27 Temmuz 2019 Cumartesi

İyiliklerin En Kötüsü Başa Kakmadır

Millet olarak iyi ve hoş yönlerimiz çok olmakla beraber bir kötü yanımız var ki problem mi problem. Sevdiklerimizi yanımızdan uzaklaştıran bir yönümüzdür bu. Nedir bu kötü yönümüz derseniz? Başa kakma derim.

Karşılık beklemeksizin yardım yaparız. Herkesin imdadına koşarız. Verdikçe veririz. İyilikte sınır tanımayız. Amma velâkin daha sonraları en ufak bir durumda tüm bu yaptıklarımızı sayar döker, un-ufak eder, başa kakarız. En hafifinden nankör deriz. Bunun adı bir çuval inciri berbat etmektir. Bu yaptığımız, telafisi ve geriye dönüşü olmayan bir yoldur. Bunun ne insaniyette ne ahlakta ne de dinde yeri vardır.

Belleğinizi biraz yoklarsanız başa kakmanın sayısız örnekleri gözünüzün önüne gelir. Mesela hiç düşündük mü Kuzey Kıbrıslı soydaşlarımız bizden niçin haz almaz? Bugün bir referandum yapılsa “Güney Kıbrıs'la birleşmeyi mi istersiniz yoksa Türkiye ile mi” dense bizim soydaşlarımız hangi ülkeyi tercih eder? Herhalde Türkiye'yi değil, Rum Devletini tercih eder. Niçin böyle, hiç sorduk mu kendimize? Ben de bunu merak eder, soy ve dindaşlarımız bizi niye sevmez diye sorardım kendi kendime. Sonunda bu sorumun cevabını bir TV kanalında CHP eski milletvekili Sayın Aytuğ Atıcı'yı dinlerken buldum. Sayın Atıcı, Kıbrıslı soydaşlarımızın bizden nefret etmesini Kıbrıs Harekâtından sonra "Biz sizi Rumlardan kurtardık. Biz olmasaydık Rumlar sizi öldüreceklerdi" sözlerini sık sık hatırlatmamıza bağladı. Katılır veya katılmazsınız, böyle sözler söylendi veya söylenmedi ama bu cevap bana mantıklı geldi. Gerçekten biz bir harekât yapmasaydık Rumlar Kıbrıs'taki Türklerin çoğunu öldürecekti. Bu doğru. Bu bir iyilik mi? İyilik… Peki bizim bunu sık sık tekrarlayıp onların ensesinde boza pişirmemizin bir anlamı var mı? Yok. Bu, düpedüz bir başa kakmadır. Belki de bundandır ki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşlarının çoğu bize mesafeli ve uzak. Bu yaptığımız Ömer Seyfettin'in Diyet isimli kitabında anlattığı kol kesme hikayesinden başkası değildir. Yine yağmurda ıslanmasın diye Nasrettin Hoca'ya şemsiyesini veren kimsenin daha sonraları sık sık "Benim şemsiye olmasaydı o gün senin halin nice olurdu Hoca" demesine benzer. Diyet'te hikayenin sonu, sürekli başa kakılan kol kesilerek biter, Nasrettin Hoca fıkrasında da hoca kendisini elbisesiyle birlikte havuza atıp ıslanarak kurtarır.

Geçmişten günümüze bu başa kakma sendromumuz hız kesmeden devam ediyor. Yeter ki iyilik yapanla aramız açılsın. Ondan sonra anandan doğduğuna pişman olursun. "Nankör... Olmasaydı sen bir hiçtin... Sayesinde bir yere geldin... Yoksa seni kim tanırdı... Senin ne özelliğin var... Bugünkü bu geldiğin yeri ona borçlusun..." gibi. Allah aşkına bu tür söylemin kime ne faydası var? Maksat uzaklaştırmaksa alası yapılmıştır. Bu sözü söylemekle ha taşı atıp başını yarmışsın ha öldürmüşsün. Hiç farkı yok. Sonra sonra baş yarmanın belki bir izahı olur: kızdım, attım dersin. Fakat başa kakmanın bir izahı olamaz. 

