22 Ağustos 2019 Perşembe

Siyaset İlkeler Üzerine Yapılmalı

İçinde bulunduğum camianın yıllardır savunduğu bir fikri vardı: Sandıkla gelen sandıkla gider, sandığa saygı duyacaksınız, derdi. Buna karşılık karşı kesim, "Demokrasilerde her şey sandık değil" derdi. Şimdi görüyorum ki her iki kesim, değişmeyen tek şey değişimdir sözünü kendilerine referans almış görünüyorlar. 

Bizde boşu boşuna birimizin ak dediğine diğerimiz hep siyah der diye birbirimize kızıp durur, ah bir defa da asgari müştereklerde birleşseler der dururduk. Sağ olsunlar, serzenişimizi duymuş olmalılar ki her ne kadar aynı görüş etrafında birleşemeseler de birbirlerinin daha önceki görüşlerini emaneten de olsa almış oldular. Bence sevindirici bir durum bu, büyük bir aşama. Böyle böyle hepsinde olmasa bile asgari müştereklerde buluşacak gibiyiz. Sadece biraz daha bekleyeceğiz.

İşin esprisi bir tarafa. Ki bunun şakası bile hoş değil. Maalesef siyasetimizin ve insanımızın geldiği nokta bu. Pozisyona göre tavır almak dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Halbuki siyaset prensipler üzerine yapılırsa o siyaset acı olsa da sonuçları itibariyle tatlıdır. Prensipler, yeri geldiği zaman kişinin elini kolunu bağlar ama bir dik duruştur, ilkeli davranıştır. Siyaseti de ilkelerimiz üzerine yapmalıyız diye düşünüyorum.

İlkeli davranmak her şeyden önce rakip ve muhataplarımıza güven verir. Bugün ne kadar da ihtiyacımız var bu güven ortamına.

Demokrasi demek, seçimle gelmek demek her istediğini yapmak demek değildir elbet. Seçilmişin seçenlerden bir farkı yoktur. Hatta seçmene göre seçilenlerin daha fazla sorumlulukları vardır. Yoğurdu üfleyerek yemeliler. Suç işleme gibi bir lüksleri yoktur. Devletin emanet ettiği koltuğu ve bütçesini istediği şekilde hoyratça kullanamazlar. Kullanmaya kalkarlarsa devletin yetkili organlarının elleri armut toplayacak değildir. Mutlaka gereğini ve gerekeni yapacaktır. Fakat devlet bu yetkilerini kullanırken toplumsal bölünme ve infiale sebebiyet vermemek ve toplumun bir kesiminin nefretini üzerine çekmemek için bu işi yargıya havale etmeli. Yargı hızlı bir şekilde kararını vererek sonucuna herkes katlanmalı. 

Bir diğer husus, özellikle belediyelerimizin imkanları geniş ve buralarda büyük paralar dönmektedir. Yerel başkanlıklar diyebileceğimiz belediyelerde kamu kaynaklarının harcanmasında özensiz davranıldığı bir gerçek. Bunun önüne geçmenin yolu da iyi bir denetimdir. Ülkemizin en büyük eksikliği denetimsizliktir. Denetim varsa da ya art niyetle yapılır ya üstü örtülür ya da minareyi çalan kılıfına uydurmuştur. Adil ve şeffaf denetim şart. Ucu kime dokunursa dokunsun.

Bir diğer husus, seçimle gelen bir başkan "Beni halk seçti, ben istediğimi yaparım" aymazlığı içerisine giremez. Belediye mevzuatında neyin, nasıl yapılacağı bellidir. Başkanlar yetkilerini kılıfına uydurarak kötüye kullanmamalıdırlar.  

21 Ağustos 2019 Çarşamba

Sosyal ve Siyasi Olaylara Bakışımız *


Sosyal ve siyasi olaylarda tek doğru yoktur. Doğruya giden onlarca yol olabilir. Kişilerin bakış açısına, yetişme tarzına, sırtında taşıdığı yumurta küfesine, taşıdığı hassasiyete, yaptığı göreve ve  olayların ne tür sonuçlar vereceği düşüncesine göre değişir. 

