29 Mart 2020 Pazar

Ne Ara Böyle Bir Dil Kullanır Olduk?

Eskiden özellikle futbol kulüplerinde başarılı olamayan teknik direktörler ile kulüp yönetimi yollarını ayırdığı zaman basında "Falan teknik direktör kovuldu, falan teknik direktörün görevine son verildi, falan teknik direktörün kulüple olan sözleşmesi tek taraflı feshedildi..." gibi sözler sıkça yazılır, çizilirdi. Çoğu teknik direktörün başına gelmiştir bu durum. Bu durumdaki teknik direktörlerin kulüple sözleşmesi sona erse de teknik direktörler ya tazminatlarını alırlar ya da sözleşmesi bitinceye kadar daha önce anlaştıkları parayı almaya devam ederler. Bir hak kaybına uğramamış olsalar bile onlar hakkında basında çıkan "kovuldu/görevine son verildi..." sözlerine, sanki kendim hakkında yazılmış gibi üzülürüm. Neden derseniz? Çünkü kovuldu, görevden alındı, görevine son verildi sözlerini insan onurunu zedeleyen ifadeler olarak değerlendiriyorum. 

Hiç kimse görev yaptığı yerde başarısız olmak istemez. Herkes başarılı ve sahasında en iyisi olmak ister ve bunun için çabalar. Hedeflenen başarı gelmeyince elbette bir durum değerlendirilmesi yapılır, gerekirse taze kan arayışına gidilir. Çünkü nasıl ki mahkeme kadıya mülk değilse kulüpler de teknik direktörlere mülk değildir. Kulüp ile teknik direktör nasıl ki anlaşırken el sıkışıyorsa ayrılırken de el sıkışarak ayrılmalı. Basın açıklaması yaparken "Aramızdaki sözleşmeyi kulübün menfaatleri çerçevesinde karşılıklı feshettik" denmeli. Bunun mümkün olmadığı durumlarda "Teknik direktörümüzle yollarımızı ayırdık, yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine teşekkür ediyoruz" açıklaması daha şık olur kanaatindeyim. Aslında görevine son verdik ile yollarımızı ayırdık ifadeleri aynı kapıya çıksa da ilki kişinin onurunu zedelerken ikincisi, kişinin onurunu koruyan bir ifadedir. Mademki her ikisi de aynı amaca hizmet ediyor ve maksat hasıl oluyorsa tercihimiz insan onurunu korumak olmalıdır.

Futbol kulüplerinde insan onurunu zedeleyen üslup, maalesef siyasete ve bürokrasiye de sıçradı: "Falan bürokratın görevine son verildi, yerine falan getirildi; falan bürokrat görevinden alındı, yerine vekaleten falan bakacak" gibi üsluplar görülür oldu. Halbuki eskiden "Falan makamda nöbet değişimi yaşandı. Falan affını isteyerek emekli oldu..." gibi bir üslup tercih edilirdi. Burada başarılı olamayanlar yerinde kalsın iddiasında değilim. Elbette başarılı olamayan ve belirlenen hedefleri tutturamayanlar görevinden alınsın ama gönderilirken onurları korunsun istiyorum.

Hasılı "kovuldu, görevinden alındı" gibi bir dili sevmiyorum. İnsan onurunu hiçe sayan ve ayaklar altına alan böyle bir dili biz ne ara kullanır olduk, anlamakta zorlanıyorum. Unutmayalım ki insan onuru için yaşar. Kendi onurumuz kadar başkasının da onurunu düşünmek zorundayız. 

28 Mart 2020 Cumartesi

Beştepe'de Bir Cuma Namazı *

Herkese “Evinde kal”, “Evinde otur” dendiği, ülkede cuma ve cemaatle namaz kılmaya ara verildiği bir dönemde, Diyanet İşleri başkanı Sayın Ali Erbaş’ın imametliğinde, Beşte Millet Camiinde kılınan cuma namazı, Türkiye gündemindeki yerini aldı. Salgından korunma amacıyla Diyanet’in “cemaatle namazın kılınmayacağına” dair aldığı kararına, tüm ülkede riayet edilirken kararda imzası bulunan Diyanet İşleri Başkanı’nın kendi kararını çiğneyerek cuma namazı kıldırması, çoğunluğun tepkisini çekti. Vatandaşın gösterdiği tepkiyi haklı buluyorum. Sayın Başkan herkese telkin verirken kendisi maalesef üzümü salkımla yemiştir. Düşünün ki ülkenin din işlerinden sorumlu bir imam böyle yaparsa cemaat neler yapmaz. Teşbihte hata olmaz ama burada “İmam osurursa cemaat …” sözünün tam yeridir. Maalesef DİB Başkanı Ali Erbaş, bu olağanüstü durumda cuma namazı kıldırmak ve hutbe okumakla büyük bir yanlışa imza attı ve fırsat kollayanlara emsal oldu.

