4 Mayıs 2019 Cumartesi

Biz Bu Taht Kavgalarından Kurtulamayacak mıyız?

Lise 3.veya 4.sınıfta okurken tarih dersi öğretmeninin dersini dinlemek için okul müdürü dersimize gelmiş, arka sıraya geçip oturmuştu. Konu, yanılmıyorsam Osmanlı'daki Celali İsyanları idi. Öğretmenimiz dersini anlattı. Tecrübeli hocamız -belki de heyecandandır- zilin çalmasına 15 dakika kala konuyu bitirdi. Okul müdürüne "Müdür Bey! Öğrencilere konuşmak ister misiniz" dedi. Müdür, hayır cevabı verdi. Öğretmen bize dönüp konuyla ilgili sorusu olan var mı dedi. Sınıftan tık yok. Öğretmen aynı soruyu birkaç defa daha sordu. Yine kalkan parmak olmadı. Öğretmen ayakta, biz öğrenciler sessizce bekliyoruz. Arkamda oturan müdür de oturuyor, kalkıp gitmiyor. Niye gitmiyorsa? Herkes sessiz sessiz bekliyor. Vakit de geçmek bilmiyor. Öğretmen kızardı, bozardı. Yüzümüze bakıyor, haydin bir soru sorun dercesine. Baktım olmayacak, parmak kaldırma ve soru sorma adetim olmamasına rağmen parmak kaldırdım.  Niyetim hocamızı içine düştüğü durumdan kurtarmaktı. Hocamızın gözleri güldü: Buyur Ramazan dedi. Hocam! Celâli İsyanlarından öte tarihimizin geneli üzerinden bir soru sormak istiyorum. Bizim Türk tarihinde genelde kardeş ve taht kavgaları olmuş. Kim zaman birbirleriyle savaşmaya kadar gitmiş. Düşmandan ziyade kendi devletlerimizi biz zayıflatmış hatta yıkmışız. Yıkmışız yerine bir başka isimle yeni devletler kurmuşuz. Hatta taht kavgalarının önüne geçmek için Osmanlı'da kardeş katline fetva bile verilmiş. Türklerdeki bu iktidar olma mücadelesinin önüne geçilemedi. Bu da bizim gücümüzü zayıflattı. Bizim kendimize verdiğimiz zararı düşman vermemiştir. Bu konuda ne dersiniz dedim. Bundan sonra hocamız zil çalıncaya kadar soruma cevap vermeye çalıştı. Dersi böylece bitirdik. Maksat böylece hasıl oldu.

Şimdi gelelm sadede... Sahi bizdeki bu kanlı taht kavgalarının ne kadarı diğer devlet ve milletlerde vardır? Herhalde bu konuda rekor bizim Türk tarihindedir. Hele Ankara Savaşın'da Timur'a yenilip esir düşen Yıldırım Bayezit'ten sonra Bayezit'in oğulları arasında süren taht savaşı dillere destandır. Kardeşler birbirlerine galip gelmek için gerekirse Bizans ile işbirliği yapma yoluna bile gitmişler. On bir yıl süren bu taht kavgasının sonunda Çelebi Mehmet devletin birliğini sağlayabilmiştir. Diğer kardeşleri çarpışmalarda ölmeseydi devletin birliği sağlanamayacak, belki de devlet Fetret Devri ile birlikte sona erecekti.

Diyelim ki Osmanlı ve önceki Türk devletlerinde babadan okula geçen bir saltanat vardı. Padişah vefat edince oğullar arasında devlet paylaşamıyordu. Günümüzde durum farklı mı? Güya demokrasi ile yönetiliyor. Her ne kadar seçimle iş başına gelinse de partilerin yetkili kurulları olsa da parti liderleri partilerinin tek hakimi. Bir nevi padişahlık yaptıkları. Seçimlere gidiyoruz. Rakiplerimizi düşman gibi görüyoruz. Kırıp geçiriyoruz. Sadece bununla kalsa iyi. İktidar oluyoruz. Bu sefer ülkeyi yönetmede aynı partinin insanları kendi aralarında iktidar mücadelesi veriyor. Merak ediyorum, bu iktidar kavgası kime zarar verir? Taraflar hiç mi tarih okuyup ibret almazlar? Herhalde en büyük zararı kendilerine, partilerine ve ülkeye vermiş olurlar. Bı mücadelenin sonu hayra alamet değil bilesiniz. Demek ki tipik Doğu toplumu olmaya devam ediyoruz. Dün kardeşler arasında oluyordu bu kavga. Bugün aynı iklimden beslenen, aynı kitleye hitap edenler kendi arasında mücadele ediyor. Yazık ki ne yazık! Unutmasınlar ki bu kavganın kazananı olmaz. Çünkü bu mücadele, elleriyle rakiplerini iktidara getirme sonucunu doğurur. 