Kişi asker veya polis ise olayın çözümünü suçluyu yakalamaktan geçer diye düşünür. 
Kişi yargı mensubu ise fail hakim karşısına çıkarılarak cezalandırılmalı, der.
Siyasetçi ise bir olay karşısında, elimdeki yetkiyi kullanmazsam, olaylar iyice sarpa sararsa görevimi ihmal etmiş olurum, halk ve muhalefet beni eleştirir, diye düşünür.
İktidar sorumluluğu olmayan muhalif siyasetçiler, olaya daha demokrat ve eleştirel yaklaşırlar. Olaya anında müdahale edilirse de eleştirirler, gecikilse de. Çünkü işleri eleştirmektir onların.
Milliyetçi kesim, asla taviz verilmemeli, gereken yapılmalı, der.
Bazı kişilerde vardır ki meydana gelen olaya müdahale etmeyi sonuçları itibariyle değerlendirir. Olaya bu şekil yaklaşmak telafisi mümkün olmayan sonuçlara gebe olabilir, şeklinde düşünür.
Bir kesim daha var ki bu kesim iki ayrı kesimden oluşur. Ya savunur ya da eleştirir. Bu iki kesim olayı yapanla, olaya müdahale eden kesimi savunur. Olayı yapan kendilerinden ise haksızlık yapıldı, der. Olaya müdahale edenler kendilerinden ise iyi oldu, olması gereken budur, derler. Bu son kesimin kendilerine ait bir fikri yoktur. Sürü psikolojisiyle yaşarlar. Bir düşüncenin, bir siyasi görüşün fanatikleridirler. Bu tipler TBMM genel kurulunda parti grup başkan vekilinin, oylamada takındığı tavra göre hareket eden vekiller gibidirler. Kalabalık etseler de, sesleri çok çıksa da, moral bozsalar da irapta mahalleri yoktur.

Diğer kesimlerin olaylar karşısında takındıkları tavırların -doğru ya da yanlış- bakış açılarına göre bir mantığı vardır. Her birinin bakış açısında bir doğruluk payı olabilir ama parçalardan bir doğru çıkmayabilir. Yanılma ve yanlış yapma olasılığı fazladır. Bana göre olayları, ortaya çıkması muhtemel sonuçları itibariyle değerlendirenler sosyal ve siyasi vakaları daha doğru okuyanlardır. Kısa vadede doğru oldukları anlaşılmayıp tepkileri üzerlerine çekseler de uzun vadede doğru yolda oldukları anlaşılır. Çünkü bu bakış açısında perdenin gerisi gözetilir ve bir öngörüde bulunulur. Öngörüleri çıkmayabilir, endişeleri yersiz olabilir ama sosyal ve siyasi olaylarda izlenmesi gereken yol budur. Yani çok yönlü düşünmektir. Yangına körükle gitmemektir. Daha soğukkanlı ve sağduyulu hareket etmektir. Bu yön aynı zamanda halkı da germez.

Sosyal ve siyasi konularda kullanılan tasarruflar kişiler tarafından eleştirilebilir. Önemli olan eleştirilere tahammül etmek, gerektiğinde faydalanmak ya da kimseyi töhmet altında bırakmadan eleştirilere makul cevaplar vermektir. 

*04/03/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Sonuçları İtibariyle 15 Temmuz

2016'nın 15 Temmuz gecesinde yaşadığımız sürecin iki yönü var: Kanlı darbe teşebbüsünden dolayı lanetlenecek bir gün, diğeri de darbeye direnerek bedel ödeyen milletin zaferi.

Burada hepimizin yaşadığı bu darbe sürecini ve darbe gecesinde ortaya çıkan devlet ve millet bütünleşmesini anlatacak değilim. Zira hepiniz biliyorsunuz. Bugün bu yazımda bu menfur darbe teşebbüsüne bir başka açıdan bakacağım. Önce sorularla başlayalım.

