6 Nisan 2020 Pazartesi

Gençlerin Yeteneklerini Köreltmeyelim! *

Okulların eğitime ara vermesinin ardından, sınava hazırlanan LGS ve YKS öğrencilerine destek olsun diye yazdığım, “LGS ve YKS adaylarına” başlıklı yazım üzerine, KPSS’ye hazırlanan üniversite son sınıf bir öğrencinin, bizimle ilgili de yazı bekliyorum isteğine, “Böyle bir yazı yazarsan, köşemde yer veririm demiştim. Öğrenci; üşenmemiş, onca derdinin arasında eğitim ve öğretimi masaya yatıran enfes bir yazı kaleme almış. Bundan sonrası öğrenciye ait. Sizi eğitim ve öğretimi dert edinmiş bu yazıyla baş başa bırakıyorum:

“Bu ülkenin sorunları nelerdir? Terör, işsizlik, torpil, beyin göçü, bedavadan kazanma alışkanlığı, cari açık, dış borç, kadına şiddet, hukuka inancın kalmaması, gelir dağılımı eşitsizliği, siyasî kamplaşma gibi onlarcasını sayabilirsiniz belki. Ama ülkenin çözülmeyen en büyük sorunu eğitim sistemidir. Uygulanan sistem, çağın gerisinde kalmış ve her dönem, siyasetin etkisinden kendisini kurtaramamıştır. Sınırsız yaratıcılık yeteneklerini, gözü kapalı çocukların ellerinden çalan bir eğitim sistemi. Teoriye dayalı yığınla bilgi ezberletmenin, öğretmenin asli görevi sayılan bir müfredat... Geleceği sadece 3 saatten ibaret olan gençlerimizden, nasıl mutlu ve yaratıcı bireyler olmalarını isteriz? Evet, teori önemlidir ama bu kadar teoriye dayalı, gerçeklerden uzak bir ölçüm olamaz. Veriyi ezberlemekten ziyade, verileri yorumlamak fark yaratır. Çocuklarımızın yeteneklerinden çok, LGS sonuçlarını merak ediyoruz. Devlete sırtını dayamış mı? İyi o zaman, ne âlâ! Bir gencimizin hayatının kurtulması bundan ibaret. Peki, bunun için şartlar nelerdir? Ezbere dayalı, çoktan seçmeli bir sürü soru. Evet, geleceğimizin kurtulması ezberci ve çoktan seçmeli sorulara bağlı.

Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından 2000 yılından bu yana 3 yılda bir yapılıyor. En son 2018 yılında yapıldı. Bu sınava 15 yaş grubundan 72 ülkeden toplam 540 bin öğrenci katıldı. Öğrencilerin, uluslararası ölçekte fen, matematik ve okuma becerilerini ölçen en önemli sınavlardan biri. Şu anda daha iyisi diyebileceğim bir sınav yok. Türkiye, bu sınava 2003 yılından beri katılıyor. 2003’den beri yükselen puanlar 2015’de düşerek 12 yıl önceki sonuçların altına geriledi. Her ne kadar 2015 sonuçlarına göre Türkiye'deki öğrencilerin puanları artsa da PISA 2018 sonuçlarına göre Türkiye "okuma, matematik ve fen bilimi" alanlarının tamamında, OECD ortalamasının altında kaldı. Bunlar eğitim sistemimizin son durumunu gösteren bilimsel veriler. Malesef son durum pek iç açıcı görünmüyor.
*
Ben İngilizce öğretmenliği 4.Sınıf öğrencisiyim. Eğer bu pandemik diye adlandırdığımız salgın ortamından sağ çıkarsak mezun olacağım. Öğretmen olarak mezun olduğumda, mesleğimi yerine getirebilmek için üç sınavın ardından bir de sözlü mülakata girmem gerekecek. Bir ertelenme olayı daha çıkmazsa tabii. Bu sınavlar, iyi bir öğretmen seçmek için mi? İyi bir öğretmen bu şıklarda mı gizli? Bugün 5 yaşındaki bir çocuğa “Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane?” sorusunu sorduğunuzda size “ıslak mendil”, “patlamış mısır”, “cips” gibi cevaplar verecektir. Ama bize sorarsanız veya ortaokul öğrencisine sorarsanız, “Biz öyle öğrenmedik o bilmecenin cevabı, nar olmalı.” deriz. Yani yaratıcılığımızı müfredat dediğimiz kalıba koyarız. Eğer iyi bir öğretmenseniz basmakalıp cevapları ezberletmezsiniz çocuklara, bilmecelere yeni cevaplar buldurursunuz. Hatta yeni bilmeceler üretmelerini istersiniz. Bunları okurken ahkam kestiğimi düşünenleriniz olacaktır belki. Ama sorarım size: Kamu Personeli Seçme Sınavı ne ölçüyor? Sabır, yaratıcılık, ahlak, cesaret, yeniliğe açıklık, gelişmeye isteklilik, bilgi...hangisi? Sabrımızı tam anlamıyla ölçtüğü kesin. Son anda ertelenen sınavlar, son anda değişen sınav müfredatları, son anda değişen sınav sistemleri ve olmazsa olmaz mülakat torpilleri belirliyor kariyerimizi, yeteneğimizi ve geleceğimizi.