3 Mayıs 2019 Cuma

Ramazan Kendimize Çekidüzen Vermemizin Miladı Olsun *

Müslümanlar on bir ayın sultanı ramazan ayını ihyaya hazırlanıyor. Pazar akşamı kalkılacak sahurla beraber oruca başlanacak. 29 gün boyunca imsaktan iftara kadar yemeye ve içmeye ara vereceğiz. Başta oruç olmak üzere namaz kılmaya, Kur'an'ı Kerim okumaya ve dinlemeye, hayır ve hasenat yapmak gibi ibadetlere ağırlık vereceğiz.

Konya için oruca başlama vakti ilk gün 04.09'da başlıyor, 19.51'e kadar sürüyor. Son gün 03.38'de başlayan imsak, 20.13'de sona eriyor. Bu demektir ki ilk gün 15 saat 40 dakika oruç tutarken ramazanın son günü 16 saat 35 dakika oruç tutacağız. 

Kolay mı oruç tutmak? Zor olmaya zor ama imkansız değil. Yeter ki kendimizi oruç tutmaya hazırlayalım. İrademizi ortaya koyup oruç tutmaya başlayınca değil 16 saat, 20 saat bile tutarız. Çünkü bu işler irade ve inanç meselesi. Konu inanç olunca imsak ve iftarın arasındaki makasın açıklığı azim sahibi için teferruat olur, vız gelir.  Allah mutlaka bir kolaylık veriyor. İnşallah birkaç yıldır tuttuğumuz oruçlu günlerde olduğu gibi bu oruç ayında da havalar serin gider. Temennimiz bu yönde. 

Oruç tutan ve tutmayı kafaya koyanlar için uzun günlerde oruç tutmak ve havanın sıcaklığı bir şey ifade etmiyor. Çünkü bu tipler her halükarda "iman ettik ve itaat ettik" ayetine boyun eğmiş kişiler. Oruç tutmayı düşünmeyenlere de diyecek bir şey yok. Çünkü oruçta gözü yoktur bu tiplerin. İstersen çocuk orucu tutmakla yükümlü olsun bunlar. Yine de oruç tutmazlar. Burada mevzubahis etmemiz gereken üçüncü bir grup daha var. Bunlar orucun önemini biliyor, oruç tutması gerektiğinin farkında. Fakat işini gerekçe göstererek acaba dayanabilir miyim, işimi aksatır mıyım? Acaba sonra mı tutsam ikilemi yaşayan kesimdir. Hele bir de sigara içiyorsa "içmezsem sinirlenirim" bahanesinin arkasına sığınırlar. Eğer böyle bir düşünceye sahip olan var ve tutayım mı, tutmayayım mı ikilemi yaşıyorsa oruç tutmamasını hiç tavsiye etmem. Demir tavında dövülür. Sonraya bırakılan oruç dona kalır, tutulmaz. Sonra tutulsa bile hiçbir oruç, gününde tutulan orucun yerini tutmaz. Ayrıca en güzel ve kolay oruç herkesle birlikte tutulan oruçtur. Yine de kendileri bilirler ama bu tipler şeytana malzeme verirlerse şeytan, kolay kolay peşlerini bırakmaz. Etrafında döner durur. Alttan girer, üstten çıkar ve  “Nasıl tutacaksın? Sen oruç tutmayı kolay mı sanırsın? Sen iyisi sonra tut” der durur.

Biz tutana niçin oruç tutuyorsun demiyorsak oruç tutmayana da niçin tutmuyorsun deme durumumuz yok. Tutan da kendisine tutar, tutmayan da. Burada değinmek istediğim husus ramazan boyunca yapacağımız ibadetlerin huyumuzu güzelleştirmesidir. Huyumuz da sorun yok diyorsak buna eyvallah derim. Şayet yaşantımızda sorun var, inancımıza ters ahlaki davranışlar sergiliyorsak ramazanı bir fırsat bilmemizde ve kendimize çekidüzen vermemizde fayda var. Her ne kadar ramazan bir ibadet ayı ise de ibadetlerden maksat yaşantımıza bir yön vermesidir. Çünkü Allah’ın başta oruç tutmak olmak üzere okuduğumuz Kur’an’a ve kıldığımız namaza ihtiyacı yok. Bu yaptıklarımızın kendimize bir faydasının olması murat edilmektedir. Oruç, bize sabrı öğretmek suretiyle nefsimize hakim olmayı, kötü söz söylememeyi, aç ve susuzun halini anlamamıza katkı sunmaktadır. Namaz ise bizi hayasızlık ve kötülüklerden alıkoyması lazım. Okuduğumuz Kur’an ise anladığımızı yaşantımıza uygulamamız içindir.

