17 Şubat 2019 Pazar

Savrulduk, Hem de Ne Savrulma! (2)

91 seçimlerinde ittifakla da olsa aşılamayan barajı delip geçtik. Engelleri aşmış, baraj sorunumuz yoktu artık. Kim tutardı bizi. Gümbür gümbür geliyorduk. Nitekim partimiz önce 94 seçimlerinde yerelde, 96 seçimlerinde de genelde birinci geldi. Seçimi kazanmıştık ama saralı gibi görüyordu o günün partileri bizi. Kimse bizimle hükümet ortağı olmak istemiyordu. Sonunda güç-bela da olsa hükümeti kurma görevi verildi ve DYP ile hükümet kuruldu. Dünün “gerici, yobaz ve mürteci” kabul edilen kişi, ülkenin başbakanı olmuştu. Şer cephesi durmadı. Ürettiği asparagas haberlerle işi 28 Şubat sürecine taşıdı ve partiye “irticanın odağı olma” gerekçesiyle kapatma davası açıldı ve parti kapatıldı. Yerine hilalin içinde kalp amblemli bir başka parti kuruldu. Bu partinin de ömrü uzun olmadı. Yine “irticanın odağı” gerekçesiyle kapatıldı. Yerine amblemi yine hilal ve içinde 5 yıldızın olduğu bir parti kuruldu. Parti kurulmuştu ama koca parti içinde “yenilikçiler” ve “gelenekçiler” diye ikiye bölündü.

2002 yılına gelindiğinde yapılan genel seçimde seçmen eskileri baraj altında bırakarak yenilikçi hareketi tek başına iktidara taşıdı. Her ne kadar bu parti “Milli görüş gömleğini çıkardım” dese de halk ve devlet gözünde bu hareket milli görüşün devamıydı. Çünkü partinin üst beyin tabakası milli görüş mutfağında yetişmişti.

Yıl 2019. Ülkeyi hala milli görüş geleneğinden gelen zihniyet yönetiyor. Zirveden inmek bilmiyor. Her seçimde en yakın rakiplerine iki katı fark atıyor. Çünkü 2002’den bu yana bu ülkeye yapmadığı hizmet kalmadı. Hizmeti gören vatandaş ardı arkasına iktidara taşıdı.

2002-2019 döneminde mütedeyyin insanların MNP, MSP, RP ve FP dönemlerinde olmasını istediği başta başörtüsü olmak üzere katsayı gibi mağduriyetlerin hepsi giderildi. Okullarda okuyan kız öğrencilere ve kamuda çalışan kadınlara başörtüsü serbestliği getirildi. Yıllardır yumuşak karnımız olan bu sorun tereyağından kıl çeker gibi çözüldü. Mütedeyyin insanların okumuşları bürokrasiye yerleştirildi. Yıllardır milli görüş zihniyetiyle mücadele eden kurumların köşe başlarını tutmuş eski zihniyet mensuplarına yol verildi. Eski zihniyetle mücadele ederken kendisi de iktidarda iken “irticanın odağı” gerekçesiyle kapatılmaktan paçayı zor kurtardı. Mücadele ede ede yapılan hizmetler yıllardır ezilmiş, incinmiş, tu kaka yapılmış, mağdur edilmiş mütedeyyin insanları sevindirmekle kalmadı, göğüslerini de kabarttı. Ekonomik krizle boğuşan, sürekli likidite sıkıntısı çeken ülkede ekonomik krizler de geride kalmıştı. Hasılı üyesi olarak yer almadığım ama gönülden ve oy vererek destek olduğum partim; geçmişte sıkıntı çektiğim, adam yerine konmadığım, dışlandığım tüm ortamları izale ettiği gibi benim zihniyetimde olanları da devletin tepesine taşıdı.

2002’den bu yana oylarını her seçimde artırarak gelen partim, mütedeyyin insanların dışında da diğer birçok kesimi kazanmayı bildi. 07 Haziran 2015 genel seçimlerinde ilk oy düşüklüğünü yaşadı, tek başına hükümet kuramadı. Çünkü dün her şeyiyle destek olan halkın bir kısmı desteğini çekmişti. Hükümet kurulamayınca yenilenen seçimde halk yeniden partinin etrafında kenetlendi. 24 Haziran 2018’de yapılan genel seçimlerde oylar yine düşmesine rağmen Cumhur ittifakı sayesinde Mecliste çoğunluk elde edilebildi. (Devam edecek)

Savrulduk, Hem de Ne Savrulma! (1)

Öğrencilik ve iş hayatımda siyasetin içinde olmadım. Çok uzağında da durmadım. Zaten bu ülkede yaşayıp da siyasetten uzak durmak mümkün mü? Savunduğum, miting ve salon toplantılarına katıldığım siyasi görüşümü destekleyen partiye sandık zamanı giderek oyumu verdim. İçinde bulunduğum siyasi görüşün bir gün iktidar olmasını hem destekledim hem de savundum. Çünkü çözüm bizdeydi. Ekonomiye neşter vuracak, ehliyet ve liyakati tesis edecek, haksızlıkları giderecek bilgi ve birikim benim savunduğum siyasi görüşte vardı. Üstelik biz siyaseti ilayı kelimetullah uğruna yapıyorduk. Siyaset, demokrasi, sandık ve seçimler bizi amaca götüren birer araçtı. Erdem ve fazilet yarışıydı bizim mücadelemiz. 