Demem odur ki maksat üzüm yemekse başa kakmayalım. Balık bilmezse Halık bilsin. Çünkü yaptığımız en küçük bir iyilik daha sonra gelir bizi bulur. Eğer bir gün başa kakacaksak hiç iyilik yapmayalım. Çünkü sonucu itibariyle telafisi mümkün olmayan bir yok oluştur başa kakmak.

26 Temmuz 2019 Cuma

Değişik Adlarla Oynanan Kumar İlletine Dikkat!*

Toto, Loto, İddaa, Ganyan gibi değişik adlarla bilinen şans oyunları, sorumluluğunu daha tam üstlenmemiş gençlerimizi, içine çekip yuttuğu kumar türleridir. Değişik isimler altında internet yoluyla oynanan türleri de var sanırım.

Kumar girdabına duçar olan gençlerimizin her birinin ayrı bir hikayesi vardır ama hepsinin ortak yönü, arkadaş kurbanı olarak bu bataklığa saplanmalarıdır. Önceleri merak ve vakit geçirmek, bir maceraya girmek için harçlıklarını harcayarak bu yola giriyorlar. Genelde sonu kaybetmekle biten bu oyunlar kaybettirdikçe, kaybedileni geri almak için gençlerimizi hırslandırıyor. Daha fazla harcamaya başlıyorlar. Elde, avuçta olanı bitirdikten sonra ailenin kötü günde lazım olur diye bir kenara koyduğu altına, paraya ve dövize göz dikerler. Habersizce alıp yine kumar oynamaya veya kumara yatırmaya giderler. Ardından varsa mevduat hesabından avans çekerler, buradaki kredi bitince kredi kartlarından nakit çekmeye başlarlar. Kredi kartı döndürülemez noktaya gelince değişik bankalardan kredi çekme yoluna giderler. Kafa hala dank etmez ise gerekirse tefecinin kucağına düşerler. Tüm bunlar sanki ev ve araba alır gibi hepsi kumarda harcanır.

Ailenin tüm bu olup bitenlerden haberi nice sonra olur. Ama iş işten geçmiştir. Zayiat büyüktür. Evden giden, para, döviz ortaya çıkar, Geriye kredi ve kredi kartı borçları gibi yıllar yılı ödenecek devasa bir borç ve faizi kalır. Ev ve ailede baş gösteren huzursuzluğu bilmem saymaya gerek var mı? En azından güven ve itibar kaybı baş gösterir. Bu durumda aile pek dışa da açılamaz. Anlam veremediği olup biteni içine atar. Hayatı boyunca el sürmediği, el süreni ayıpladığı kumar borcunu naçar ödemeye çalışır.

Olası bir durumdan bahsetmiyorum. Bu kumar illeti çoğu gençleri, heyheylerinin üzerinde olduğu bir dönemde yakalar, kimini teğet geçer, kimini içine çeker, kimi de direkten döner. Özellikle bu çağda yaşayan gençler için hazırlanan tuzaklar çoktur. O yüzden ben günümüz nesline şeytanı bol nesil diyorum. Allah ocakları yıkan ve söndüren böylesi kumar bataklığından gençlerimizi korusun. Bu bataklığa düşenleri de kurtarsın.

Burada garibime giden bir durum var. Kredi çekmenin kolaylığı. Şimdilerde sanırım nüfus cüzdanı gösterilerek kefilsiz kredi çekilebiliyor. Bir kredi bu kadar kolay çekilmemeli diye düşünüyorum. Hiç unutmam, üniversitede okurken çıkan öğrenci kredisi için banka benden iki kefil istemiş, iki esnaf bulup gitmiştim.

