2 Nisan 2020 Perşembe

Ömrün de Ölümün Hayırlısı *

Ölüm bir gün kapımızı çalacak. Zira biyolojik yasa gereği er veya geç öleceğiz. Çünkü bu dünya geçici ve içinde yaşayan bizler de fani birer varlıklarız. Zamanı gelen gidiyor: Kimimiz ölümcül bir hastalığa yakalanıp ölüyor, kimimiz kalp krizi sonucu vefat ediyor, kimimiz vücut fonksiyonları pes edince ölüyor, kimimiz de bir kaza sonucu veya bir cinayete kurban giderek hayatını kaybediyor. Sebebi ne olursa olsun, ölümün bir gerçek olduğunu bildiğimiz halde bir sala duyduğumuz zaman içimiz cız eder. O anda hayatın anlamsızlığı aklımıza gelir. Bir müddet sonra normal hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz.

Ölümü her zaman düşünür olsak da hayatın içine kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaya devam ediyoruz. Çünkü bu fani hayatı daha çok seviyoruz. O yüzden ölmemek için her yolu deneriz. Bu, bugüne kadar böyle idi. Bugünlerde ölümü daha çok düşünür olduk. Hatta hiç aklımızdan çıkmıyor. Hatta ölmeden önce ölüyoruz dense yeridir. Çünkü görünmez düşman virüs, hayatımızı çepeçevre kuşattı. Zayıf bulduğu vücudu yere yeriyor. O yüzden ne kadar hedefimiz, idealimiz varsa öteledik hepsini ve evlerimize kapattık kendimizi. Postu deldirmemeye ve dünyayı eve sığdırmaya çalışıyoruz.

Biz ölüm korkusuyla kendimizi eve hapsetsek de ölümler oluyor ve hoşlanmasak da vefat haberleri geliyor. Ölenin yakınına eskisi gibi “Ölüm nedeni nedir” diye soramıyoruz. Çünkü hepimizin aklına “Acaba koronavirüsten dolayı mı vefat etti” geliyor. Bundandır ki ölenin yakınları, daha sormadan vefat nedenini açıklamak zorunda kalıyor. Hatta bazı vefat mesajlarında ve sosyal medya paylaşımlarında “kalp krizi” veya “vadesiyle vefat etti” açıklamalarına bile rastlıyoruz.

Koranavirüsten dolayı ölmek ayıp bir şey midir? Asla. Kişi koronavirüsten dolayı da ölebilir. Zira ayıplanacak bir durum değildir. Hepimizin başına gelebilir. Hepimiz bu amansız hastalığa yakalanabilir ve bundan dolayı da ölebilir ve yakınlarımızı kaybedebiliriz. Çünkü bu virüs kişi seçmiyor. Kimi önüne katıyorsa kovalıyor. Doktorları da vuruyor, şöhret bulmuş koltuk sahiplerini de. Bu gerçekliğe rağmen bize ölüm zamanını tercih hakkı verilse öyle zannediyorum hiçbirimiz bugünlerde ölmek istemeyiz. Yine ölüm nedeni seçeneği sunulsa koronavirüsten dolayı ölme tercihini seçmeyiz. Gerçekten zor bir durum. Belki de bundandır ki cenaze yakınları, ölenin ölüm nedenini açıklamak durumunda kalıyorlar. Çünkü bu hastalığın bulaşıcı özelliği var. Pekala ölenin yakınları da bu virüsü kapmış olabilir. Defin esnasında bu virüsün merasime katılanlara bulaştırılma riski de maalesef yüksektir.

Hasılı biz istesek de istemesek de hoşumuza gitse de gitmese de ölüm şu ya da başka nedenlerle kapımızı çalacak. Ama bu ölüm nasıl olsun? Hepimizin istediği, vadesi gelmiş bir ölüm. (Aslında her ölüm vadesi gelmiş bir ölümdür.) Belki de bu yüzden birbirimize dua ederken “Allah hayırlı ömür ve hayırlı ölümler nasip etsin” şeklinde dua ederiz. Bu duayı daha çok yapmanın şimdi tam zamanı. Temennim, bu zaman diliminde sebebi ne olursa olsun bir ölümün gerçekleşmemesi. Eğer ölüm hak vaki olacaksa da herkese hayırlı ömürler gibi hayırlı ölümler nasip etsin Mevla’m!

