26 Ekim 2019 Cumartesi

Niye Yorsun Kendisini?

Bir tanıdığıma hem geçmiş olsun diyeyim hem de ulaştırmam gereken emaneti vereyim diye Konya Eğitim ve Araştırma Hastanesine ziyarete gittim. Yerleşim planından hastanın yatmakta olduğu Kardiyoloji Bölümünün 7.katta olduğunu öğrendim. Asansör önünde kimi aşağıya inmek, kimi de yukarıya çıkmak için bekleşiyordu. Kimi hasta, kimi de ziyaretçi idi. 7.kata yürümeyi gözüm kesmedi. Ben de onlar gibi beklemeye koyuldum. Zaten asansörlerin aşağı ve yukarı düğmelerinin tümüne basılmıştı.

Hastaneye gelip de acelesi olmayan yoktu. Hele bir kadının o kadar acelesi vardı ki yukarı düğmesine daha önce basılmış olmasına rağmen ara ara basılı düğmeye bastı durdu. Sanki basması işe yarayacak. Hangi katın çağır düğmesine basılmışsa asansör torpil yapmadan sırasını takip edecek. Biz insanoğlu gibi değil yani.

Beş dakika kadar bekledikten sonra asansörün biri geldi. Bekleşenler doluştuk birlikte. Her binen 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 8 olmak üzere çıkacağı katların düğmesine bastı ve arka tarafa doğru geçti. Çünkü asansör yukarı doğru çıkıyor. Hastane asansöründeysen -Allah'ın emri gibi- her katta duracak. Nitekim birinci kata varınca durdu. Bu katta eksi katlardan binenler indi. İnenlerin yerine doğaldır ki yenileri bindi. Tam asansör hareket edecekti ki orta yaşlarda bir hanımefendi de bindi. Biner binmez herkes gibi o da ineceği katın düğmesine bastı. Haydi tahmin edin bakalım, birinci katta binen bu kadın, yukarı katlara çıkan bu asansörün hangi düğmesine basmış olabilir? Sizi yormayayım. Sıfıra bastı efendim! Ne var bunda? Sıfır da katlardan biri ve asansörde sıfır var ise doğaldır ki sıfıra da basılır diyebilirsiniz. Doğrudur. Sıfıra basmak normal ama bu kadının basması anormal. Asansör aşağı yöne doğru gitse eh, olabilir dersin. Asansör yukarı gidiyor ve bina 8 katlı olduğuna göre bu kadın bir yedi kat çıkacak, sonra 8 kat inecek. Ölme eşeğim ölme... Bu asansör hem çıkışta hem de inişte her katta duracak. Kadın ne zaman inmiş olabilir? Kadın asansöre binmekle kendisine iyilik mi yaptı yoksa kötülük mü? Havasız, kapalı ve kalabalık bir yerde 7 kat çıkıp, 8 kat inmek nasıl bir duygu? Her katta asansörün açılıp indi-bindi süresini hesaba katmıyorum bile.

Kadıncağız birinci kattan zemin kata inmek için belki 10-15 basamağı bir dakikada inebilir, yoluna koyulabilirdi. Öyle zannediyorum asansörle son kata çıkıp sonra zemine inmek en azından 10 dakikasını almıştır.

Benimki de laf yani! 10-15 basamağı inerken yorulmaktansa hiç adım atmadan zemin kata gelecek nasılsa. Bunun yolu varken niye yorsun kendisini? Akılsız başının cezasını niye ayağı çeksin sonra? Ayrıca asansör teknolojisi insana hizmet için icat edilmedi mi? Üstelik vergisini de veriyor olmalı. Asansör varken bir kat aşağı inmek akılsızlık olur bu durumda. Doktorlar kilo vermek ve sağlıklı olmak için yürü, merdiven in-çık diyormuş. Zamanı mı şimdi? Belki de hastanede vakit geçirmesi gerekiyordu, değil mi ya! Hastane burası. Öyle birden işin bitivermiyor ki... Hem asansör varken yürüyene deli derler. Sonra burası yürüyüş parkuru mu ki... Şu hastanede işi bir bitsin. Bir ara yürüyüş yapar. Ama burada değil. Sapla samanı karıştırmamak lazım.

Aklınız varsa bir de hastanede vakip geçirmek istiyorsanız benim ayıpladığıma bakmayın. Siz de bu kadın gibi yapın.