Bir ay boyunca yapacağımız ibadetleri amacına hizmet edecek şekilde yerine getirir, üzerine bir on bir gün daha eklersek 40 gün boyunca elde ettiğimiz güzel huylar hayatımız boyunca bizde süreklilik arz edebilir. Çünkü bir davranışı 21 gün boyunca yapmak o davranışın alışkanlık haline gelmesi için yeterli olduğu söylenmektedir. Bu davranışı kırk gün boyunca devam ettirirsek o davranış ruhumuza işler ve bir daha kolay kolay bırakılmazmış. Ramazan sadece vücudumuza değil, ruhumuza da işlesin inşallah! Feyzinden yararlanmak suretiyle ramazanın hepimize hayırlar getirmesini temenni ediyorum.

*06.05.2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

2 Mayıs 2019 Perşembe

Kapıları Açan veya Aralayan Bir Üslup ***

Bir insan deruhte ettiği işinde çok yetenekli olmayabilir, başarılı da olmayabilir, zaman zaman hatalı ve yanlış işlere imza atabilir. Bilerek veya bilmeyerek birilerini üzebilir. Kişi kendisini yenileyerek ve geliştirerek bunların hepsinin üstesinden gelebilir. Telafisi olmayan ve kolay kolay unutulmayan bir yön vardır ki bu, üsluptur. 

Üslup iki çeşittir: Sert, katı, kaba olanı, diğeri de yumuşak, nazik ve kibar olanıdır. Aslında sert, katı ve kaba üslup tasvip edilen ve tavsiye edilen bir davranış değildir. Kişileri etrafından uzaklaştırır. Çünkü bu üslubun sınırı yoktur. İnsanları kırar, üzer, incitir, yerin dibine geçirir. İletişimi bitirir, anlaşma ve bir araya gelme yollarını kapatır. Nazik, kibar ve yumuşak üslup ise gönülleri fetheder. Düşmanınla bile iletişimi kesmemiş olursun. Bu üslup nezaket kurallarının olmazsa olmazıdır. Bu, nebevi tebliğin belki de en başta gelenidir. Peygamberlerde olması gereken bir özelliktir. Kur'an'ı Kerim'de "kavli leyyin" yani yumuşak söz şeklinde ifade edilir. Bir başka ayette "Rabbinin yoluna güzel hikmetle çağır, onlarla en güzel şekilde mücadele et" buyrulur. Yine Kur'an'ı Kerim'de bize her yönüyle örnek sunulan Hz Muhammed'e Allah, "Allah'tan gelen bir rahmetle sen onlara yumuşak davrandın. Şayet sert, katı ve kaba davranmış olsaydın etrafından dağılıp giderlerdi. Onları affet, onlar için bağışlanma dile ve işlerinde onlarla istişare et" buyurur. 

Yumuşak üslup sadece formda ve keyfimiz yerinde olduğu zaman başvurulacak bir yöntem olmadığı gibi sadece değer verdiğimiz, hoşlandığımız kişilere karşı kullanmamız gereken bir metot değildir. Firavun gibi zalim, halkına zulüm eden ve Allahlık iddiasında bulunan birine sinirli yönü baskın olan Hz Musa'yı gönderirken Allah, Musa ve kardeşi Harun'a hitaben "Ona karşı yumuşak bir söz söyleyin; belki öğüt alır yahut korkar" şeklinde tembihte bulunur. Nedense biz bugün Firavun gibi azılı düşmana karşı Allah'ın layık gördüğü üslubu aynı kıbleye baş koyduğumuz din kardeşlerimizden esirgiyoruz. Öyle kırıcı bir üslup kullanıyoruz ki dostu üzen, düşmanı sevindiren bir üslup. Diyelim ki söz ağızdan bir kere çıkar, geriye döndürme imkanımız yok. Televizyonların canlı yayında verdiği, milyonların izlediği konuşma üslubumuzu haberlerde yeniden verilirken veya banttan izlemek suretiyle "Bu bana yakışmadı" diye  niçin kendimizi sorgulamıyoruz?

Kimse unutmasın ki yumuşak üslup sadece peygamberlere has ve din adamlarının kullanmak zorunda olduğu bir üslup değildir. İnsanların içinde yaşayan, bir amme hizmeti yürüten özellikle siyaset yapan herkesi bağlar. Söz var, iş bitirir; söz var, baş yitirir. Biz iş bitiren söze sarılalım. Öyle söz söyleyelim ki sözümüzün tatlılığından yılanı deliğinden çıkaralım. Gönüllerde taht kuralım. Öyle bir üslup kullanalım ki kapıları kapatan değil, kapıları aralayan veya açan bir üslup olsun. Aksi insanları bizden uzaklaştırır. Bu da öyle zannediyorum istenen bir durum değildir.

***04/05/2019 tarihinde Barbaros ULU adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.