Eskiye devam gittiği yere kadar…)

*30/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

26 Mayıs 2020 Salı

O Ramazan, Ben Ramazan Değildir!

Sosyal medya, birkaç gündür Diyarbakırlı Ramazan Hoca ile gündemde. 
Bazıları bu konuyu paylaşırken Diyarbakır'ı es geçerek sadece "Ramazan Hoca" diye paylaşım yapıyor. Bu tür paylaşımları görünce ben bile bazen acaba benden mi bahsediyorlar diye düşünmeden edemiyorum. Başkası da aynı düşüncelere sahip olabilir, ben Ramazan ile o Ramazan'ı karıştırabilir ve yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermemek için aşağıdaki açıklamaya ihtiyaç duyulmuştur.

Benzerliklerimiz:

1.İkimizin de adının Ramazan olması benim o Ramazan olduğum anlamına gelmez. Nasıl ki her sakallıya amca demiyorsanız adı Ramazan olan herkes de O Ramazan değildir. Adaşız sadece. Ramazanda doğduğum için başka isim aranmadan bana bu ismi vermişler. O Ramazan'ın dedesinin adı Ramazan değilse kuvvetle muhtemel o da ramazanda doğmuştur.

2.İkimize de Ramazan Hoca diyorlar. Videolarına bakınca O, derin ve meşhur bir hocaya benziyor. Benimki yüzeysel hocalık.  Zira o derinlik bende yok. Öğretmencilik oynuyorum sadece. Üstelik ben bu görevi maaş karşılığında yapıyorum. O ise meccanen bu görevi yerine getiriyor. Ayrıca bu ülkede hocadan çok ne var? Nizip'te ismini bilmedikleri ve tanımadıkları kişilere "Hocam" diye hitap ederler. Hocam diye hitap edildikçe sen de beni ne çabuk tanıdılar diye işin aslını öğreninceye kadar bir müddet sevinirsin.

3.Fotoğraftan gördüğüme göre ikimizin de burnu büyük. Belki de tek benzer yönümüz bu. Ama bu ülkede burnu büyük çok kimse var. Ölçmedim ama sanırım benimki daha büyük. Ayrıca her burnu büyük olana Ramazan diyeceksek her Karadenizliye Ramazan demek lazım.

Farklılıklarımız:

1.O, Diyarbakır'da yaşayan bir Diyarbakırlı, ben ise Konya'da yaşayan  bir Konyalıyım. Onun ömrü Diyarbakır'da geçmiş. Bana gelince, ömrü hayatımda Adıyaman-Kahta’da çalışırken Diyarbakır'a bir defa(2001) gittim. O da sınav için. Sınavdan sonra WC'ye gittim. Orada kapalı kaldım. Kapıya vurdum, seslendim. İmdadıma kimse gelmedi. Veli dedikleri bu Ramazan da gelmedi. Veli olsaydı gelir beni kurtarırdı. Nasıl kurtuldun WC'den demeyin. Zira konumuz bu değil. Konumuz, O Ramazan. (Meraklısı için bakınız: https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2016/10/bedava-sirke-baldan-tatl-olmad.html)

2.O Ramazan camiden çıkmaz, durmadan tebliğ görevinde bulunurmuş, ben ise kolay kolay camiye girmem. Kaç aydır cumaya bile gitmedim, bayram namazına da. Sürekli gittiği Diyarbakır Ulu Camiyi de Diyarbakır’a gittiğim zaman ziyaret etmedim.

3.O Ramazan 43 yaşında imiş, ben ise 57 yaşındayım. Yaşımı söylüyorum ki O Ramazan’a çeksin diye bana bu ismi vermediler.

4.Resmine bakarsanız, O Ramazan esmer ve saçları siyah, ben ise sarışınım. Benim saçlarım turuncu. Bakmayın şimdi ağardığına.

5.Basından izlediğim kadarıyla O Ramazan, Diyarbakır'da sevilen biri. Hatta sosyal medyada "RamazanHocaYalnızDeğildir" şeklinde kendisine çığ gibi destek var. Benim ise sevenim yok. Hatta kendimi, kendimin bile sevdiği şüpheli. O Ramazan'ın başına gelen, benim başıma gelse bırakın desteği, "İçeri girmeye" ya da akıl hastanesine yatırılmaya geç bile kalındı" denirdi. Yani O Ramazan yalnız değil, ben Ramazan ise bir başınayım.

6.O Ramazan’ın soyadı Böçkün, benimki Yüce. Yani bırakın aynı Ramazan’dan bahsetmeyi, gördüğünüz gibi aramızda bir akrabalık bağı bile yok. Belki de tek akrabalığımız hepimiz gibi ikimiz de Adem’deniz. Müslüman olduğu için de din kardeşiyim.

7.O Ramazan meşhur ve medyatik oldu. Videoları tıklanma rekorları kırıyor. Ben ise sosyal medyaya takılarak meşhur olmaya çalışan ama bir türlü meşhur olamamış kendi halinde biriyim. Ayrıca paylaşımlarım sinek avlıyor. O Ramazan’ı herkes tanırken beni tanıyan, bir elin parmaklarını geçmez.

8.O Ramazan hakkında kamuoyu her konuda olduğu gibi ikiye bölünmüş durumda. Kimi veli diyor, kimi de deli. Sizi bilmem ama Diyarbakır’da tuvalette mahsur kaldığımda gelip beni kurtarmadığını düşünürsek, bana göre O Ramazan bir veli değil. Ben de bir veli değilim. Benim veliliğim, lise son sınıfta okuyan çocuğum dolayısıyla MEB nezdinde o çocuğumun velisi olmaktan ibarettir. O Ramazan şizofren hastası bir deli mi? Hekim olmadığım için ona deli diyemem. Şöyle konuşmasında normal gibi. Yalnız sahte veya doğru, elinde tapu gibi bir deli raporu varmış. Bana göre benim akıl sağlığım yerinde. Elimde deli olduğuma dair bir raporum bile yok. Ama bir doktora gitsem hakkımda ne der, şimdiden bir şey söyleyemem.

9.O Ramazan yerli ve yabancı turistlere Kur’an’dan ayetler okuyarak tebliğ görevinde bulunuyor. Anladığım kadarıyla dini bilgisi gibi turistlerle de konuştuğuna göre yabancı dil bilgisi de olan biri. Benim İngilizce bilgim “what is your name, where are you from” demekten ibaret. Üstelik İngilizceyi yazıldığı gibi okurum. Yani telaffuz sorunum yok.

10.Konuşmasından O Ramazan’ın Kürt olduğu anlaşılıyor, ben ise rengimden dolayı kimi Avrupalılara, kimi de burnumdan dolayı Karadenizlilere benzetse de Türk’üm.

Gördüğünüz gibi O Ramazan ile ben Ramazan arasında dağlar kadar fark var. Aynı ülkede yaşamanın dışında hemen hemen pek bir benzerliğim yok. Allah O ramazan’ın yardımcısı olsun, benim ve sizin de.

Konu; O Ramazan, ben Ramazan’dan açılmışken bir de şunu söyleyeyim. Ben şu Ramazan da değilim: https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2016/11/ramazan-yuce.html Ayrıca bu zorunlu basın açıklama metnimde sıkça Ramazan’dan bahsettim. Konumuzun, bayramını evlerde yaptığımız ramazan orucuyla bir alakası yok.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur…