9 Mayıs 2020 Cumartesi

Hem Külfet Hem de Nimet *

Evlere kapanmaktan sıkıldığımız kadar dışarı çıktığımızda maske takmaktan da sıkıldık. Nasıl bir maske ise doğru dürüst nefes aldırmıyor bize. Ağız ve burnumuzun açık olması bir nimetmiş gerçekten. Hele bir de gözlüklü isen, yandın demektir. Çünkü maske takınca gözlük buğulanınca önünü de göremiyorsun. Sadece burun ve çenemizi kapatmamıza rağmen bir tanıdığımızla karşılaştığımızda kolay kolay tanıyamıyoruz. Küçücük bir maske bizi virüse karşı koruduğu gibi tanınmamızı da zorlaştırıyor.

Geçen gün bakkala uğradım. Bakkaldan çıkan bir hanımefendi "Ramazan Hocam! Nasılsın, iyi misin" dedi. Baktım, tanıyamadım. Çünkü yüzünde maskesi vardı. Kimsin, beni nereden tanıyorsun? Sizi çıkartamadım demeden iyiyim, teşekkür ederim. Siz nasılsınız dedim, hiç bozuntuya vermeden. İsmimle hitap ettiğine göre belli ki beni tanıyan biri. Sesinden de çıkartamadığıma göre uzun süredir görüşmediğim biri olmalı. Maskesini çıkarsa mutlaka tanırım ama maskeni çıkar diyemem ya. Yine hiç bozuntuya vermeden "Aynı okulda mısın" dedim. "Evet" dedi. Bana "Siz, Sarayönü'nde misiniz" dedi. Hayır, oradan geldim diyerek çalıştığım okulu söyledim. İyi günler dileyerek ayrıldık. 

Eve İnternet bağlattığım gün apartmanın önünde Telekom elemanlarıyla konuşurken yanıma yaklaşan biri selam vermekle yetinmedi, konuşmaya başladı. Adama cevap veriyorum ama tanıyamadım. Dikkatlice dinleyince sesinden karşı komşum olduğunu anladım. İlahi komşu! Sen misin? Maskenden çıkartamadım dedim. 

Ömrümüz kifayet eder de eskiden olduğu gibi bir gün normal hayata geçer ve yüzümüzdeki maskeleri de atarsak nefes almada ve tanınmada zorlansalar da bazı insanların yine maskeli dolaşmalarını isterim. Çünkü maske bu tiplerin alışkanlık haline getirdikleri iki özelliklerini örtüyor. Ne demek mi istiyorum? Efendim, burunlarını çöp sepetini karıştırır gibi karıştırıp duruyorlar. O küçük maske dolayısıyla ellerini burunlarına götüremiyorlar. Götürseler de elin burna temasını maske engelliyor. Maskeli iken burunla oynayamadıklarına demek ki burunlarında bir şey yok. Avarelikten kendilerine meşgale bulmuşlar ve tik haline getirmişler, hemen parmakları burunlarına gidiyor.

Bir diğer kesim daha var ki normalleştiğimiz zaman bu tipler de yine maske takmaya devam etsinler istiyorum. Bunların da elleri ağızlarında. Fırsat buldukça parmaklarını ağızlarına götürerek tırnak yiyorlar. Maske dolayısıyla maalesef ellerini ağızlarına götüremiyorlar.

Gördüğünüz gibi maske deyip de geçmeyin. O küçücük maske neleri gizliyor, nelere kadir, bir bilseniz... Eli ne burna götürtüyor ne de ağza. Nimet dense yeridir.

Maskenin hem külfet hem de nimet olduğundan konu açılmışken normal hayata döndüğümüzde eli burnuna ve ağzına gitmeyen bazıları, yüzlerindeki maskelerini çıkarırlarken gerçek kişilik ve kimliklerini gizledikleri maskelerini de çıkarsalar, oldukları gibi görünüp kendilerini gizlemeseler, insanlığa çok büyük hizmet etmiş olurlar...

*11/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

İslam Nedir, Ne Değildir? **

İslam, imanın ilkelerine kalpten inanmaktır.

Namazdır, oruçtur, hacdır, zekâttır.

İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmaktır.

Haklının hakkını veren, suçluya hak ettiği cezayı veren adalettir.

Ehliyettir, liyakattir, emanete riayet etmektir. Akrabaya, eşe-dosta devlet yönetimini peşkeş çekmemektir.

Empati yapmaktır. Kendisi için istediğini başkası için de istemektir.

Müjdeler, nefret ettirmez. Kolaylaştırır, zorlaştırmaz.

Nazikliktir, yol-yordam bilmektir, yumuşak ve tatlı bir üsluptur.