*03/04/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

1 Nisan 2020 Çarşamba

Dert Ortağım

Bir görüşme nedeniyle evimden en son 16 Mart günü çıkmıştım. (Sanki sordunuz da) O günden bu yana ne çarşı bilirim ne pazar. Ne arayanım var ne de soranım. Ne kimseyi ziyaret ettim ne de evime ziyaretçi geldi. Ekmek biterse fırına, çok zaruri bir ihtiyacım ortaya çıkmışsa, market ayrımı yapmadan en yakın markete gidip geldim.

Eve kapanmamın ilk haftasında gittiğim market de son gidişim oldu. Oğlan ihtiyacımı alıp geliyor, istediklerimi mutfağa koyuyor, bizimle görüşmeden evinin yolunu tutuyor. Hasılı evlendirip baş göz ettiğim çocuklarımı dahi göremiyorum. Evde hapisim anlayacağınız. Tıpkı evde kal uyarısıyla evine kapanan çoğunuz gibi.

Evde otururken şimdi evde hapis cezası almanın tam zamanı diyorum bazen. Nasılsa ben de evdeyim, herkes de evinde. Hazır eve kapanmışken bu vesileyle cezamı çekmiş olurdum. Daha neler aklıma geliyor neler! En normali de verdiğim bu örnek.

Anlayacağınız dertliyim. En büyük dert ortağım, yol arkadaşım ve sırdaşım, günde en az üç kez, içinde çay demlediğim çaydanlıktır. Pek çay içmeyen çocuğum da çaykolik oldu. Dolduruyorum çaydanlığın içini suyla. Koyuyorum ocağın üstüne çaydanlığı. Yakıyorum altını. İşe gidecekmişim, acele işim varmış gibi açıyorum ocağın alevini. Fokur fokur kaynatıyorum suyu. Demliyorum çayımı.

Çayımı biraz dinlenmeye bırakıyorum. İyice demlendikten sonra oturuyorum çaydanlığın yanına. Doldurup doldurup içiyorum. İçtikçe efkarım dağılıyor. Ta ki çaydanlıktaki çay bitinceye kadar. Ne çaydanlığım yaktın, kaynattın, pişirdin beni diyor ne içtiğim çay; yeter artık, bırak içmeyi diyor ne de midem, of! İçim dışım çay oldu diyor. Bugünlerde damarlarımı kesseniz kan yerine, çay akar anlayacağınız.

Görünen o ki evde zorunlu ikamet devam ettiği müddetçe çaydanlık, çay ve ben birbirinden ayrılmaz muhteşem üçlü olmaya devam edecek. En iyi dost zira çay bu aşamada. Umarım bu mecburi olağanüstü hal çok uzun sürmez, ülke selamete çıkar, ben de sağ salim dışarı çıkarım, herkes gibi.

Yardımlar, Gerçek İhtiyaç Sahiplerini Bulur mu? **


Malumunuz bugünlerde başımıza tebelleş olan bir salgınla boğuşuyoruz. Her geçen gün artan gözle görünmez bu mikrobun bugünden yarına gideceği de yok. Her gün yapılan testlerle bu virüse kapılanların sayısı da bir o kadar artıyor. Aynı şekilde bu amansız hastalığı atlatamayıp ölüme yenik düşenlerin sayısı da artıyor.

Dünyanın aciz kaldığı, birçok ülkenin sağlık sisteminin çöktüğü bu virüsü kapmamak, başkasına bulaştırmamak için yetkililerin uyarılarıyla evlerimize kapandık, ilden ile hatta ilçeden ilçeye çıkışlar bile mülki amirin iznine bağlı hale getirildi. Salgının hızı kesilmez, artmaya devam ederse kısmi sokağa çıkma yasağının sınırları genişletilerek belki de tüm ülkede sokağa çıkma yasağı ilan edilecek. Bakkal, marketler ve fırınlar dışında birçok sektör iş yerini açmayacak şekilde geçici olarak kepenk kapattı. İşin ciddiyetinin farkına varamamış ve “Bize bir şey olmaz” diyen az sayıdaki insan dışında ve işi gereği dışarıya çıkmak zorunda olan insanlarımız dışında herkes evine kapandı.