15 Temmuz hain darbe teşebbüsünü planlayıp uygulamaya koyanların amacı neydi? Başarılı olsalardı seçilmiş bir hükümeti indirip ülkeyi uzun yıllar yönetmek miydi? Niyetleri iç savaş çıkarmak mıydı? Soruları çoğaltabiliriz. Darbe başarılı olmadığı için ülkeyi yönetme arzularının ve iç savaş çıkarma niyetlerinin olup olmadığını bilemeyiz. Hedefe ulaşmamış bu darbe teşebbüsüne, ortaya çıkan sonuçları itibariyle bakarsak acaba darbeye teşebbüs edenlerin amacı topluma güvensizlik tohumu ekmek olabilir mi? Eğer böyle bir niyetleri varsa bu darbe başarıya ulaşmış demektir. Çünkü hiç olmadığı kadar bugün birbirimize güvenmiyoruz. İşe alımlarda "Acaba bir FETÖ izi var mı" diye sınavı kazananları veya göreve başlayacakları didik didik inceliyoruz. Hakkında iyi malumat edinemediklerimizi sözlü mülakatlar marifetiyle eliyoruz. Yazılı ve sözlüyü geçenleri güvenlik soruşturması adıyla aylarca süren bir istihbarattan geçiriyoruz. Mahkeme ve istihbaratın, başlamasında ve görev yapmasında bir sakınca görmediği kişileri kurumlarda oluşturulan komisyonlar vasıtasıyla bir güzel daha sorgu ile terletiyoruz. Görev yapanları en ufak bir şüphe ile önce açığa alma, ardından ihraç etme yoluna gidiyoruz. Mahkemelerin takipsizlik verdiği kişiler göreve dönmek için kurumuna dilekçe verdiğinde geri göreve başlamaları bir mucize. Çünkü göreve başlatılıp başlatılmamaları üç kişiden oluşan komisyonun inisiyatifinde. Yani iki dudaklarının arasında. Çünkü yetkileri geniş. Göreve başlatsalar da kimse niye başlattın demez, başlatmasalar da. Süre sınırı da yok ellerinde. 

Devlet, iş verdiği veya işe alacağı kişileri böyle süzgeçten geçirirken kamuoyunda ve sosyal medyada kişiler birbirlerini FETÖ'cü ithamıyla da karalamaya devam ediyorlar. 

Namaz kılan veya başörtülü bir çalışan görüldüğünde "Acaba FETÖ'cü olabilir mi" diye içimizden geçiriyor ve onlardan şüpheleniyoruz. Zaman zaman dün birlikte iş yaptıklarımızı bile FETÖ'cülükle veya FETÖ'cüleri korumakla ya da onlarla yeterince mücadele etmedi diye suçluyoruz.

Hızımızı alamayıp oğlu, kızı, damadı, kardeşi FETÖ'cü olanları da FETÖ'cü görüyor, suçun ferdiliğini unutarak onları da kara listeye alıyoruz. 

Cemaat olarak bilindiği dönemde içlerinde kalmış, 15 Temmuz itibariyle yapının ihanetini gördükten sonra "Ben bu yapıyı tanıyamamışım" deyip bildiklerini anlatarak devletin yanında yer alanlar mahkemeden takipsizlik alsalar bile komisyon, göreve başlatma yönünde inisiyatifini kullanmıyor. Göreve başlatsak bizi de FETÖ'cü görürler endişesi taşıyor. Hem komisyon hem de kamuoyu "Dur bakalım, pişman mı? Yarın FETÖ tekrar güçlense bunlar tekrar yapının hizmetine koşarlar" niyet okuyuculuğu yapıyor. Halbuki pişmanlık duyup itirafta bulunanlar ve yapının çözülmesine katkı sağlayanlar tabir yerindeyse FETÖ'yü satmıştır. FETÖ tekrar bu topraklarda filizlenmeye başlasa ilk uğraşacağı kişiler, kendisini satan bu kişiler olur.

Hasılı belki de şüphenin şüphesini hatta bir paranoya durumunu yaşıyoruz. Kimse kimseye güvenmiyor. Bu durumu görünce acaba darbe planlayıcılarının gerçek niyeti aramıza güvensizlik tohumu ekmek miydi diye düşünmeden edemiyorum. Böyle bir niyeti yoktu ise de darbenin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen toplumda bir güvensizlik durumu hakim. Oluşan bu durumun bugünden yarına kalkacağı da yok.