16 Nisan 2020 Perşembe

Namütenahi İnfaz Yasaları *

Adı ister af yasası, ister ceza indirimi, ister infaz yasası olsun, adil yargılama sonucu, suçu sabit görülmüş ve meri kanuna göre ceza almış ve cezası onanmış her kim ve suçu ne olursa olsun, mahkumların cezaevinden çıkmasına yönelik yapılan her bir düzenleme, adalet dağıtmaktan ve adaleti tesis etmekten uzaktır. Bugüne kadar mahkumların salıverilmesine yönelik değişik adlarla çıkarılmış ne kadar düzenleme yapıldıysa hiçbirinde bir kamu yararı oluşmadı. Yapılan bu düzenlemelerden halkın kahir ekseriyeti, özellikle suçun mağdur kesimi hiç hoşnut olmadı. Cezaevinden çıkanların çoğu yeniden suça karıştı. Buna rağmen Meclisimiz bu tür yasaları çıkarmaktan geri durmadı. 

Bir faydaya haiz olmadığı gibi zararının daha fazla olduğuna dair toplumun kahir ekseriyetinde bir konsensüs olmasına rağmen seçim vaadi, “kader mahkumları” veya hapishanelerin doluluk oranını düşürme gerekçesiyle çıkarılan her bir infaz yasası, “Problem değil, sen suç işle, ben arkandayım” demek olup suça teşvik anlamına gelir. Buna rağmen siyasi partilerimiz ve içimizden seçerek gönderdiğimiz vekillerimiz, bu tür düzenlemelere niçin alet olurlar, çok anlamış değilim.

Meclisin başta af olmak üzere bir ceza indirimi düzenleme yetkisi olsa da bu hak ve yetkiyi kullanmamalı. Kullanacaksa da devlete karşı işlenmiş kabul edilen suçlarda bir tasarrufa gitmelidir. Şayet vekiller, verilen bu hakkı biz, tepe tepe kullanırız düşüncesiyle hareket ediyorlarsa yaptıkları tasarrufla mahkumları salabilirler ama halkın maşeri vicdanında kendilerini mahkum etmiş olurlar. Çünkü bu tür düzenlemelerde birden fazla taraf vardır. Orta yerde bir suç varsa suçlu vardır, aynı zamanda suçlunun mağdur ettiği kesim vardır. Bir düzenlemeye imza atarken işlenen suçlardan mağdur olan kesimleri de dikkate almak gerekir. Çünkü esas affetme yetkisi onlardadır. Eğer Meclis bir düzenlemeye ihtiyaç duyuyorsa çıkaracağı kanun için mini bir halkoylaması düşünebilirdi. Bu oylamaya suçun mağdurları katılır. Oylamanın sonucunda mağdurlar, kendilerini mağdur edenleri affederse bu düzenlemenin başımız üstünde yeri vardır.  Kimsenin söyleyecek sözü olmaz.

Meclis, bir hak ve yetki kullanacaksa cezaların caydırıcı olmasına dair düzenlemeye imza atmalıdır. Maalesef bugüne kadar çıkarılan yasalar, caydırıcı olmadığı için suç oranlarında düşme de olmuyor, cezaevlerimiz yine hınca hınç doluyor. İçeride yatanların çoğu da aldığı ve yattığı cezadan dolayı pişmanlık duymuyor ve cezaevinden çıktıktan sonra da  kendisine çeki-düzen vermiyor. Hasılı yapılan onca düzenlemeye rağmen bu adalet anlayışımız, adalet dağıtmadığı gibi sürekli suç üretmeye devam ediyor. Bunda da en büyük pay Meclisindir. Ya adam gibi herkese şamil, her devre uygun kanun çıkaramıyor ya da değişik saiklarla çıkardığı kanunların arkasında durmuyor.

Ezcümle, bizim adımıza yetki kullanan devlet ve Meclis, suçluları korumaya yönelik adımlardan vazgeçmelidir. Adalete olan güveni yok eden bu tasarrufların, halkın kahir ekseriyetinde bir karşılığı olmadığı için sosyal barışa da katkısı yoktur. Unutmayalım ki çıkarılan ve çıkarılacak her bir infaz düzenlemesi, MEB’in yıllar yılı eğitim ve öğretimde uyguladığı mantığa benzer. Nasıl ki MEB, eğitim ve öğretimin içinde tutayım, onları topluma kazandırayım düşüncesiyle okullardaki başarısız ve okulların altını üstüne getiren, haylaz öğrencileri korumaya yönelik adımlar atıyor ve olan okullardaki masum ve bir hedefi olan çocuklara oluyorsa infaz düzenlemeleriyle de bilerek veya bilmeyerek suçlular korunmuş oluyor. Burada da olan suçun mağdurlarına ve topluma oluyor. Sonuçta eğitim ve öğretimimiz de yerlerde sürünüyor, adaletimiz de… Keşke suçluları korumak adına adımlar attığımız kadar dışarıdaki masum ve mağdurları korumaya yönelik adımlar atabilseydik…Yine okullarda “Ben okumak istemiyorum” diyenleri zorla sınıf geçirterek onları korumaya çalıştığımız kadar -ki bu mantık ile onlara da kötülük yapılıyor- bir hedefi olan, başarılı çocuklara yönelik adımlar atabilseydik…

*17/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


15 Nisan 2020 Çarşamba

Evde Kalmak mı yoksa Dışarıda Kalmak mı?