24 Ekim 2019 Perşembe

MEB'i Nasıl Bilirsiniz? ***


“Bir insanın kalitesi, neye güldüğünden belli olur” derler veya insanoğlu, dilinin altında gizlidir; konuşunca kendini ele verir, denir. Bu demektir ki kişinin gülmesi veya konuşması kendini açık eder. Ya kurumlar? Kurumlarımızı değerlendirirken aynı yöntemi uygulayabiliriz. Mesela çözmek için uğraştığımız, uğruna dünya para harcadığımız, hemen hemen dünyanın her türlü sistemini denediğimiz ama bir türlü becerip hale yola koyamadığımız maarif meselemizi ele alalım. Milli eğitimimizin durumunu öğrenmek için MEB'in ne ile uğraştığını, daha doğrusu ne ile oyalandığını ya da neye önem verdiğini öğrenmek istiyorsak neye öncelik verdiğine bir göz atmakta fayda var. 

Etliye sütlüye dokunmadan, fincancı katırlarını ürkütmeden, ne şiş yansın ne de kebap diyerek herkesi memnun edecek şekilde bir eğitim ve öğretim planlayan MEB'in önceliği, eğitim ve öğretimden ziyade seminerlerdir. O kadar seminer yapıyor, kurs düzenliyor, çalışanlarını merkezi ve mahalli hizmet içi eğitime alıyor ki şaşar kalırsınız. İstatistik oranlarını bilmiyorum ama herhalde diğer bakanlıklara göre en fazla hizmet içi eğitim faaliyeti yapan bakanlıktır. Eskiden isteğe bağlı yapardı bu işi. Şimdilerde "Sayın X kişi,  falan tarihteki şu numaralı hizmet içi  eğitim faaliyet seminerine kursiyer olarak görevlendirildiniz" mesajıyla kendisi belirliyor. Yani dayatıyor. Düzenlediği bu seminerlere de herkesi almıyor. Önce yapacağı seminere karar veriyor, ardından semineri verecek eğitim görevlisini belirliyor, sonra eğitim merkezini ayarlıyor, en son kursiyer kalıyor. Kursiyer bulmakta zorlanmıyor. Müşterileri belli: İkili öğretim yapan okulların öğretmenleri. Sabah eğitim yapanları öğleden sonra, öğle ders görenleri ise sabah kurs veya seminere alıyor. Normal öğretim yapan öğretmenlere pek dokunmuyor. Nasılsa bina ihtiyacını gideremediği için ikili öğretim yapmak zorunda olan elinde yeteri kadar öğretmen var. Zaten bu öğretmenler yarım gün çalışıyor, diğer yarım günde yatıyor. Öğretmen kısmını boş durdurmaya gelmez. Hem onlara iş bulup çalıştırmalı hem daha önce seminerini alıp formatör belgesini alan eğitim görevlisine iş ayarlamalı hem de çalışanlarına ne kadar kurs/seminer verdiği istatistiklere girmeli. Böylece eğitim ve öğretimi aksatmadan öğretmenlerini de eğitip donatmış oluyor. Öğretmenin hastası varmış, çocuğuna bakacak kimsesi yokmuş, hastanede randevusu varmış, gündüz gözüyle bir işini halledecekmiş...önemli değil MEB için. Seminer veren eğitim görevlisi yeterli mi, seminer/kurs verimli mi problem değil. Varsa yoksa seminer ve kurs. Oldu olacak...adını da Milli Eğitim Bakanlığı yerine Milli Seminer Bakanlığı koysa aslında çok iyi olur. O zaman kimse seminer ve kursları garipsemez.

Haydi bu anlattıklarımı, o kadar da değil deyip abartılı buldunuz. Eğitim ve öğretimin başında ve sonunda düzenlediği mesleki çalışmalara ne demeli? Yeni iş takvimine göre 18-22 Kasım 2019'da öğretmenlerin yapacağı seminer çalışma programını ve içeriğini yayımlamış oldu. Sosyal medyada ve sanal alemde "Bakanlık seminer programını yayımladı" paylaşımları eksik değil. Hem de özene bezene hazırlanmış ve bir aydan fazla bir zaman olmasına rağmen piyasaya sürmüş. İşte plan, program, düzen ve tertip diye buna derim ben. Bu durum Bakanlığın seminer dönemini ve programını çok önemsediğini göstermektedir. Keşke Bakanlık mesleki çalışmalara ve hizmet içi eğitim faaliyetlerine verdiği önemin onda birini eğitim ve öğretime de vermiş olsaydı… Şayet eğitim ve öğretime önem veriyor diyorsanız kurs/seminer ve mesleki çalışmalar kadar değil diyebilirim.

Bakanlığın seminer ve kurs sevdası bu kadarla sınırlı değil. Sakın ola ders dışı bu tür faaliyetler, öğretmeni dersten alıkoymuyorsa olabilir demeyin. Bakanlık hızını alamıyor, öğretmeni dersinden de alıyor. Bir branşa ait tüm öğretmenleri ders saatlerinde okullarından ederek dersleri boş geçmesi uğruna ayda bir seminere alıyor. Gören de bunlar önemli bir iş yapıyorlar sanır. Halbuki bir öğretmenin dersinden öncelikli ne olabilir ki? Dedik ya MEB bu. Pardon Milli Seminer Bakanlığı.

