13 Şubat 2019 Çarşamba

Mülakatta Göstereceksin Maharetini!

—Seni tanıyabilir miyim?
—İsmim önemli değil, beni hakkı yenmiş bir mağdur olarak bilsen yeterli.
—Ne mağduriyeti? Seni kim mağdur etti yoksa mağdur edebiyatı yapanlardan mısın?
—Mağdur edebiyatı falan yapmıyorum. Ben gerçek mağdurum. Öğretmenlik mülakatında elendim.
—Demek ki puanın yeterli gelmedi. Mağduriyeti de nereden çıkardın? 
—Efendim ben KPSS Fizik öğretmenliği sınavında 88 puanla Türkiye birincisiyim. Ama mülakattan 54 puan alarak elendim.
—Birinci gelebilirsin. Çünkü o yazılı sınav. Test usulü yapılıyor biliyorsun. Belki de atıp tutturdun, belki de kopya çektin.
—Ne atması ne tutması. Bilmeden hepsini tutturmak ne mümkün. Sonra nasıl kopya çekeceğim? Sınavı biliyorsun ÖSYM yaptı. Sınava girerken neredeyse üzerimi soyacaklardı. Bir kopya aletiyle girmem mümkün mü?
—Diyelim ki bileğinin hakkıyla sınavda birinci oldun. Girdiğin mülakatta sorulan soruları bilememiş olmalısın ki düşük puan vermişler. Bunun neresinde haksızlık var?
—Beyefendi! Mülakatta da sorulan tüm sorulara doğru cevap verdim. Ama sonuç başarısız. Tercih bile yapamadım.
—Bak delikanlı! Başarının sırrı yazılıda birinci olmak değil. Asıl olan sözlü mülakatta başarı. Diyelim ki sözlüde de tüm soruları bildin. Başarı için bu yeterli bir kıstas mı? Biz çocuklarımızı emanet edeceğiz size. 
—Çocuklarınıza en güzel şekilde Fizik öğretirdim. Ama olmadı.
—Delikanlı, tek başına Fizik bilmem yeterli değil, gerekirse allameyi cihan ol. Komisyon seni yeterli görmedi demek ki...
—Efendim daha ne yapmalıyım ki?
—Komisyon bilgiyle beraber senin tipine, boyuna postuna, diksiyonuna, kendini ifade etme yeteneğine, giyim-kuşamına ve inandırıcı olup olmadığına bakıyor. Demek ki seni pek inandırıcı bulmamış olmalılar.
—İnandırıcı olmanın kriteri ne? Kalbimi yarıp baktılar mı?
—Senin kalbini yarıp bakmalarına gerek yok. Çünkü onlar seni görür görmez ne olduğunu şıp demeden anlarlar.
—Nasıl anlayacaklar?
—Öyle deme! Sözlü mülakatında sana puan verenler o kadar yetenekli olmalılar ki kendilerine komisyon üyeliği payesi verilmiştir. Beni niye seçmezler o komisyona? Bir düşün. Adamlar tırnaklarıyla kazıyarak o görevi hak etmiş olmalılar.
—Benim mağduriyetimi savunacağını sanıyordum. Halbuki sen bu görüntünle haksızlık yapanları savunuyorsun.
—Seni savunmak isterdim delikanlı. Komisyon sana fazla puan vermediğine göre seni yeterli görmedi. Demek ki bir bildikleri vardır. Vardır bunun bir hikmeti.
—Bunun ne hikmeti olacak?
—Mesela sen ağzınla kuş tutabilir misin?
—Hayır, nasıl tutayım?
—Bak itiraf ediyorsun. Demek ki eksiksin. Sonra maharet yazılıda birinci olmak değil. Esas önemli olan mülakattır. Esas maharetini orada gösterecektin.
—Alt tarafı bir öğretmenlik! Sanki ülkeye cumhurbaşkanı mı seçiyorlar?
—Öğretmenlik deyip de geçip gitme. Bu ülkede her şey olabilirsin. Hatta tüm bunlarda mülakata da gerek yok. Ama sen öğretmen olacaksın. Geleceğimizin teminatı çocuklarımızı size emanet edeceğiz. Güven vermemişsin. Adamlar sana çocuklarını nasıl emanet edecekler? Bir defa sen hatayı öğretmen olmaya karar vermekle yapmışsın. Başka meslek bulamadın mı? Şöyle mülakat şartı olmayan bir meslek mesela…
—İşte sizden duyduğum en doğru cümle bu. Doğru. Ben hatayı öğretmenlik okumak ve öğretmen olmaya karar vermekle yaptım. 
—Bak anlaşıyoruz seninle. Hatanı itiraf etmeye başladın. Demek ki orta yerde mağduriyet falan yok.
—Git amca işine! Benim derdim kendime yeter. Sabah sabah moral vereceğine şu söylediklerine bak. Zaten senin gibiler yüzünden bu mülakatlar bu derece prim yaptı.
—Ben ne yaptım delikanlı? Benimki bir durum tespiti idi. Sana da iyilik yaramaz. Zaten doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış.

