29 Ağustos 2019 Perşembe

Hükümet Bana Yeni Bir Görev Tevdi Ederse...***

Olmaz da. Oldu diyelim. Hükümet bana "Bugüne kadar bir şey olmak için olur olmaz her göreve talip oldun. Bahtından mıdır? Hiçbiri olmadı. Bugüne kadar çok kişiyi sevindirdiğimiz gibi geç de olsa ahir ömründe seni de sevindirmek istiyoruz. İstediğin olacak. Çünkü sen nazarımızda idam sehpasına giden bir idam mahkumu gibisin. Dile bizden, mesela bir kurul" dese, acaba hangisini istesem diye hiç tereddüt etmem. Direk Hakem Kurulu derim.

Bugüne kadar talip olduğun her görevi biliyoruz. Hakem Kurulu da nereden çıktı derseniz? Atlamışım bugüne kadar. Aslında benim yerim burasıymış. Hiç aklıma gelmedi nedense.

İyi de niçin Hakem Kurulu dediniz. Güzel bir soru. O zaman söyleyeyim niçin bu kurulu seçmek istediğimi.

Gördüğüm kadarıyla fazla bir iş yükü yok bu kurulun. İki yılda bir yapılan toplu sözleşmede hükümet ile memurlar adına yetkili konfederasyon, maaş zammı görüşmesinde anlaşamazlar ise işte o zaman bize iş  düşecek. Anlaşırlarsa zaten bize ihtiyaçları olmayacak. 

Burada bizi bağlayan, anlaşmazlığın beş iş gününde çözülmesi. Bu bizim iki ayağımızı bir pabuca sokar ama olsun. Vatan-millet için bu kadar sıkıntıya da katlanırız. Beş gün boyunca gecemizi gündüzümüze katarak çalışır, tarafları dinler; ser verir, sır vermeyiz. Çünkü ihsası reyde  bulunmuş oluruz. 

Beşinci günün sonunda nihai kararımızı veririz. Her ne kadar ihsası reyde bulunmasak da Amerika'yı yeniden keşfe gerek yok. İmkanlar bellidir. Hükümet ölçüp biçmiş, düşünüp tartmıştır. Hükümetin teklifini aynen onaylarız.  Zira devlete karşı gelinmez, boynumuz kıldan incedir. Onayladıktan sonra kimse sözümüzün üzerine söz söyleyemez. Memur kesimi bu sonuçtan yani vereceğimiz karardan çok hoşnut olmasa da karar karardır. Önemli olan hükümeti memnun etmektir. Zira biz aklımızı yolda bulmadık. Ayrıca hükümet koskoca ülkeyi yönetiyor, kime ne vereceğini bir güzel hesaplamıştır. Kamu disiplininden ödün vermemesi gerekir. Biz her şeyi göze alıp hükümetin verdiğinin birkaç puan yukarısını da versek bile zaten memuru yine memnun edemezdik. Onlar ister de ister. Varsın isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara yani bizim iki yüzümüz kara olsun. Mesele devlet bütçesi ise gerisi teferruattır. Değer bu tepkilere göğüs germeye. Zaten memurun bize çok kızacağını da sanmıyorum. Çünkü bugüne kadar onlara hiç umut vermedik. Onlar hükümete ve yetkili sendika ve konfederasyona kıza kıza bize pek sıra gelmez. Ayrıca kızacaklarsa kızsınlar. Ancak kendilerine zarar verirler. Zira kızgın sirke kendi küpüne zarar verir. Sonra kızsalar kaç yazar? Ellerinde bir yaptırımları yok. Birkaç gün kızarlar. Sonra unutur giderler. Ayrıca bize kızmaya hakları yok ki... Kendileri yirmi gün boyunca anlaşamayıp bir orta yol bulamadılarsa biz toru topu bir beş iş gününde ne yapabilirdik? Hasılı bize bırakmayacaklardı bu işi. 

Gördüğünüz gibi görev alacağım bu kurulda iki yılda bir iş düşerse toplamda beş gün çalışacağım. Böyle bir görevi seve seve kabul ederim.

