3 Şubat 2019 Pazar

Başa Kakma, Olur mu? ***


—Üstat! Büyüyünce hangi işi yapayım?
—Senin önün açık, hangisini yaparsan yap.
—Yuvarlak bir laf oldu. Sahi hangi işi yapayım?
—Kendini verip yapabileceğin, ibadet aşkıyla çalışabileceğin, sevdiğin ve faydalı olabileceğin bir iş!
—Anladım da. Ne işi? Dünya kadar iş ve meslek var biliyorsun.
—Delikanlı, ben ne dediğimi biliyorum. Seni de anlıyorum. Öyle yuvarlak laf falan etmiyorum. Şunu unutma ki bu ülkede halen mevcut işkollarının çoğu, sen büyüdüğün zaman olmayacak. Çoğu yerini başka mesleklere bırakacak. Kafanı çevir, geriye bir bak! Bu ülke eski mesleklerle dolu. Çoğu yok olup gitti. Sadece bir mesleğe odaklanırsan  kendini, ufkunu daraltmış, hayata dar bir pencereden bakmış olursun. Her meslek kutsaldır. Hangi mesleği yaparsan o işi en iyi yapan olmak için çaba sarf edeceksin. Tuvalet bekçisi bile olsan en iyisi olacaksın. Çünkü en büyük hizmet insanlara ve insanlığa hizmettir. Gittiğin her yerde, girdiğin her işte kaliteni konuşturmanı istiyorum. Terini verip yediğini ve içtiğini helal ettireceksin. Her nerede çalışırsan kaliteni konuşturur, bir farkındalık oluşturursan senin için yükselmenin ve yapacağın hizmetin sınırı yoktur. Bu millet seni bulunduğun yerden alır, zirveye taşır. 
—Sizi geç de olsa çok iyi anladım efendim. Bu süreçte olur ya Allah yürü ya kulum der,  çalışa çalışa, hizmet ede ede zirveye çıkarsam neye dikkat edeyim?
—Burası önemli işte! Çünkü zirveye çıkmak önemli ise de esas önemli olan zirvede tutunmaktır. Bir defa zirveye çıktım diye işi yavaşlatmayacaksın, yaptığım hizmet yeter demeyeceksin. Kendini sürekli yenileyerek hizmet yapmaya devam edeceksin. Yani hizmete doymayacaksın. Çünkü bu millet her türlü hizmete layıktır. Seni de bunun için getirmiştir zirveye. Zirvede kendini tekrarlamayacak, bugününle yarının birbirine müsavi olmayacak. 
—Başka neye dikkat edeyim?
—İş ve hizmet yaparken asla şımarmayacak, kibirlenmeyecek ve başa kakmayacaksın. 
—Ama efendim, yaptığım hizmetler takdir edilmezse...
—Merak etme, bu millet yapılan iyiliği unutmaz. Mutlaka takdir eder. Sonra sen bir hizmeti ifa ederken balık bilmez ise Halik bilir felsefesi çerçevesinde yapacaksın. Görsünler, takdir etsinler diye neler yaptığını sürekli anlatmaya kalkarsan bu millet bunu başa kakma olarak değerlendirir. Bu demek değildir ki yaptığın hizmetleri hiç anlatmayacaksın. Anlatacaksın, ama tadında bırakmak şartıyla. Öyle iki lafından biri yaptıklarını anlatmak olursa bu iş Nasrettin Hocanın şemsiye fıkrasına, Ömer Seyfettin'in diyet hikayesine döner. Unutma ki bu millet her şeye tahammül eder ama yapılan hizmetleri sık sık tekrarı kabullenmez. Ayrıca zirvede daha yapacak işin var iken geçmişi anlatmaya, geçmiş yaptıklarını anlatmaya kalktığın an bil ki yapacağın hizmet bitmiş, kendini tekrarlamaya başlamışsın demektir. Bu da yavaş yavaş seni zirveden indirmeye başlar. Çünkü sen geçmişi hatırlattıkça halk, "Yaptıysan yaptın" deme noktasına gelir, soğumaya başlar ve alternatif arayışına koyulur.
—Anladım efendim! Başka neye dikkat edeyim?
—Ekibini iyi seçeceksin. Seçerken ehliyet ve liyakate azami önem ver. Alımlarda ve yargılamalarda hiç adaletten ayrılma.  İş kendi işin ise işinin içine oğlunu, kızını, damadını kat. Çünkü aile şirketi yönetiyorsun. Ama kamu işi yapıyorsan  çok ehil olsalar bile oğlunu, kızını, eşini, damadını, kardeşini işin başına getirme. Onlara kamuda görev verme. Düşman ve rakiplerin bile senden güven duysun. Çünkü bir toplumda adalet ve güven tartışma konusu yapılırsa gidişat toplumsal çöküntüye gider. Bu, Allah'ın değişmez kanunudur.
—Başka efendim?
—Başta rakiplerin olmak üzere kimsenin kalbini kırma, onların onuruyla oynama. Kimseyi küçümseme, hakaret etme. Nezaketi hiç elden bırakma.
—Efendim, çok teşekkür ediyorum.
—Allah yolunu açık etsin.
—Amin.



