12 Haziran 2019 Çarşamba

Mesai Kavramının Neresindeyiz?

Mesai derken özellikle kamuda çalışan memur ve amirleri kastediyorum. Bunlar 08.00-12.30, 13.30-17.00 arası mesaiye tabiler. İşin oldu mu bu saatler içerisinde gideceksin. Özel sektörde çalışanlar da mesaiye tabiler ama burada onları konu edinmeyeceğim. Çünkü özel sektörün kendine özgü mesai kavramı vardır. İş bitmezse gerekirse mesaiye kalınır.

Şimdi gelelim resmi kurumda mesaiye tabi olanlara... Buralarda mesaiye ne kadar riayet ediliyor? Aradığın kimseyi bulabilirsen aşk olsun. Çünkü mesai kavramına çok özen gösterilmiyor. Amirse zaten neredesin diye soran olmaz. Keyfi isterse dairesine gelir. Aradığın zaman sekreterin verdiği cevaba göre ya il dışındadır ya kurum dışındadır ya toplantıdadır ya toplantıya gitmiştir ya bir açılıştadır ya şehir dışından misafirleri gelmiş, müsait değildir ya az önce çıkmıştır ya gelir ama ne zaman gelir, belli değildir ya da izinlidir. İşin ne yetinde bulmak için gidip gidip geleceksin. Aradığın  kişi memur ise ya izinlidir ya az önce çıkmıştır ya hastaneye gitmiştir. Bir de bunun dışında üçüncü bir durum var. Amir ya da memur görev yerinde, işinin başındadır ama çoğu mesaiden yer, yani çalar. Sabah mesai saatinde gelmez. Öğle yemeğe çıkarken 12.30'u beklemez. Dönüşte zamanında işinin başına geçmez. Akşam çıkışta yine tam 17.30 beklenmez. Mutlaka mesaiden çalacak. Amma üç, amma beş, amma 10 dakika takacak. Vatandaş mesai bitimine  10 kala gelir, geri gider, yazık olur düşüncesi yok. Arayan bir daha gelsin diyoruz. İstisnalar kaideyi bozmaz. Her bir kamu çalışanı memur ve amir böyle değildir ama genelinde gözlemlediğim budur. 

Bizim bu durumumuz yani mesaiden yeme durumumuz bana şu fıkrayı hatırlattı: Biri İngiliz, diğeri Fransız, öbürü Türk üç çocuk bir araya gelir. Aralarında kimin babası daha hızlı sorusu sorarak birbirlerine babalarının hızını anlatmaya başlarlar. İngiliz: "Benim babam çok hızlı. Çünkü 100 metreyi 10 saniyede koşar" der. Fransız: "Benim babam da çok hızlı. Silahı ateşler, mermi hedefine varmadan babam, diğer eliyle yakalar" der. Türk ise " Bunlar da hız mı? Siz benim babamı görün" der. "Babam devlet hastanesinde çalışır. 5'te mesaisi biter, üçte evde olur" der.

Herhalde bu fıkra mesai kavramıyla ilgili bizim durumumuzu en güzel şekilde anlatan bir fıkradır. Sözün özü mesaiye riayet etmiyoruz. Bu duyarlılığı kaybettik. Bu konuda diğer bir husus, öyle zannediyorum kurumlarımızın çoğunda iş yükü fazla değil. Fazla olmadığı için kurumlarda kimseyi tutamıyoruz. İşi olsa niye gitsin ki... Ama bu mazeret değildir. Hiç işimiz olmasa da o kurumu mesai bitimine kadar beklemeliyiz. Çünkü müşterinin ne zaman geleceği belli olmaz.

Not: Devlet kurumlarında mesaiye riayet etmeyen bir kurum daha var. Buralar okullardır. Okulların öğle arası falan yoktur. Gelen veli veya misafir istediği öğretmen ve idareci ile görüşür. Çünkü buralarda aranan kişi yerindedir. 

11 Haziran 2019 Salı

Bir Zamanlar Biz, Şimdi Biz

Bir zamanlar biz, 
—Bir kesimden değer ve saygı görmezdik,
—Birileri bize tepeden bakardı,
—Küçümsenirdik,
—Sakıncalı piyade gibi bakılırdı bize,
—Fikrimizi açıkça söyleyemezdik.
—Söyleyebildiğimiz kadarıyla fikirlerimizden dolayı tu kaka yapılırdık.
Bu durumda biz, 
—Alttan alır, inanç ve fikir hürriyeti niçin yok, bunlar insanın doğuştan gelen en doğal hakkıdır, engellenemez derdik,
—Biz kafanızda büyüttüğünüz kadar tehlikeli değiliz diyorduk,
—Ah bizi bir anlasalar derdik...

Bir zaman geldi ki devran döndü. Her türlü imkan ve güç bize verildi. Eşekten düşen olarak karşı tarafı anlayacağımız yerde biz onlara baskı uyguluyoruz.
*Ne kimse açıkça fikrini söyleyebiliyor,
*Ne bir göreve yükselebiliyor,
*Korkular saldık her yere...