Fazla Kıyas Bezdirir

—Babacığım! Verdiğin harçlık yetmiyor, harçlığımı artır. Çünkü kantin ateş pahası. Odama sığamıyorum. Geniş bir oda istiyorum. 
—Neyine yetmiyor verdiklerim? Sen beni eleştiriyorsun. Ben bunu hak etmedim. 
—Estağfurullah baba! Benimki bir durum tespiti.
—Ama ben senin için çok şey yaptım. Hiçbir baba benim sana yaptığımı yapmamıştır. Nankörlük yapıyorsun. Babamın bana vermediği imkanları ben sana verdim halbuki. Deden bana hiç harçlık vermezdi. Sen şimdi tek başına kaldığın odanı küçük diye beğenmiyorsun. Halbuki deden bana bir oda bile vermediği gibi bir odayı amca ve halalarınla beraber paylaştık. Birbirimizin elbiselerini giydik. Televizyon yoktu, internet yoktu, cep telefonu yoktu. Çoğu zaman tek çeşit yemek yerdik.
—İyi de bunları bana niye anlatıyorsun baba? Dedemle kendini niye kıyaslıyorsun? Dedemin elinde o kadar imkan varmış, olanı vermiş. Siz ise dedemin bıraktığının üzerine ilaveler yapmış ve bize konforlu bir hayat sunmuşsunuz. Biz de çocuklarımıza sizin bıraktığınız yerden daha fazla imkanlar sunacağız. Zamanın ruhu budur.
—Geçmişi anlattım ki benim değerimi  daha iyi anlayasın. Nereden nereye getirdim sizi.
—Bence kendini dedemle kıyaslayacağına bugün başka babalar ne yapıyor, evlatlarına ne gibi imkanlar sunuyorlar? Hatta bu ülkedeki babaların dün ve bugün yaptıklarını bırakıp başka ülkelerdeki babalar evlatları için neler yapıyor, onlara bakmak gerekmez mi? Sonra dedemin ömrü ne kadardı ki bir şeyler sunsun. Maşallah sen dedeme göre daha dirayetli ve uzun ömürlüsün. Allah dedeme rahmet, sana da uzun ömürler versin, ailemize daha fazla imkanlar sunmayı nasip etsin. Bence kendini dedemin yapamadıklarıyla kıyaslama. Bu durumda dedemin kemikleri sızlar.
—Kıyaslamazsam görmüyorsun ama...
—Görüyorum babacığım, görmez olur muyum? Bugün nasıl daha iyi olabiliriz diye çalışmak lazım. Çünkü dün, dünde kaldı. Geçmişten günümüze gelmek ve bugüne dair yeni şeyler söylemek lazım. 
—Sen beni anlamıyorsun evlat!
—Ben seni iyi anlıyorum baba! Ama bıktım dedemle kendini kıyaslamandan. Temcit pilavı gibi deden şunu yapmadı, bunu ben yaptım diyerek yaptıklarını başıma kakmandan bıktım. Bırakıver artık dedemi. Bırak gariban mezarında rahat uyusun. Çünkü o artık bir mevtadır. Hep kıyas yaptığını görünce içimden keşke yapmasaydın diyorum zaman zaman.  Çünkü fazla kıyas insanı bezdirir. Sonra sen, öğretmenlerimiz, anne ve babalar başkasıyla kıyaslamanın iyi olmadığını bize anlatmıyor muydunuz? Birkaç yıldır ne oldu da durmadan kıyas yapıyorsun? Bizim için başka yapacak bir şeyin yoksa çekil köşene, otur, biz yapalım. Senden aldığımız  bayrağı zirveye taşıyalım. Yeter ki bize güven. Ama artık kıyas istemiyorum.
—Son sözün bu mu?
—Bu baba, kusura bakma. Ben seni çok sevdim, hem de hiç kimsenin sevmediği kadar. Hala da sevmeye devam ediyorum. Ama işi tadında bırakalım diyorum. Çünkü yaptığın her şeyi görüyorum. Görmedi sanma. Senden istediğim dünü yaşamayı bırakalım, önümüze bakalım. 