Bir aydır eve kapananlar, evde sıkıldık diyenler, bir an düşünün ki koronavirüs dışarıda birbirimizle temas yoluyla değil de kapalı mekanlarda, özellikle evlerde ortaya çıksa, evin bilinemeyen bir köşesinden bulaşmış olsa o zaman yetkililer ve uzmanlar, "evde kalın", yerine "evlere girmeyin", "dışarıda kalın" diyeceklerdi. O zaman ne yapıp ne ederdik? Şimdi sıkılınsa da evlerde yiyip içip yatılıyor. Olur mu öyle şey, olmaz olmaz, demeyin. Ölmez sağ kalırsak bizleri nasıl bir sürpriz bekliyor, göreceğiz.

Dışarı daha iyi demeyin. Bir düşünün ki 7'den 70'e herkes dışarıda ve evlerine girip uyuyamıyor. (Depremleri gözünüzün önüne getirin) Bu durumun belirsiz bir şekilde aylarca sürdüğünü düşünün. Her şeyden geçtim, telefonunuzun şarjı bitse nerede şarz edeceksiniz?

O yüzden beterin beteri var. Oturun, oturduğunuz yerde. Rahatınıza bakın ve sıkılmayın. Sıkıldıkça benim bu olası felaket senaryom, aklınıza gelsin. Ardından oh be, dünya varmış, deyin. Hiç sıkılmayacaksınız.

14 Nisan 2020 Salı

Görevden Alınmayı mı Tercih Edersin yoksa İstifa Etmeyi mi? *

Kamu veya özel sektör olsun bir yerde yöneticilik görevini yürütmekte olan makam sahipleri için zaman zaman “görevden alındı...el çektirildi...istifası istendi...” gibi sözleri duyarız. Futbol kulüplerinde teknik direktörlük yapanların başına daha fazla gelir.

Hiç tasvip etmiyorum “görevden alındı” türü sözleri. Kendi başıma gelmiş gibi üzülürüm bu yol ile alınanlara. Bunun başka yolu olmalı diyorum. Çünkü bu üslubu kırıcı ve onur zedeleyici olarak görürüm. Pekala “nöbet değişimi yaşandı...görevi bıraktı...emekliliğini/affını istedi...” gibi bir üslubun tercih edilmesi daha şık kaçar diye düşünüyorum.

Sonucu itibariyle aynı amaca hizmet etmesine rağmen gönül alıcı üslup yerine, niçin onur kırıcı üslup ve yollar tercih edilir? Tek aklıma gelen, görevden alınan kimsenin istifa seçeneğini kullanmaması geliyor. Biliyorum tüm sorumluluğuna rağmen koltuk tatlıdır. İnsan oturduğu koltuğu kolay kolay bırakmak istemez… Kendisine yetki, sorumluluk ve koltuk verilen her bir insan geldiği koltuğun hakkını vermek, başarılı olmak, adından söz ettirmek ve o koltukta kalıcı olmak ister. Kendinde de o yeteneği görüyor olabilir. Şayet bu koltuk sahibi,
·         İstenen/beklenen başarıyı gösterememiş, beklentilerin altında kalmış ve kurumunu ileriye taşıyamamış ise,
·         Koltuğun hakkını yeterince veremiyorsa,
·         Heyecanını kaybetmiş ve kendi kendini tekrarlamaya başlamışsa,
·         Kendini yetiştirememiş ve geliştirememişse,
·         Kurumunda sosyal barışı bozuyor, personelini motive edecek katkı sağlayamıyor ise,
·         Risk almaktan kaçınıyorsa,
·         Sayısız mazeret ve gerekçelerin arkasına sığınıyor, eksikliği kendinde değil, başkalarında buluyorsa,
·         Kurumunda ağırlığını hissettiremiyor, etkisiz elemanlara oynuyor ise,
·         Bariz hata yapmış, bu hata onulmaz yaralar açmış/açacak ise,
·         Amirleriyle bir eşgüdüm içerisinde uyumlu çalışamıyor, onlara ayak uyduramıyor, onların hızına yetişemiyor ve amirleri, kendisi ile çalışmaktan haz almıyor ise,
·         Kamuoyunda kendisine karşı hoşnutsuzluklar oluşmuş ve varlığı birlikte çalıştığı insanlara zarar verir hale gelmiş ise…

Bu durumda o koltuğu hala işgal etmesinin bir anlamı var mı? Niye görevden alınmayı bekliyor? Yapışık mı o koltuk kendisine? Anasından bu koltukla mı doğdu? İstifa denen bir mekanizma var. Alır eline beyaz kağıdı. Görevden affını isteyen bir dilekçe yazar ve istifa eder. Bu istifanın, basında ve kamuoyunda “falan görevini bıraktı…affını istedi…koltuğunu terk etti…” şeklinde yer alması daha hoş ve şık kaçmaz mı? Bu yol ile kendi onurunu koruduğu gibi hem de koltuk sevdalısı olmadığını göstermiş olur. Ayrıca birlikte çalıştığı insanların da elini rahatlatmış olur ve bıraktığı kuruma da taze bir kan ve heyecan gelmesine -en azından giderken- katkı sağlamış olur.

Batı ülkelerinde en ufak bir hatada tek taraflı bir tasarruf diyebileceğimiz bu istifa seçeneği, sıkça kullanılırken bizim ülkemizde bu yol ve seçenek maalesef nadiren işler. Bunu da ancak kendine güvenebilen az sayıda kişi yapabiliyor. Unutmayalım ki insan onuru, koltuktan daha önce gelir. Zira insan onuru için yaşar.

*15/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.