Eve kapandık ama ne yiyip ne içeceğiz? Haydi diyelim ki kamu sektöründe çalışanlar çalışmadığı halde şimdilik maaşlarını almaya devam ediyorlar. Özel sektörde çalışanlar ne yapacaklar bu durumda? Şimdiden işini kaybeden, evine ekmek götüremeyen ve kazancı, günlük çalışmasına bağlı insanlarımız var. Bunlar ne yiyip ne içecekler, ihtiyaçlarını nasıl giderecekler? Zaten adı konmamış bir ekonomik krizi yaşıyorduk hepimiz. Bu salgınla beraber bu ekonomik kriz derinleşecek. Şu anda hissettiğimizden daha beterini ilerleyen ay ve yıllarda hissedeceğiz. Bu durumu, ekonomisi sıcak para ve borçlanmaya dayalı, gelir ve gider dengesi yeterli olmayan ülkeler daha zor atlatacaktır.

Ne yapacağız bu durumda? Oturup ağlayacak halimiz yok. Bu çark bir şekilde devam etmelidir. Tüm geliri, alacağı vergiye bağlı olan devlet, şu anda vergi de alamadığına göre milyonları bulan ihtiyaç sahiplerine, sosyal hukuk devleti anlayışı gereği, bütçe imkanları çerçevesinde yardım yapması mümkün değildir. Geriye, zaman zaman başvurduğumuz yardım kampanyası kalıyor. Bunu ister yerinde görelim veya eleştirelim, şu anda başka da seçenek görünmüyor.

Başlatılan yardım kampanyası, gönüllülük esasına dayalı bir kampanyadır. İsteyen katılır, isteyen katılmaz. Kampanyaya katılmayanlardan beklenen, vatandaşın kafasını karıştırmamak olmalıdır. Çünkü kampanyaya yapılan eleştirilerin dozu yükseldikçe zihinler karışacaktır. Elden gelen öğün olmaz, o da zamanında gelmese de başlatılan bu hayır köprüsüne, sessiz kalarak destek olma sorumluluğumuz var diye düşünüyorum. Bu aşamada toplanan paraların tek elden toplanması ve tek elden dağıtılmasını, karışıklığı önlemek ve yardımın her ihtiyaç sahibine ulaşmasını sağlaması yönüyle yararlı görüyorum.

Burada toplanan yardımlar tam yerini buluyor mu ve gerçek ihtiyaç sahipleri tespit ediliyor mu sorusu aklımıza gelebilir. Hatta bazıları, toplanan yardım paraları ahbap-çavuş meselesi yapılıp belli kişilere dağıtılacak endişesini da taşıyabilir, o yüzden yardım etmek istemiyorum diyebilir. Gönül ister ki yardımlar herhangi bir ayrım yapılmadan gerçek ihtiyaç sahipleriyle buluşturulsun. Çünkü düşüncesi ne olursa olsun muhtaçlar bizim ortak derdimiz olmalıdır. Yardımlar yerine gitmeyecek endişesini taşıyanlar için sözlerimi bir hikaye ile bitirmek istiyorum:

”Ünlü bir sporcu, alanında dünya şampiyonu olur. Büyük, paha biçilmez ödülünü alıp adamlarıyla birlikte zafer turu atarken yanına yaşlı bir kadın yaklaşır. ”Efendim, çocuğum çok hasta. Ameliyat olacak paramız da yok, yüklü bir paraya ihtiyacım var,” deyince şampiyon, aldığı ödülü kadına verir. Adam yine zafer turu atmaya devam eder.
Ertesi gün, adamları şampiyonun yanına gelirler. ”Efendim! Yardım ettiğiniz kadının çocuğu hasta değilmiş, üstelik çocuğu da yokmuş. Kadın dolandırıcı imiş, onca parayı da boşu boşuna verdiniz, kandırıldınız,” deyince şampiyon: ”Bugün duyduğum en güzel haber bu. Demek kadının çocuğu hasta değil miymiş!” şeklinde cevap verir.

Bu hikaye üzerine başka söze gerek var mı? Bu kampanya ile kanmış ya da kandırılmış olabiliriz. Unutmayalım ki ne verirsek elimizle, o gider bizimle…

**01/04/2020 tarihinde Kahta Söz'de yayımlanmıştır.