Önümüzdeki cuma, bir kısım insanımız “Biz de salgın kurallarına riayet ederek birbirimizle temas etmeden, sosyal mesafeye dikkat etmek suretiyle camimizde, cuma namazımızı eda edeceğiz,” derse Sayın Başkan bu duruma ne diyecek? Olmaz demeyin, bu sembolik bir cuma namazıydı demeyin. “Salgın nedeniyle beş vakit namaz ve cuma namazının, camilerde cemaatle kılınmasına ara verildiğine” dair Diyanet’in kararından sonra Türkiye’nin bazı yerlerinde, bazı kişilerin cemaatle namaz kılmaya çalıştıkları basına yansımıştı. Ayrıca sosyal medyada “Diyanet’in böyle bir karar almaya hakkı yoktur” yazılarının paylaşıldığı, bu paylaşımların epey taraftar bulduğu göz önüne alınırsa Diyanet İşleri Başkanı’nın büyük bir yanlışa imza attığı anlaşılacaktır.

Diyelim ki siyasi bir karar veya sembolik bir gerekçe ile Başkan, bir kısım seçilmiş insanla, hijyen kurallarına riayet ederek cuma namazı kıldırdı. Bu namazın gizli kalması, basına sızmasının önlenmesi daha iyi olmaz mıydı? Böyle bir hassasiyet gösterilmediği gibi yangına körükle gidercesine, Başkanlığa ait Diyanet TV’de bu namaz, canlı olarak yayımlandı. Okuduğu hutbe ile Başkan, vatandaşa irşat görevini yerine getirme niyeti taşıyorsa pekala bu hutbeyi kendisi, Kocatepe veya Beştepe camiinin minberine çıkarak tek başına okuyup halka mesaj verme yolunu tercih edebilir, bu hutbenin de Diyanet TV’den canlı yayımlanmasına imkan verebilirdi. Maalesef böyle bir yol izlemediği gibi Sayın Başkan, okuduğu hutbedeki “Bu salgın karşısında en önemli görevlerimizden biri, yetkili mercilerin uyarılarına riayet etmektir. Hem hastalığa yakalanmamak hem de hastalığın yayılmasını önlemek için gayret göstermeliyiz.” uyarısını da kendisi uygulamalı olarak çiğnemiştir.

Hülasa Sayın Başkanın kendisi ve arkasında namaz kılanlar iyi niyetli olsalar bile bu yapılanlar sorumlu bir davranış örneği değildir. Burada cuma namazı kıldıran, cemaat olan, izin veren, tüm bunları canlı olarak yayımlayanlar yanlış yapmışlardır. Kimse kusura bakmasın, bu tasarrufta ben, basiret ve feraset eksikliği görüyorum. Kılınan bu namazın sonucunun nelere mal olacağının hesabı yapılmamıştır. Sorumlu makamda olanların görevi, sadece koltuğu doldurmak değil, aynı zamanda bu işin nelere mal olabileceğini önceden kestirebilme ve yoğurdu üfleyerek yemektir. Şayet meseleleri enine boyuna irdeleme sorunu yaşıyor, yaptığımızın nelere mal olacağının hesabını yapamıyor isek; bize düşen, giydiğimiz o sarık ve cübbeyi bir başka ehline yer açacak şekilde çıkarabilmektir. Böylesi zor zamanlarda bize sarık-cübbe giyip namaz kıldıran ve hutbe okuyan sorumlu din görevlisi değil, basiret ve ferasetini kullanarak ufuk açıcı rol üstlenen, sorumlu din görevlisine ihtiyaç vardır.