Mücadelemiz için partide görev üstlenenler köy, kent, kasaba her yer dolaşırdı. Biz ise miting varsa koşar, attığımız sloganlardan sesimiz kısılırdı.  Bir konferans varsa dinlemek için saatler öncesinde yerimizi alırdık. Hangi ilde protesto ve destek  yürüyüşü varsa otobüslere binerek yürüyüşlere katılırdık.

Yaptığımız eylemlere büyük kalabalıklar katılmadı, bizi seyretti. Bunlar ne yapıyorlar diye baktı. Halkın bir kısmı teveccüh gösterse de nasılsa kazanamazlar dedi. Büyük çoğunluk bize vebalı gibi baktı bize. Devleti yönetenler ve gücü elinde bulunduranların gözünde biz "gerici, yobaz ve mürteci" idik.

Amblemi anahtar olan partim, 80 öncesinde kilit parti idi. (Evdeki çay bardaklarımızda  anahtar baskılı bardaklar eksik olmazdı) Onsuz hükümet kurulamazdı. 80 ihtilaliyle beraber tüm partiler gibi benim partim de kapatıldı. Partimin lideri ve arkadaşları 10 yıl siyasi yasaklı oldu.

Partileri kapatmak çözüm müydü? Değildi elbet. 80 sonrasında kurulan yeni partilerin yanında 80 öncesi dört eğilimi temsil eden partilerin hepsi değişik adlar altında kurularak siyaset arenamızda yeniden yerini aldı. 1987 yılında siyasi yasaklıların siyaset yasağının kaldırılıp kaldırılmaması halkoyuna sunuldu. Siyasi yasakların kalkmasını savunan muhalefet bloğu, kıl payı referandumu kazandı. “Hayır” bloğunu tek başına yürüten ANAP seçim kararı alarak ülkeyi aynı yıl erken genel seçime götürdü.

1987 yılında yapılan genel seçimde ilk defa oy kullanacak olan ben, hilalin içinde başağı olan partim barajı açsın diye bir oy bir oy diyerek Kayseri’den Konya’ya oy vermek için geldim. Oy verdikten sonra seçim sonuçlarını öğrenmek için TV karşısında sabahladım. Ama partim yüzde 7 oy alarak baraj altı kalmıştı. Üzülmedim mi? Üzüldüm elbet. Çünkü partim barajı aşmalıydı. Çünkü Türkiye’nin bu zihniyete ihtiyacı vardı.

1989 yılında yapılan mahalli genel seçimlerde başak, 1984 yılında kazandığı Van ve Şanlıurfa belediye başkanlıklarının üzerine Konya, Sivas ve Kahramanmaraş’ı da ekledi. İşte bu beş belediye, partiyi tanıtmada yüz akı oldu. Oturduk, kalktık bu beş belediyenin diğer belediyelere göre başarısını anlattık durduk. (Devam edecek)


15 Şubat 2019 Cuma

Haftalık Ders Programları (7)

2,5 yıl önce idareciliği bıraktıktan sonra adıma yapılan son haftalık ders programı önce moralimi biraz bozdu. Çünkü penceresi bol bir programdı bana layık görülen. Alacağı olsun ve canı sağ olsun bu programı bana uygun gören yardımcımızın. Kendisine elimden çekeceğin var, zira seni yazı konusu edineceğim, bunu sen istedin dedim, gülüştük. Onunki keyiften benimki derttendi gayri.

Sonra ders programına bir göz daha attım.  Hayret ki hayret! Nasıl da görememişim. Zira program tamamen bir sanat eseriydi.  Usta, ilmek ilmek sanatını işlemişti benim üzerimde. Çünkü programda bir insicam vardı. Kendi kendime nasıl da göremedim bu inceliği dedim. Tabi sanattan anlamazsam olacağı bu idi. Hal böyle olunca sanatkarın bana özel hazırladığı ders programındaki inceliği de görmem mümkün olamazdı. Bunun için hem görecek göz hem de sanattan anlayan bir seyir zevki olacaktı. Vermeyince Mabut, ne yapsın bizimki. Güya bu yazıyı onu eleştirmek için kaleme almaya karar vermiştim. Ne edersiniz ki ona olan kızgınlığım takdire dönüşüverdi hemen. Programım göründüğü kadar kötü değilmiş dedim. Tıpkı onun da göründüğü kadar kötü olmadığı gibi.