Böyle bir durumda toplu sözleşme için kamu işveren ile masaya oturan yetkili konfederasyonun yerinde olmak istemezdim. Gariplerim, ne İsa'ya yaranacaklar ne de Musa'ya. Hükümetin zam teklifini kabul etselerdi de çoğu onlara kızacak, imza etmeseler de onlara kızacak.

***31/08/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.




28 Ağustos 2019 Çarşamba

Şule Yüksel Şenler ***

1979 yılında orta birinci sınıfta okumakta iken okul dersleri dışında ilk okuduğum kitap Mustafa Yazgan’a ait “Sessiz Çığlık” isimli ince bir kitap idi. Ardından hangi kitabı okuyayım demedim. Çünkü ne maddi durumum ne de bilgi dağarcığım şu kitabı oku diyemezdi. Kimin elinde ne kitap varsa ondan emanet alıp okuyacaktım. Elime, Şule Yüksel Şenler’e ait “Huzur Sokağı” isimli kitap geçti. İlk okuduğum kitaba göre çok kalın bir kitaptı. Görünce gözüm korktu. Okumaya yeni başlamış, okuma zevkini henüz tatmıştım. Ebadı kalın bu kitap beni okumaktan soğutur ama neyse dedim. Zaten başka da seçeneğim yoktu.

Belli bir süre sonra vermek üzere aldığım Huzur Sokağı kitabını okumaya başladım. Okudukça kitap beni kendine çekti. Biter mi diye gözümü korkutan bu kitabı okumaya başlayınca bitmesin demeye başladım. Süresinden önce bitirdiğim kitabın ikinci cildini de bularak onu da bir çırpıda okudum.

Kitap beni çok etkilemişti. Tenha yerlerde okurken az ağlatmadı beni. Hem duygulandırdı, hem heyecanlandırdı, hem de üzdü, zaman zaman da sevindirdi. Kitap ortaokul boyunca okuyacağım yüzlerce kitabın tetikleyicisi oldu. Çünkü içimdeki boşluğu doldurarak bana okuma zevki de aşılamıştı.

Şule Yüksel Şenler vefat etti haberini okuyunca 1979 yılında okuduğun “Huzur Sokağı” isimli kitabı ve içeriği gözümün önüne geldi. İstanbul’un gecekondu mahallesinde annesiyle birlikte yaşayan, aynı zamanda üniversiteyi bitirmiş, yaşantısıyla çevresine örnek bir şahsiyet olan Bilal; evlerinin karşısına dikilen apartmanda yaşayamaya başlayan, arkadaşlarıyla birlikte Bilal’in yaşantısına tepeden bakan Feyza, romanın başkahramanlarından idi. Çok istemelerine ve aynı mahallede yaşamalarına rağmen farklı dünyaların insanları oldukları için evliliklerini birleştiremezler. Her ikisi de başkasıyla evlenir. Bu evliliklerinden Bilal’in Nusret, Feyza’nın da Hilal isimli kızı dünyaya gelir. Daha önce başörtüsüne mesafeli olan Feyza, kendisi kapandığı gibi kızı Hilal’i de -Bilal’in istediği gibi- tesettürlü olarak yetiştirir. Kitapta Hilal’in başörtülü olarak okuma mücadelesi de işlenir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde kendilerine nasip olmayan birliktelik çocuklarına nasip olur. Nusret ile Hilal hayatlarını birleştirirler.

Niyetim kitabı anlatmak değildi. Sayın Şule Yüksel Şenler’in vefat haberini duyunca nedense kitabın içeriğine gittim. Sayın Şenler, kendisini anlatmış bu kitabında.

Ortaokul ikinci sınıftan terk olan Sayın Şenler, buraya kadar deyip köşesine çekilmemiş, gezip tozmamış, okuduğu kitaplarla kendisini yetiştirmiş münevver bir kadındır. Gazetelerde yazdığı yazılarla, Türkiye’nin her yerinde verdiği konferanslarla ve yazdığı birbirinden güzel ve değerli kitaplarıyla ömrünü dopdolu geçirmiş saliha bir kadındır. Hayatı incelendiğinde okumanın dört duvar ve sıralardan ibaret olmadığına, insan isterse kendisini okul dışında da yetiştirebileceğine en güzel örnektir. Başörtüsü mücadelesinin öncü isimlerinden olan Şenler, 81 yıllık ömrünü mücadeleye adamış dense yeridir. Gençliğin bilinçlendirilmesinde katkısı büyüktür. Allah kendisinden razı olsun, mekanı cennet olsun.