*30/03/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

27 Mart 2020 Cuma

Sır Saklamada Sağlık Bakanı Temel'den de Öte Bir Sır Küpü

—Fıkra sever misin?
—Kim sevmez ki fıkrayı! Hele de taşı gediğine koyarcasına, günümüzle bir bağlantı olursa, bayılırım.
—O zaman dinle!
Amerika'da ülkeler arası casusluk yarışması yapılır. Sırada işkenceye dayanıklılık testi var. Casusların her birisine birer sır verilir. Ne olursa olsun kimseye söylemeyeceksin diye tembih edilir.
Sonra da o casusları  sorgulamak için en usta işkenceciler görevlendirilir.
Alman askerini çağırırlar, başlarlar sorgulamaya. Alman askeri 2 saat sonra bülbül gibi öter ve kendisine verilen sırrı söyler.
Amerikan askeri 3 saat sonra öter. İngiliz askeri 1 gün sonra öter.
Bizim Temel’i alırlar sorguya. 1 gün 2 gün, 3 gün, 1 hafta geçer ama Temel’i konuşturamazlar.
Türk yetkiliyi tebrik ederler ama Temel'in sırrını çözmek de isterler. Temel'in işkenceden sonra konulduğu odaya bir kamera yerleştirirler. Sonra işkenceden bitap düşmüş Temel'i izlemeye koyulurlar.
Bizim Temel, adamlar çıkar çıkmaz hemen koşar ve kafasını duvardan duvara vurarak bağırır: Hatırla oni! Hatırla oni!
—Yaşadığımız olumsuz ortam dolayısıyla kara kara düşündüğümüz bugünlerde bu fıkra iyi geldi. En azından bir nebze de olsa gülümsetti. Fakat günümüzle bir bağlantı kuramadım.
—Konuyu Sağlık Bakanı’na getirmek istedim.
—Ne alaka?
—Alakası olmaz olur mu? Virüsün vurmadığı ülke yok gibi. Ülkeler olağanüstü durumla karşı karşıya. Her ülkede virüsten dolayı ölümler var. Virüsün yayılmasını önlemek amacıyla bazı ülkeler sokağa çıkma uygulamasını devreye soktu. Bazı ülkelerin sağlık sistemi çöktü. Alınan sıkı tedbirlere rağmen virüs, ülkelerin insanlarını vurmaya devam ediyor. Virüsün etkisini ne zaman kaybedeceğini bugünden kestirmek mümkün değil. Üstelik virüs sadece fakir ve fukarayı vurmuyor. Devlet yöneticilerini de vuruyor. Kimi yakalamışsa önüne katıp kovalıyor. Zayıf bulduğunu yere yıkıyor.
—Fıkrayla bağlantısına gelirsek…
—Alakası şu: Her ülkede kim bu virüse yakalanmışsa yaşadığı şehir belirtiliyor, kim yakalandı, ismi açıklanıyor. Bu açıklamayı kendisi veya yakını yapıyor. Bizim ülkemizde ise bu açıklama yapılmıyor. Sadece virüsü kapan günlük hasta sayısına, yapılan test sayısına ve ölenlere yer veriliyor. Kim yakalandı, virüs hangi ilde çıktı, hangi ilde kaç vaka var, ölenler kimler bilgisine yer verilmiyor. Az sayıda kendi inisiyatifiyle durumunu açıklayan birkaç kişiyi biliyoruz, o kadar. Bunun nedenini anlayamadım.
—Anlamayacak ne var. Olaya hasta mahremiyeti açısından yaklaşılıyor.
—Başka ülkelerde bu hasta mahremiyeti niye yok? Niçin sadece bizde var? Sonra bunun saklanmasında ne amaç olabilir? Ayrıca bu virüsü herkes kapabilir. Adı üzerinde salgın bir hastalık. İsimlerin verilmesinden geçtim. Hangi ilde vakaya rastlandı, bunu bile bilmiyoruz. Her şey sır gibi saklanıyor.
—Diyelim ki il il hastalığa yakalanan sayısı verildi. Ne faydası olacak?
—Faydası olmaz olur mu? Tüm uyarılara rağmen sokağa çıkmaya çalışanlar, illerinde bu hastalığa yakalanan hasta sayısını öğrenirlerse bu işin ciddiyetini daha iyi anlarlar. Böylece kendilerini evlerine kapatırlar.
—Anladım.
—Sen anladın da ben hala bu işin sırrını anlayamadım. Hasta ve il isimleri devlet sırrı gibi saklanıyor. Her akşam günlük verileri açıklayan Sağlık Bakanı’nın ağzından gazeteciler, saklanan sırları almaya çalışıyor. Bakan sır küpü. Sırra dair tek kelime etmiyor. Sır tutmada Temel’den ileri bir seviyede dense yeridir.
—Hasılı ben de temel fıkrasını bu vesileyle geç de olsa anlamış oldum. Sırrı saklayan, üstelik bu sefer asker değil, sivil biri: Sağlık Bakanı. Bu durumda Bakan, Temel'den daha iyi sır saklıyor. Üstelik Temel gibi değil, her şeyi bildiği halde kaç hafta geçti. Ağzından tek kelime sır çıkmadı.

Not: Hangi ilde kaç vakanın bulunduğunu niçin açıklamadıkları sorusuna Sayın Koca,Bir bölgeden diğer bölgeye enfeksiyonların taşınmamasını amaçladıklarını, İtalya'daki uygulama sonucunda bölgeden bölgeye enfeksiyon geçişlerinin yaşandığını, benzer bir sürecin Türkiye'de yaşanmaması için açıklamadıklarını” anlattı. Bu durumda il il vakalara yer verilmemesi sırrını yerinde buluyorum.