Velhasılı kelam; bu süreci, sonucunu tahmin edemeyeceğim bir şekilde atlatacağım. Zor ya da kolay. Bu aşamada tek umudum/beklentim, yıllarımı verdiğim emeğimi kazasız belasız atlatmaktan ziyade, bu sistem içinde ardımızdan gelmekte olan çocuklarımızın hayal güçlerinin ve yeteneklerinin öldürülmemesidir.” Büşra YILDIZ (Ün. Son Sınıf Öğrencisi)

KPSS adayı kızımızın kalemine kuvvet! Ona ve tüm adaylara sınavlarda ve hayatlarında başarılar diliyorum.

*08/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

2020’yi Nasıl Hatırlayacağız? ***

2020 yılının geri kalan 9 ayında bizi daha neler beklediğini bilmediğimiz gibi bir öngörüde de bulunamıyoruz. Plan zaten yapamıyoruz. Çünkü burnumuzun önünü göremiyoruz. Her şeyimizi öteliyoruz şimdilik. İlk üç ayında yaşadıklarımıza bakarak bir gün bize, 2020 yılı denince siz bu yılı nasıl değerlendirirsiniz, bu yıl size neyi hatırlatıyor, siz olsanız bu yıla hangi adı verirsiniz…dense ne cevap veririz? (tabi yaşayıp o günleri görürsek)

·        Salgın/virüs/mikrop/felaket/afet yılı, (Yediden yetmişe bu salgını iliklerimize kadar yaşadık, hala yaşıyoruz: Hem ilmel yakin hem aynel yakin hem de hakkal yakin)

·         Maske yılı, (Maskeler yok satıyor, varsa da el yakıyor. Devletler, maske temin etmekte zorlanıyor. Maske kapmak ve maske yaptırmak için devletler, nerede ise maske savaşı veriyor...Tüm zorluğuna rağmen insanlar maske takıyor…)

·         Dezenfektan yılı, (Mikropları kırma özelliği olan bu ürünü bulmak, tıpkı maske gibi oldu, yok sattı. Bulan da fiyatını görünce epey bir kendine gelemedi.)

·         Kolonya yılı, (Hangi markası olursa olsun, kapış kapış gitti. Alırken kimse fiyatını sormadı bile)

·         Fırsatçılar yılı, (Fırsatçılar bu vesileyle fırsatları ganimete çevirdi. Bu süreçte millet neye ihtiyaç duymuşsa fiyatları uçurdu.)

·         Acizlik yılı, (Devletlerin, milletlerin, insanların, tıp ve bilimin salgınla mücadelede aciz kaldığı görüldü. Sağlık sektörü çöktü, devletlerin mali disiplini diye bir şey kalmadı…)

·         “Evde kal”dığımız yıl, (İnsanlık hiç bu kadar evlere kendini hapsetmedi. Dünya devletleri ilk defa bir konuda hemfikir: Hepsi “evde kal” diyor.)

·         Dijital çağın test edildiği yıl, (Eğitim uzaktan yapılıyor, birçok sektör işini dijital üzerinden yürütüyor, devlet başkanları dahi devlet yönetimlerini evlerinden yapıyor…)

·         Sosyal mesafe yılı, (Hiç olmadığı kadar birbirimizden uzak durduk, yakın temastan kaçındık. Birinci derece aile üyeleri başta olmak üzere akraba ve yakınlarla telefon, internet vasıtasıyla görüşüldü. Ziyaretler kesildi. El öpme, tokalaşma ve kucaklaşmayı ara ki bulasın.)