12 Şubat 2019 Salı

Eyvah, Sevgililer Günü!


—Hayırdır?
—Yok bir şey!
—Ne demek yok bir şey? 
—Yok bir şey dedim ya...
—Var bir şey ki "yok bir şey" diyorsun. Ne zaman bu deyimi kullanan birini görsem var bir şeyi. Senin de öyle. Sadece konuşmak istemiyorsun. Ama suratın var bir şey diyor.
—Doğru diyorsun. Aslında var bir şey. Hanımla atıştık.
—Deme ya! Baltayı taşa vurmuşsun. Hanımla bozuşulur mu? Hem de "Sevgililer Günü" ilan edilen bir günde.
—Zaten o günden dolayı tartıştık.
—Niye ki? Bu günü atlatsaydın da sonra kozlarınızı paylaşsaydınız. Aslında uyumlu bir ikiliydiniz siz.
—Yine öyleyiz de. Oldu işte. Kriz sevgililer gününden dolayı çıktı.
—Neyini paylaşamadınız sevgililer gününün?
—Aslında incir çekirdeğini doldurmaz orta yerdeki sorun. Ağrımaz başımı ağrıttım. Boşuna aile saadetimi bozdum. Hepsi dilimin cezası…
—Ne dedin de?
—Hanıma  dedim ki "Hanım! Malum sevgililer günü. Biz birbirimizi severek aldık.  Çünkü ikimiz sevgiliyiz, Bugüne kadar tanıştığımız gün dahil, nişan, nikah, düğün, kadınlar günü, anneler günü, emekçiler günü, doğum günü, sevgililer günü gibi ne kadar gün varsa hepsinde senin gününü kutlayıp hediyeler aldım. Hep taraflı hediye ve gönül alma oldu. Madem ikimiz sevgiliyiz. Tek taraflı sevgi olmasın. Tek taraflı vermek sadece Allah'a aittir.  Bir incelik de sen yap. Bu sevgililer gününde de sen benim gönlümü al, bunca yıllık hayatımda bir de benim günüm kutlansın. Gel bu sefer de sen bana hediye al dedim." Vah sen misin bunu diyen? Beni bir dövmediği kaldı. Sözleriyle dövdü beni. "Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Eski köye yeni âdet getirme. Nerede görülmüş bir kadının kocasına hediye aldığı? Bu, erkeğin işidir, bu ve diğer günleri takip etmek ve gönül almak" dedi. 
—Sen ne dedin?
—Ne diyeceğim? Konuşturmadı beni.  Sakinleşmedi bir türlü. Konuyu açtığıma pişman oldum. Vara bu sefer de hediyesini alsaydım da ağzımın tadını bozmasaydım.
—Şöyle iyisinden bir hediye alırsan eşinin gönlünü alırsın.
—Bu aşamadan sonra çok bir işe yarayacağını sanmıyorum. Ama bu vesileyle görevimi ve bunu savsaklamamın şakasının olmadığını öğrenmiş oldum. Bundan sonra "Alavere, dalavere, Kürt Mehmet nöbete" misali vazifemi biliyorum. Bedeli ne olursa olsun eşimin bütün günlerini takip etmeye ve gereğini gönüllü yapmaya ve hayatımı onun mutluluğuna adadım. O mutlu ise ben de mutluyum. Zira huzurum için bu, gerekli. 
—Sen dertliymişsin arkadaş. Bir de yok bir şey diyordun. Bak! Varmış demek ki... 
—İyi ki var diyerek üstüme üstüme geldin. Açıldım, konuştum ve rahatladım. Bu vesileyle sorunu da çözmüş oldum. Size teşekkür ediyorum.
—Ben teşekkür ediyorum.