***12/02/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.



Benim Sırtımdan Cömertlik Yapma Devlet! *

MEB'in yaptığı açıklamaya göre 2019-2020 eğitim ve öğretim yılından itibaren temel liseler ve geçmişin dershane görevini ifa eden özel kurs merkezleri olmayacakmış. Yani kapatılacak. Kurslar bitecek mi? Bitmeyecekse yerine ne konacak?

Yerine ne konacak derseniz, başka bir alternatif düşünmez ise lise mezunları için halk eğitim merkezleri, halen devam eden öğrenciler için örgün eğitim kurumları "Takviye ve Yetiştirme" adı altında okullarında kurs açacaklar. Yani önümüzdeki öğretim yılından itibaren HEM ve okullar özel sektör gibi dershanecilik yapacaklar. Tek farkı, özel kurslar ve temel liseler ücretli iken buralar ücretsiz. Okul ve hak eğitimlerde verilecek bu kurslara özel kurslarda derse giren öğretmenler de ücret karşılığı ders verebilecek. 

Öğrencinin para vermeden faydalanacağı bu kursların ücretini kim karşılayacak? Devlet elbet! Devlet bunu nereden karşılayacak? Senin, benim verdiğim vergilerden. Devlet bu masrafı hizmet alanlardan alacağı yerde vatandaşın tümünün sırtına yıkıyor. Yani devlet benim sırtımdan başkasına ağalık, cömertlik yapacak.

MEB'in kurs merkezlerine alternatif olarak sunacağı bu hizmet(!) yeni değil, kaç yıldır okullarda ders bitimi veya hafta sonu ücretsiz kurs açmak suretiyle yerine getiriyor. Daha doğrusu yerine getirir gibi yapıyor, dostlar alışverişte görsün misali. Niçin böyle düşünüyorum? Okullarda açılan bu kurslar faydalı değil mi? Maalesef faydası yok. Aklı başında bir kişi çıkıp bu kurslar faydalı, verimli desin, bin kere özür dilemeye hazırım. Bu kurslarda devlet sadece masraf ediyor. Sonuç, kellim kellim la yenfeu. Bunu öğrenci, öğretmen, veli, çevre, milli eğitim yetkililerinin bildiği gibi devlet de biliyor ama bilmiyormuş gibi davranıyor. Devlet "Kurs merkezlerini kapatıyorsunuz, benim çocuğum nerede sınava hazırlanacak" diyen/diyecek velilere "Aha işte okullar! Çocuğun oraya gitsin, üstelik bedava!" demek için bu kursları açıyor.

Merak ettiğim bu kurslar illaki olmak zorunda mı? Olmazsa olmaz mı? Mademki ihtiyaç, açılacak. Eğer MEB, bu işte samimi ise bu kursları maliyetine ücretli yapar. Bu şekilde nispeten verim alınabilir. Çünkü para birçok işi düzene koyar. Öğrenci devam eder; derse, ders dinlemeye ve ders çalışmaya özen gösterir; veli çocuğunu takip eder, öğretmen anlattığı derse dört elle sarılır. Burada parası olmayan ne yapacak denebilir. Bunu çözmek zor değil. Maddi imkanı olmayan öğrencinin velisi "Çocuğumu kurs bitinceye kadar kursa göndereceğime, göndermediğim takdirde  çocuğumun kurs masrafını karşılayacağıma söz veriyorum" şeklinde bir taahhütname imzalayarak kursa çocuğunu ücretsiz  kayıt yaptırabilir. Bu yol ile en azından "Kursa katılmak istiyorum" diye beyanda bulunanların kurslara devamı sağlanabilir.

Şimdi gelelim bu kursların verimliliğine... Bu kurslardan öğrenci, veli ve öğretmen için bir fayda haiz olur mu? Tecrübeme dayanarak söylüyorum, çok az istisna hariç bu kurslardan verim alınamaz. Niçin demeden ben sebebini size bir soru sorarak söyleyeyim. Hafta içi bir öğrenci -ortaokulda- Fen, İngilizceden dört, Türkçe ve Matematikten 5-6 saat ders görüyor. Hafta sonu açılacak kursta bu derslerden ikişer saat ders görecek öğrenci. Burada soralım, hafta içi 5-6 saatte bir dersten bir şey öğrenemeyen bir öğrenci veya bu kadar ders yükünde bir şey öğretemeyen bir öğretmen, hafta sonunda göreceği/vereceği iki saatlik bir takviyeden ne alabilir/ne verebilir? Sanırım elde var, sıfır olur sonuç.

Yazımı uzattım ama bu kurslara bir de öğrenci gözüyle bakalım. Bir ortaokulda 35, lisede 40 saat ders gören bir öğrencinin üzerine hafta sonu tekrar ders gördürmek suretiyle ilave yük yüklemek hiç pedagojik değildir. Bu, çocuklara eziyetten başka bir şey değildir. Bırakalım çocuklar hafta sonunu doya doya yaşasınlar. Çocukluklarını yok etmeyelim.