***29/08/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

27 Ağustos 2019 Salı

Orman Yangınlarında PKK'nın Eli *

“Yanan orman yangınlarını terör örgütü PKK üstlendi” haberini bir gazeteden okuyunca haberin doğruluğunu teyit için diğer gazetelere de göz attım. Ormanlarımızı yakan 'Ateşin Çocukları İnisiyatifi' adıyla PKK'nın yandaşı bir grup imiş. Yaktığını üstlenmiş de. Üstelik üstlenmekle de kalmamış, bugüne kadar yaktıkları ormanların listesini 'Nûçe Ciwan' sitesi yayınlamış.

Bir devlete düşman olabilirsiniz, halkını sevmeyebilirsiniz, o ülkenin polis ve askeriyle sorununuz olabilir, bir dış gücün silahlı askeri olup vur-kaç taktiğiyle o ülkeyi zayıf düşürmeyi isteyebilirsiniz, emellerinize ulaşmak için her şeyi mubah görebilirsiniz, "Biz haklı mücadelemiz için savaşıyoruz" da diyebilirsiniz. Hiçbir gerekçenizi haklı görmesem de, yanlış olsa da bir yol tutturmuşlar, beyhude bir çaba gösteriyorlar, halkın nefretini kazanıyorlar diyeceğim. Uyguladıkları terörü bir yere koyup bir mantık göremesem de anlamaya çalışacağım. Ama hiç anlayamayacağım ve anlamak istemeyeceğim, bir örgüt ormanları niçin yakar? Ormanlar bize olduğu kadar kendilerine de nefes veriyor. Çünkü ağaç demek, orman demek bir ülkenin akciğerleridir. Akciğeri olmadan bir ülke, bir insan yaşayabilir mi? 

Demek ki PKK ve yandaş örgütlerinin bu ülkeyi ele geçirme ve yurt edinme gibi bir niyetleri yok. Öyle bir niyetleri olsa kendilerine de nefes aldıracak akciğerleri niye yaksınlar? Bir, iki, üç değil; binlerce hektar alanı yakıp kül edecek kadar gözleri dönmüşse, karşımızda yarınını düşünemeyecek kadar gözü dönmüş, ne menem bir örgüt var. Bu tipler ne Allah'tan korkar ne de kuldan utanır. Doğaya zaten saygıları olmaz. Varsa yoksa maşalıklarını yapacaklar. Zaten yaptıkları da o. Bunların insanlıktan zerre nasipleri olsaydı dili olmayan, sesi çıkmayan, bize faydadan başka bir şeyi murat etmeyen ağaçların arkasına sığınarak ormanları ateşe vermezlerdi. Çünkü savaşların bile bir hukuku vardır: Yaşlıya, silah doğrultmayana, kadına, çocuğa, yeşile ve ağaçlara zarar verilmez. 

Tüm bunları gözü dönmüş, bize karşı kahpece, kirli bir savaş yürüten insan görünümlü kişilere söylüyorum. Benimki de laf! Beyhude bir çaba yani… O zaman sözümü "Bu adamlar var ya, bu adamlar; bizim haklı mücadelemiz için Türkiye Cumhuriyeti ile savaşıyorlar" diyerek PKK ve onun uzantılarını destekleyen, içimizde yaşayan ve benim gibi bu ülkenin her türlü imkanından faydalanan kişilere çeviriyorum: 

Sizin destek verdiğiniz bu örgüt, polis ve askerin karşısına çıkamıyor. Hıncını ağaçlardan alıyor. Yani akciğerlerinize ateş ediyor. Bu kalbinize atış demektir. Yani bize kızarak sizi de oksijensiz bırakıyorlar. Bunların derdi sizi korumak falan değil, aklınızı başınıza alın. Bu satılmış örgüte destek vermeyin, hatta sempati bile duymayın. Unutmayın ki ağaçla barışık olmayanlar insanla hiç barışık olmazlar. 

Lanet olsun orman yakanların mücadele anlayışına! Yuh olsun onların insanlıklarına!

*23/09/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.