·         Uzaktan eğitim yılı, (Okullar, üniversiteler, etüt ve kurs merkezleri eğitim ve öğretimini uzaktan yapar oldu.)

·         Karantina yılı, (Bir veya birkaç kişide koronavirüs görülmüşse o bölge veya muhit karantinaya alındı.)

·         İstenilmeyen kişiler, (Başta Avrupa olmak üzere yurtdışı ve umreden gelenler. Çünkü virüs bize dışarıdan gelince ister istemez dışarıdan gelenlere karşı hiç olmadığı kadar tepki gösterildi. Bugünlerde yurtdışından gelenlerin evde, yurtta karantinalarının biri bitiyor, diğer karantinaları başlıyor…)

·         Ölüm yılı, (Başta kronik hastalar olmak üzere bağışıklık sistemi zayıf olanları öldüren bir virüsle karşı karşıyayız. Ölenlerden daha fazlası hastanelerin yoğun bakımlarında tedavi görüyor. Daha çok ölümlerin olacağına dair öngörü ve tespitler yapılıyor.)

·         Cenazelerin yıkanmadığı yıl, (Salgın riskinden dolayı koronavirüsten dolayı ölenler yıkanmadığı gibi kendilerine cenaze merasimi de yapılmıyor.)

·         Ölüm korkusunun herkesi sardığı yıl, (Hepimiz, ölümün soğuk nefesini ensemizde hissediyoruz, ölmeden ölüyoruz her gün. Durmadan da korku pompalanıyor.)

·         Olanla yetindiğimiz yıl, (Hiçbir şey istemiyoruz bu günlerde. Elde ve evde ne varsa onunla yetiniyor.)

·         Kepenklerin kapatıldığı, işçilerin çıkarıldığı ve iflasların olduğu yıl, (Endişem, bu hal böyle devam ederse birçok sektör iflas edecek, işsizlik daha bir artacak.)

·         Temizlikte paranoyak yılı, (Hiç olmadığı kadar temizliğimize dikkat ediyor, yıkadığımız eli bir daha yıkıyoruz.)

·         Burnumuza pis kokuların geldiği yıl, (Devletlerin etkisini kaybedeceği, ekonomilerinin çökeceği, insanlara çip takılacağı; paranın ortadan kalkacağı, yerine dijital paranın tedavüle sürüleceği, dünyanın tek merkezden yönetileceği gibi iddialar dolaşıyor.)

·         Yasakların tepki çekmediği yıl, (Seyahatlerimiz, dışarı çıkışımız, cuma ve cemaatle namaz, umre, konvoy, uğurlama, düğün vb.)

·         “Bize bir şey olmaz”cılar yılı, (Uyarılara rağmen dışarı çıkmaktan ve birbirleriyle temas etmekten kaçınmayanlar. Sayıları gittikçe azalsa da var.)

·         Doktorlara alkış desteğinin verildiği yıl, (Hastalıkla beraber önemleri daha da öne çıkan doktorlara, ileride yeniden şiddet uygulamaya kalktığımızda “En son 2020 yılında kendilerine destek verilmişti, diyeceğiz.)

·         Suç oranlarının sıfıra düştüğü yıl, (Pek duymuyorum: Ölüm, şiddet, evden uzaklaştırma, cinayet, hırsızlık vs. Belki de bu yılın tek olumlu tarafı bu.)

Verdiğim örneklere başka örnekler de verebiliriz. Zira hepsi uygun düşer bu yılı tanımlamak için. Bu yıla ne denirse densin, biz bu yılı hayırla yad etmeyeceğiz. Allah beterinden saklasın...

***07/04/2020 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.

Başımız Doğrularla Dertte *

Başka ülkeleri bilmem ama bizim ülkemizde doğru tek değil, birden fazla doğru vardır. Doğruları çoğaltan da beklentilerimizdir. Beklentilerimiz arttıkça hakikate ulaşmamız da bir o kadar zorlaşır, hatta imkansız hale gelir. Çünkü bir müddet sonra beklentilerimizi tek hakikat gibi görmeye başlarız. Zira “Beklenti üzerine hakikat inşa edilemez. Beklentiler, hakikati görmeye engelse orada değer (iman/erdem/ahlak) adına hiçbir şey yoktur”. (Zafer Özer) Bu demektir ki amacı hakikat olan insanların beklentileri olmaz. Onlar için tek gerçek, bedeli ne olursa olsun hakikatin ortaya çıkmasıdır.