Çalışmaktır, her şeye kafa yormaktır, bir şeyin en iyisini yapmaya çalışmaktır, üretmektir.

Yardımseverliktir. Zayıfın, fakir ve gurabanın elinden tutmaktır. Komşusu açken tok yatmamaktır.

Uçmaz, kaçmaz, ayakları yere basan, reel hayata dair sözü olan bir dindir.

İnsana değer verir, onun onurunu her şeyin üstünde tutar.

Sorumluluğu insana verir. Asla kurtarıcı beklemez, miskinliği hiç sevmez. İnsan için ancak çalıştığının karşılığını vaat eder.

Baskıcı değildir. İnançta, fikirde insanı özgür bırakır. Fikir özgürlüğünü savunur. En güzel üslupla mücadele yolunu seçer.

İstişareye önem verir, sonunda Uhud Savaşını kaybetmek de olsa... Tek adamlığı önermez.

Bir devlet sistemini dayatmaz. İstediği devlet, adaleti esas alan devlettir. Aleyhine bile olsa hakkı üstün tutmayı esas alır.

Kibri değil, tevazuu emreder. Övünmeyi, böbürlenmeyi, yermeyi sevmez. Algılara, önyargılara karşıdır. İftirayı katilden daha şiddetli görür.

Affedicidir. Tövbe kapısını daima açık tutar. Hatası ne olursa olsun çizip atmaz. Son ana kadar insanı kazanmayı hedefler.

Emindir, çevresine güven verir. Aldatmaz. Aldatanı kendinden görmez. 

Barış ve esenliktir. İnsanın dünyada ve ahirette huzur bulmasını ister.

Dünya ve ahiret dengesini gözetir. Ne dünya öncelensin ne de ahiret öncelensin ister. Bu dünyayı bir imtihan yeri olarak görür. Burada yaptıklarımızdan ve yap-a-madıklarımızdan dolayı öbür dünyada hesaba çekileceğimizi beyan eder.

Adaleti, iyilik yapmayı ve yakın akrabayı görüp gözetmeyi emrederken hayasızlığı, kötülüğü ve aşırı gitmeyi yasaklar. 

Orta yolu tutun, ifrat ve tefritte aşırı gitmeyin, der.

Her şeyi olduğu gibi vücudunu da insana emanet eder, vücuda zarar veren şeylerden kaçın, der.
Allah'ın ayetlerini az bir bahaya satmayın derken yaptıklarınıza beni ve dini değerleri alet ve istismar etmeyin, der.

Olduğunuz gibi görünün ya da göründüğünüz gibi olun; diliniz farklı, işiniz farklı olmasın, der.
Şirki affetmeyeceği en büyük günah olarak görürken kul hakkına riayet edin, ikisiyle birlikte gelmeyin, der. Çünkü biri kendisi için en büyük zulüm iken diğeri de insanlara karşı zulümdür.
Kur'andır; onu okuyun, anlayın ve hayatınıza tatbik edin derken peygamberi örnek alın. Çünkü o, sizin için bir rol modeldir, der.
Kısaca, güzel ahlaktır.

Verdiğim örnekler hepinizin bildiği bazı örneklerdir. Emir ve yasakları sadece bunlardan ibaret değildir. Hepsini yazmaya kalksam sayfalar yetmez. İslam bize neyi emretmişse lehimize, bizi de neden sakındırmış ve neden nehiy etmişse yine lehimizedir. Emir ve yasakların hiçbiri kıyas götürmeyecek şekilde diğerinden üstün değildir. İman ve şirkin dışında hiçbiri diğerlerine öncelenemez veya geçiştirilemez. Emir ve tavsiyelerin hepsi birden İslam'dır. Bazı ritüelleri öne çıkarıp diğerlerini ihmal etmek İslam değildir, kolaycılığa kaçmaktır. 

Ne demek istediğimi kısaca şöyle ifade edeyim: Çoğumuz İslam denince hemen aklına namaz, oruç, hac gibi ibadetleri getirir. İslam namazdır ama İslam namazdan ibaret değildir. İslam oruçtur ama İslam oruçtan ibaret değildir. İslam hacdır ama İslam hacdan ibaret değildir.... Emirlerin hepsi yapıldığı veya yapılmaya çalışıldığı, nehiylerinin hepsinden sakınıldığı zaman İslam ve gerçek din ortaya çıkar ve bu din kişiye ve insanlığa fayda sağlayan bir din olur. Böyle yapılmadığı takdirde elimizde kuşa çevrilmiş bir İslam olur ki bu İslam ne kendimize ne de insanlığa yarar sağlar. Namaz, oruç, hac gibi ibadetlere verdiğimiz önemi, sosyal barışa katkı sağlayan adalet, güven, ehliyet gibi ahlaki kavramlara da vermeliyiz ki bu yaşadığımız İslam, dertlerimize deva olsun. Çünkü İslam bireysellikten ziyade sosyal bir dindir. Dinin aynası da güzel ahlaktır.