***26/10/2019 tarihinde  Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.



22 Ekim 2019 Salı

Kariyer ve Liyakat ile Sınavımız ***


Zaman zaman farklı konular Türkiye gündeminin ilk sırasında yer alsa da hiç gündemden düşmeyen ve sürekli dilimize pelesenk ettiğimiz, kanayan yaramız iki kavram var. Bunlar: Ehliyet ve liyakat. Özellikle kamuya eleman alımında ve kamuda yükselme görevlerinde bu iki kavramı ağzımıza alarak her defasında yaramızı yeniden depreştiririz ve bu iki güzel kavrama yazık ediyoruz. Çünkü adalet kavramıyla ilintili bu iki kavram kadar hiçbir kavram bizim elimizden ve dilimizden çekmedi.

Ehliyet ve liyakat kervanına en son katılanlardan biri de Memur-Sen Konfederasyonu Genel Başkanı Ali Yalçın. Samsun'da yapılan Eğitim Bir-Sen 7. Bölge toplantısının kapanışında Sayın Yalçın "Kamu görevinde kariyer ve liyakat sistemi kurulmalı, hak ederek, hazmederek, adım adım bir devlet yönetimi icra edilmeli ve güven hissi topluma verilmeli." şeklinde bir açıklamada bulunmuş. Sayın başkanın bu açıklamasına kimsenin itirazı olmaz sanırım. Zira olması gereken bu. Adaletin bir gereği olarak kamuya alımlarda ve yükselmelerde ehliyet, liyakat ve kariyer olmazsa olmazımız olmalı. Çünkü liyakatin esas alınmadığı yerde yine bir başka olmazsa olmazımız güven duygusu büyük yara alır. Ortaya çıkan bu haksızlık devlete, kurumlara ve devleti yöneten kişilere güven problemini beraberinde getirir. Hak ettiği halde atanmadığını ve yükselmediğini düşünen kişiler, kurumlara ve o kurumların başında olan kimselere kırılır, küser. Kurumların liyakate dayanmadan yaptığı alımların faturası da devleti yöneten siyasi iktidara kesilir.

Peki, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununda liyakat, kariyer ve sadakat olarak bahsedilen temel ilkelerin neresindeyiz? Herhalde hiç kimse her türlü alım ve yükselmelerde bu adalet ilkelerinin gözetildiğini söyleyemez. Devletiyle ve milletiyle bu kavramlardan her yıl sınıf ikmaline kaldığımız hepimizin malumu. Çünkü her dönemde Kanunda açıkça yazmasına rağmen bu adalet ilkeleri çiğnenmektedir. Durum bu iken bir kimse de çıkıp "Biz bu alımda liyakat ve kariyeri esas almadık" demiyor. Şayet dese "Helal olsun, itiraf etti" diyeceğiz. Tepeden tırnağa liyakat ve kariyere aşık bu devlet "Liyakate göre alım yapıldı" açıklamasını yaparak bu kavramların arkasına sığınıyor. Nasıl oluyor bu böyle derseniz? İş, kılıfına uydurulmuştur. Maalesef devletiyle ve milletiyle bu güzel kavramları emellerimize alet ediyoruz. Torpil, kayırmacılık, ahbap ve çavuş ilişkisi her türlü alımda gırla gidiyor. Her birimiz işimizi çıkarmanın peşindeyiz. Bizde bu hak ve hukuk çiğneme anlayışı oldukça 657'deki "liyakat ve kariyer" ne yapsın? İsterse Anayasanın amir hükmü olsun. Devlet ve toplum olarak biz işimizi biliriz.

Sayın Ali Yalçın, dile getirdiği kariyer ve liyakat konusunda ne kadar samimi, içine girip bilme imkanımız yok. Konuşmasına göre değerlendiriyor ve açıklamasını yerinde buluyorum. İnşallah değindiği hususlar bir gün bu ülkede geçerli tek kriter olarak hayata geçer. Yalnız burada şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Sayın Ali Yalçın'ın başkanlığını yaptığı sendika ve konfederasyonun kamuya alım ve yükselmelerde, toplumun bir kesiminde iyi bir imajı yok. Çünkü "Bu sendikanın günümüzdeki her türlü alımlarda etkili olduğu" kanaati hakim. Sayın Yalçın samimiyetini bu imajı düzelterek gösterebilir. 

Sonuç olarak kariyer ve liyakate göre alım yapılmayacaksa veya bu ilkelere riayet etmeyeceksek, kılıfına uydurup bu ilkeleri çiğnemeye devam edeceksek kariyer, liyakat, ehliyet ve adalet gibi güzel kavramları en azından ağzımıza almayalım.

***24/10/2019 tarihinde  Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.