Allah'ın haram kıldığı bu kumarı insanımız niçin oynar? Çok anlamış değilim. Merak ediyorum, bugüne kadar kumardan ihya olan var mı? Giden zaman, giden servet ve geriye kalan borç, boğaza giren haram lokma ve sonu, kocaman bir pişmanlık. Bu son pişmanlık neye yarayacaksa? Oynayan oynuyor, oynatan oynatıyor, izin veren veriyor, bilen sesini çıkarmıyor. Hepsi suç ortağı bunların…

Burada anne, baba ve eşlere düşen yaşları büyüse de çocuklarını/eşlerini takip etmeleri. Kiminle oturup kalktığını, nereye gidip geldiğini bilmeleri, ayakta uyumamaları. Bunu bilmenin yolu, kumara yeltenen kişinin normalinden fazla para harcamaya başlaması, parasının hesabını bilmemesidir.

*02/08/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Fahri Olarak Çalışmak ***

"Fahri olarak çalışıyorum" cümlesi bugünlerde pek duyulmaz oldu. Eskiden bu cümleyi sıkça duyardık. Şimdilerde duysal duysak fahri trafik müfettişini duyarız. Özellikle fahri müfettişten bir trafik cezası yersek fahri müfettişi kolay kolay unutmayız. Ben burada "Fahri olarak çalışmak" üzerinde duracağım.

Nedir fahri çalışmak? Bir karşılık beklemeksizin gönüllü olarak kabul edilen iş veya görev. Onur ve iftihar vesilesi olarak görülen bu işten ücret ya da maaş alınmaz.  Bu kişiler fahri olarak görev yaptığı yerin imkanlarından faydalanmaz, kendisi oraya katkıda bulunur. Fahri işi genelde kamu ya da özelden emekli olmuş, ununu elemiş eleğini duvara asmış, paraya-pula ihtiyacı olmayan kişiler yapar. Bundan amaç tecrübelerinden faydalanmaktır. Hizmeti önceleyen bu işte Allah rızası için görev yapılır.

Günümüze gelirsek fahri iş yapmayı ara ki bulasın. Karşılık beklemeksizin vermek Allah'a mahsus görüşü daha geçer akçe. Ömrünü devlette çalışarak geçiren, devletin üst kurumlarında görev yapmış, siyasette defalarca vekillik, bakanlık, başbakan yardımcılığı, meclis başkanlığı gibi makamları üstlenmiş, kaç yerden ne kadar emekli maaşı aldığını bilmediğimiz kişiler ya bankaların yönetim ya da değişik istişare kurullarında görev almakta veya kendilerine görev tevdi edilmektedir. Olabilir. Çünkü tecrübe parayla alınıp satılmaz. Bunların bilgi, birikim ve donanımlarından faydalanılmalıdır. Burada benim garibime giden değişik kurul ve komisyonlarda görev alan bu kişilere yeni bir maaşın belirlenmesi. Takdir edilen maaş da sembolik bir rakam değil. En düşüklerinin aldığı maaş 15 bin liradan başlıyor.

Kamuoyundan maaşlarıyla ilgili gelen tepkiler üzerine bu tür kurullarda görev yapan bazı üyeler "Buradan aldıkları maaşın bir kısmını bazı öğrencilere burs vereceklerini, geri kalanı da ihtiyaç sahiplerine dağıtacaklarını" açıkladılar. Böyle bir açıklama güzel. Ama daha güzeli bu işin fahri olarak yapılması, kendilerine maaş takdir edilse bile "Biz bu maaşı almıyoruz. Bizim geçinecek kadar bir gelir ve maaşımız var. Biz bu parayı geri iade ediyoruz" demeleriydi. 

Acizane ben devletten geçinecekleri kadar emekli maaşı alanların ikinci bir maaşla yine devlette taltif edilmelerini şık bulmuyorum. İşsizliğin had safhada olduğu günümüzde insanımız iş ararken, evine maaş girmezken bazı kişilerin birden fazla maaş almasını lüks görüyorum. Burada kurul ve komisyonlara işsizler atansın demiyorum. Ki kurullar işsizlere iş verilen yerler değil. Demek istediğim kurul ve komisyonlarda görev yapanlara verilecek maaşın işsizlere iş vermek suretiyle harcanmasıdır. Üstelik bir kurul üyesine verilen maaşla kaç işsize iş verilmiş olur.

***30/07/2019 tarihinde Barbaros ULU adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.