**09/05/2020 tarihinde Kahta Söz'de yayımlanmıştır.

7 Mayıs 2020 Perşembe

Kişiler mi Kurumlar mı? ***

Kurum, kuruluş ve devlet, seçilmiş ve atanmış kişiler eliyle yönetilir. İster atanmış ister seçilmiş olsun makamların tüzel kişiliği baki olmakla beraber makam sahipleri gelip geçicidir. Çünkü mahkeme kadıya mülk değildir. Seçilmişler bir erken seçim olmazsa beş yıllığına seçilirler. Tekrar seçilirlerse bir beş yıl daha yönetirler. Atanmışların makamlarda durma süreleri de seçilmişlerin tasarrufuyla orantılı olarak değişir. Kimi kısa süre görev yapar kimi de uzun süre. Ama eninde sonunda bir nöbet değişimi olur. Bu makamlar kişilere emanettir. Görevlerini de bu emanet çerçevesinde yerine getirirler. Emanetçi olmak demek sürekliliği esas olan hizmete aracılık etmek demektir.

Atamaya yetkili kişilerde veya seçilmişlerde zaman zaman gördüğüm bir durumu burada işaret etmek istiyorum. Seçilmiş makam sahipleri ne zaman bir iş, bir hizmet yapmış olsalar veya hediye vermiş olsalar kendi isimlerini ön planda tutarlar. İşin, hizmetin veya hediyenin altına isimlerini yazdırır veya zikrettirir. Bu durumu siz nasıl karşılıyorsunuz bilmiyorum ama bana garip geliyor. Bana göre kişiden ziyade kurumlar ön planda olmalıdır. Çünkü yapılan iş ve hizmet veya dağıtılan hediye devlet imkânlarıyla karşılanmaktadır. İsmi yazılı kimsenin cebinden çıkmıyor. Para devletin kasasından çıktığına göre makam sahibine değil, kuruma öncelik vermek gerekir diye düşünüyorum.

Ne fark eder demeyin veya bahsedilen iş, hizmet veya hediye makamda oturan sayesinde oluyor, bunu da göz ardı etmemek lazım diye düşünebilirsiniz. Kurum, kuruluş veya makam yerine kişinin ismine yer verilmesinde ben reklam kokusu alıyorum. “Bunu ben yaptım, bunu göz ardı etmeyin. Ben olmasaydım bu hizmete kavuşamayacak, bu hediyeyi elde edemeyecektiniz. Bu iyiliğimi asla unutmayın” demektir bu. Devlet imkânlarını kullanarak bedava reklamını yapmaktır bu.

Kişinin ismine yer verilmese, insanlar o hizmetin kim tarafından yapıldığını veya hediyenin kim tarafından takdir edildiğini bilemeyecekler mi? Bilirler elbet. Çünkü hangi kurum ve kuruluşun veya makamın başında kimin olduğunu insanımız çok iyi bilir ve yapılan hizmeti de daima takdir eder. Bu durumda isme yer verilmesi zait bir durumdur. Hal böyle iken yöneticilerimizin tevazuu elden bırakmamasında ve kendilerini geri planda tutmalarında fayda vardır. Yaptıkları hizmetten dolayı kendisine teşekkür edenlere de “Bu hizmeti yapmak bana nasip oldu” cevabı tevazu sahibi olmanın bir gereğidir.

Her nerede olursa olsun herhangi bir hizmetin ifasında veya bir hediyenin takdiminde isimlerin ön plana çıkmasını(yazılmasını) ben, hala kurumsallaşamadığımızı çıkarıyorum. Halbuki kişileri değil, kurumları öncelememiz lazım. Kurum kültürü de böyle oluşur. Öyle bir kültür oluşturmalıyız ki bir hizmet kişiye bağlı yürümemelidir. Kişi gitti mi o hizmet sekteye uğramadan, kişiden sonra da kaldığı yerden devam etmelidir.

Unutmayalım ki kişiler bir koltukta oturdukları müddetçe kendilerini değil, devleti temsil ederler. Bu da görev süreleriyle orantılıdır. Yani gelip geçicidir. O zaman oturduğumuz yerde kendimizi değil, devleti temsil etmemiz gerektiğini hiç hatırdan çıkarmayalım.

***14/05/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.