Beklentiler üzerinden oluşan doğruların çokluğu kadar doğrucu insanlarımız da çok. Hatta içimizde “Doğruya doğru/yanlışa yanlış derim. Zira ben dobra bir insanım, kimseden çekinmem” diyen insan sayısı da az değil. 

Doğru ve doğruyu savunan insanları ben burada üçe indirgemek istiyorum. Bir Matematik terimi olan bir doğrunun, üzerinde alınmış iki nokta ile sınırlandırılmış parçasının bir tarafına A, diğer tarafına da B diyelim. Tarafların her ikisi de aynı doğru parçası üzerinde olmasına rağmen burada birbirine zıt kutbu temsil ediyorlar. Her ikisi de ben doğruyum, benim dediğim doğru, o yanlış diyor. Bu iki zıt kutbun ikisi birden doğru olamayacağına ve her ikisi karşısındakini yanlış kabul ettiğine göre alın size aynı doğru parçası üzerinde iki doğru ve iki yanlış. Her iki tarafın kendisinin doğru olduğunu, karşı tarafın yanlış olduğunu iddia etmesi kutuplaşmanın bir sonucudur. Olaylara sadece kendi pencerelerinden bakarlar. Beklenti ve menfaatleri da bu kutuplaşmanın gerisinde bilinçaltlarında gizlidir. Gerçek kabul ettikleri doğruyu o kadar heyecanlı ve ateşli savunurlar ki karşı tarafı dinlemeye bile gerek görmezler. Taraftar buldukça da tezlerine kendileri de inanmaya başlarlar. Kendi fikirlerinin doğruluğuna kendilerini o kadar kaptırırlar ki gerçeği savunduklarını sandıkları için savunduklarının eleştirilmesine de tahammül edemezler. Altta kalmamak için seslerini yükseltirler. Gerekirse karşı tarafın sözünü keserler, susturmaya çalışırlar. Böyle yaparlar ki muhatabı, meramını bir insicam içerisinde anlatamasın. Aslında bu tartışmaları bir zamanlar öğrencilerin sıkça yaptığı "Kar beyaz mı, siyah mı" tartışmasına benzer. Kutuplaşmada bahtlarına ne çıkmışsa onu kıyasıya savunurlar. Sonuçta galip ve mağlup belli olmaz. Başka ortamlarda da kozlarını paylaşmaya devam ederler.

İki doğru ve iki yanlışı tek doğru parçası üzerinde izah etmeye çalıştım. Umarım meramımı anlatabilmişimdir. Üçüncü doğru ise iki doğru/yanlış çizgisinin ortasında yer alan C'dir. Burada C, ne A'dandır ne de B'den. Her ikisinin doğruluğunu kabul etmeyen doğru parçasının merkezidir. Burası orta yoldur, olması gereken yerdir. Çünkü C, fanatik değildir, kutuplaşmanın içerisinde yer almaz. A ve B'nin savunucuları çok olduğu için haliyle sesleri çok çıkar ve kendilerini duyurmuş olurlar ve daima gündemde kalmaya devam ederler. Ortada yer alan C'nin ise fazla taraftarı olmaz, seslerini de pek duyuramazlar. A ile B'nin kısır çekişmesi arasında sıkışıp kalırlar. Gönülden takdir edilse de görünürde yanlarında kimseler olmaz. O yüzden gariptirler. İşte üç doğrunun en ve tek doğru olanı ortada yer alan, orta yeri tutmuş, kimseden beklentisi olmayan bu doğrudur. Gerçek doğruya doğru/yanlışa yanlış diyen kesim bunlardır.

Allah, beklentileri yüzünden doğruyu karartan, hakikatin ortaya çıkmasını engelleyen kişilerden eylemesin. Nerede olursak olalım, aleyhimize de olsa daima doğrunun yanında yer almayı nasip etsin. Doğruyu kendi emel ve beklentilerine alet edenlerden kılmasın bizi…

*10/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.