Başka düşüncede olan kişileri geçtik. Kendi insanımızın farklı görüşüne ve yapıcı eleştirisine bile tahammül edemiyoruz:
*Bir makamdaysa yerinden ediyoruz,
*Bir gazetede yazıyorsa kalemini elinden alıp yol veriyoruz,
*Televizyonlara konuşmacı olarak bile çıkartmıyoruz,
*Hiçbir şey yapamıyorsak bile dışlıyoruz. Ya yok kabul ediyoruz ya da alın, parçalayın dercesine taraftarlarımızın önüne atıyoruz.
*Nankörlükle suçluyoruz, 
*Geçmiş yaptığımız iyilikleri başa kakıyoruz.

Maalesef hayal bile edemediğimiz imkan ve nimetlerin içinde boğulduk. Değiştik. Güç, koltuk, makam ve iktidar bize yaramadı. Çünkü bunlar bizi değiştirdi, bunların altında kaldık. Dünkü samimiyetimiz yok bugün. Savrulduk hem de ne savrulma. İşin garibi koltuk altımızdan kayıyor. Ne oluyoruz, nerede hata yaptık diyeceğimize iyice hırçınlaşıyoruz. 

Böyle olmamalıydık. Yazık oldu. Sayemizde birçok değerler de çiğnendi. Gidersek bir daha gelemeyiz. Çünkü güveni de yok ettik.

Belediyelerin El Değiştirmesi *

Demokrasilerde seçim vardır. Belli bir sürenin sonunda seçmenin önüne sandık konur. Sandık sonucunda kazanan ve kaybedenler olur. Bazen biri, bazen öbürü kazanır. 

Hep aynı parti kazanır, öbürü hep kaybeden olursa ülkelerin demokrasisi tam oturmamış olur. Bir müddet sonra sıkıntılar ortaya çıkmaya başlar. Sürekli kazananlarda şımarma, savrulma, rehavete kapılma baş gösterebilir. Nasılsa kazanıyoruz denerek hizmetlerde aksama meydana gelebilir. Siyasi rakip ve muhalifleri susturma yoluna gidilebilir. Sürekli kaybedenler de ise nasılsa her seçimi kaybediyoruz denilerek sandığa gitmeme, sandıktan ümidi kesme, siyaset dışı başka arayışlara girme, hoşnutsuzluk durumları ortaya çıkabilir. 

Ne demek istiyorum? Demokrasilerde partiler seçim kazanabilmeli ve kaybedebilmeli. Böyle olduğu takdirde partilerde ve partilerin seçmenlerinde bir heyecan ve çalışma azmi ortaya çıkacaktır. Umudunu herkes sandığa bağlayacaktır. 

Kaybeden niçin kaybettiğini sorgulayacak, diğer seçimi nasıl kazanabilirim üzerine yoğunlaşacaktır. Seçimi kazanan da hizmet etmek için elinden geleni ardına koymayacak. Var gücüyle çalışacaktır. Çalışmadığı takdirde bir sonraki seçimi kaybedeceğini düşünecektir. 

Partiler, kaybedince dünyanın sonu olmadığını anlarlar. Demek ki kendimizi iyi anlatamadık ya da seçmen bizi ikna edici bulmadı, nasip değilmiş derler. Kazananlar ise zafer kazandık narası atma ihtiyacı hissetmezler. Çünkü bir sonraki seçimi kaybetme ihtimalleri vardır.

Partiler kazanma ve kaybetme üzerine yoğunlaşınca bundan ülke kazançlı çıkacaktır. Hangi parti kazanırsa kazansın vatandaş kazanacaktır. Çünkü kazandığını kaybetmemek için var gücüyle çalışacaktır.
***
Partilerin kalesi diyebileceğimiz ilçe, il ve büyükşehirlerimiz var. İster genel, ister mahalli seçim olsun, buraları daima aynı partiler kazanır. Aynı parti kazandığı için buralarda aslında seçim yapmaya bile gerek yok. Zaten kazanan da çok büyük yatırımlar yapmadığı gibi çok büyük hizmet etmesine de gerek kalmıyor. Buralarda sadece kazanan partinin adayı değişir. Buralar partilerin kurtarılmış bölgeleridir. Zihniyet değişmediği için seçim, buralarda bir yenilik getirmez. Bu yüzden kale diye tabir edilen yerlerde bir yenileşme ve gelişme görülmez. Kale tabir edilen yerler partilerin hoşuna gitse de demokrasi adına sağlıklı değildir. Aslında seçim yoluyla ara ara zihniyet değişimi olacak ki hiçbir yer partiler için çantada keklik olmamalı. Kim gelirse çalışmaktan ve hizmet etmekten başka çaresi olmadığını bilmeli.

*26/06/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.