Nedir bu sana özel ustalığın konuşturulduğu ders programı derseniz, anlatayım efendim. Bizim genç yardımcı dede olmuş, mesleğini uzatmalara oynayan bana acımış, bir evladın babasına gösterdiği saygıyı göstermiş. Halden anlayan başka! 

Çatlatma adamı, ağzında geveleyip durma dediğinizi duyar gibiyim. Az sabredin mubarekler! Dokuz ay nasıl durdunuz. Bir program öyle haydi deyince birden hazırlanır mı? Biz evde sıcak odamızda tatilimizi yaparken o garip, tatil günü okulda kendini program yapmaya verdi. Emeğe saygı lütfen!

Efendim! Gelecek vadeden bu genç yardımcı "Bu adam yaşlı, arka arkaya boşluk olmadan ders versem bünyesi kaldırmaz. En iyisi iki ders vereyim, bir oturtayım, dinlensin demiş olmalı ki iki saat derse girdikten sonra bir pencere vererek beni öğretmenler odasında kızağa çekmiş.  Bir kendi verdiği pencere bir de öğretmenler odasındaki havalansın diye açılan pencere arasında oturup hava alsın demiş. (İki pencere arasında cereyana kapılıp hastalanmak da var. Ama neyse) İşin garibi  bu, bir gün değil, iki gün değil, her gün böyle ve tüm pencereler birbirine paralel şekilde dizilmiş. Yani bir insicam, bir düzen ve bir ahenk var. Üzerinde çalışılmış ve emek verilmiş, belli. Bir an için düşünelim, iki ders, bir boş vermese bu yaşta bu vücut bu sıkleti çekecek mi? Arka arkaya derse girsem sandalyeye oturmaya çalışacağım. Bu da hiç etik olmaz. Çünkü o sandalye o sınıfa ben oturayım diye konmadı. Yani anlayacağınız ben üçüncü saat hep öğretmenler odasındayım. İki saat girdikten sonra dersim hangi sınıfa diye düşünüp ders programına bakma gereksinimi duymuyorum. Bunun bir diğer faydası daha var. Onu da düşünmüş kara yağız delikanlı. Malumunuz öğretmenlerden biri her gün ikinci saatin bitiminde açlığı bastırsın, herkes atıştırsın diye nevale getiriyor. Sofrayı bekleyen biri olarak ben de nemalanacağım tabi bahtımıza çıkandan. Yiyeceğim ama bu yaşta dişler çiğnemede zorlanıyor. Yemeden olmaz. Üstelik daha fazla yemeliyim. Çünkü branşım(kendi adıma söylüyorum) yemeye müsait. Öyle atıştırmalık olmaz, doyumluk olmalı benimki. Durum böyle olunca 10 dakikalık teneffüste ne kadar yiyebilirim? İşte tüm bunları benim adıma düşünen müdür yardımcısı bir istikrar abidesi olarak hep üçüncü saatlerimi boşaltmış ki diğerleri derse giderken ben rahatça yiyeyim, silip süpüreyim, sünnetleyeyim istemiş. Tabi kalırsa bir şeyler.

Öyle bir anlatıyorsun ki bu müdür yardımcısının hiç kusuru yok mu derseniz, buna kusur demeyelim -nazarlık olsun- var elbet. Sadece cuma günü boş pencereyi 5.saate koymuş. Sanırım nazar değmesinler diye böyle yapmış olmalı. Yok bu bir kusur derseniz, kusur ondan ziyade ilk iki saatimin cuma saatinden dolayı boşaltılmasındandır. Yani burada da bir plan var.

Şimdi programın bunca faydasından sonra bir endişemi de burada dile getireyim. Diyelim ki üçüncü saatler hep öğretmenler odasında oturdum. Bir müddet sonra  oturmaktan sıkılmaya başlayınca ne yapacağım? Şimdiden bunu kara kara düşünmeye başladım. En iyisi böyle durumlarda programın yapımcısının yanına giderek onun kafasını ütülemek.

Benim bu programdan çıkardığım hikmetler bunlar. Acaba yapımcının maksadını anlayabilmiş miyim? Yoksa yapımcı "Ben bunu okulda ne kadar oyalarsam kar. Çünkü gidip evde eşiyle kavga edecek" diye düşünmüş olabilir mi? Neyse adanın daha fazla niyetini okumayayım?

Allah hayrını versin onun da, benim de, sizin de.

Not: VİP olan bazılarının bir günü yatay boşaltılmış, benimki ise dikey. Görüldüğü gibi aramızda pek fark yok. Herkese yanlamasına bir gün boşaltılsa program yapılamaz. Bazılarınınki de bende olduğu gibi dikey olmalı ki düzgün bir program çıksın ortaya. Yatay programa sahip olanlara çorbada tuz misali bir katkım olmuşsa ne mutlu bana!