*09/02/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Bir Garip Geldi Geçti Bu Dünyadan!


Bugün 03 Şubat 2019. Bundan 12 yıl önce yıllardır yağmayan beyaz bereketin bol miktarda kirlerimizi örttüğü, yolların kapandığı cumayı cumartesiye bağlayan gece, takvimler 03.02.2007'yi gösterdiği bir tarihte iki göz bir evde hayatı boyunca yüzü gülmemiş, bahtı açık olmamış bir piri faninin sekerat haline aynel yakin şahitlik yaptım. Bu esnada yaptığım tek şey ölmek üzere olan birine telkin vermek ve Kur'an'dan ayetler okumak oldu. 

Gecenin bir karanlığında ruhunu teslim etti. Hiç dökülmeyen gözlerimden yağmur gibi yaşlar döküldü. İçim boşaldı birden. Yaşayan en büyük amcama durumu haber verdim. O gelinceye kadar aşağıya sarkan çenesini başından bir bezle bağladım, açık olan gözlerini kapattım. Mevtanın üzerindeki elbiseleri çıkarmaya çalışan anneme makas marifetiyle elbiseyi keserek yardımcı oldum. Ardından kollarını hazır ol vaziyetinde olacak şekilde vücuduna paralel hale getirdim. Şişmesin diye karnına bir bıçak koydum. 

Yanmakta olan sobayı soğumaya bıraktık, pencereyi açtık. Bu arada amcam geldi. Odayı kapatarak diğer odaya geçtik. Elimden başka da bir şey gelmedi. Zira ondan geldik, yine ona gidecektik.

Amcam, ben ve annem diğer odada beklerken gece gece belediye başkanını aradım, evin önündeki karları bir temizletsin diye. Belediye görevlileri sabah erkenden gelerek karları temizlediler.

Vefat haberini verdiğim kardeşlerim, işten izin alıp Karaman otobüsleri vasıtasıyla geceleyin eve gelebildiler.

Sabah ezanıyla birlikte camiye giderek âdet olduğu üzere salâ verdim. Salanın bitiminde vefat edenin duyurusunu yaptım. Bu iş bana düştü. Çünkü cumartesi, cami görevlisinin izin günüymüş. Gelmek istese de gelemezdi zaten. Çünkü yollar kapalıydı.

Camiden dönüşte geceden yakılan ateşin üzerine konan kazanlar kaynamıştı. Sıra mevtayı yıkamaya gelmişti. Camiden getirilen teneşir tahtasının üzerine mevta uzatıldı. Mevtayı yıkamak üzere Rahmi Hoca geçti, beni de geç karşıma deyip cenazenin soluna geçirtti. Birlikte mevtayı yıkadık. 

Cenaze kefenlenirken cenaze kaldırılacak duyurusu yapmak üzere tekrar sala vermeye gittim. Ardımdan sala konan cenaze, eş-dost ve komşuların omuzları üzerinde defnedilmek üzere taşınmış. Ben mezarlığın önündeki cenaze kılınan yere geldiğimde musalla taşına konan mevtanın cenaze namazı kılınmıştı. Ardından mezarlığa götürerek öğleden önce defnettik. 

Normal şartlarda doğum ve vefat günlerini takip etmediğim gibi çok da sıcak görmem. Bugün duygulanıp hüzünlendim. Bahardan kalma güneşli havayı görünce kardan yolların kapandığı, yağan karın ardından dondurucu ayazın olduğu bir ortamda ölümüne şahitlik yaptığım babam, gözümün önüne geldi. Hüzünlendim yeniden. 

Kimsenin tavuğuna kış demedi. Kendi halinde bir Müslüman idi. Açlığa dayanamamasına rağmen oruç tutmaktan geri kalmadı. Bir manisi olmadıkça tüm namazlarını camide cemaatle ifa etti. Çünkü namaz aşığı bir Müslüman idi. Namaz kılmayanlara "Yiğidin alnı secdeye mi gider" diyerek buğzederdi.

Yedikardeşli kalabalık bir ailenin en büyüğü olarak geride yedi çocuk bıraktı. Sosyal güvencesi ve parası olmadan hayata tutunmaya çalışan ender kişilerden biri idi. Elinden geldiği kadar çalışıp çabaladı. Fakir geldi, fakir gitti. 

Bu dünyada yüzü gülmedi ne para yönünden ne de sağlık yönünden. Çünkü sağ ayak diz kapağının altında avuç içi kadar olan bir tür deri hastalığı var idi. (Bowen adı verilen bir kanser çeşidi.) Önceleri kaşındıran, kabuk bağlayan ve sulanan bu hastalık, her geçen gün sağ ayağını divelendirmeyecek şekilde kütük gibi yaptı. Rahmetli, bu ayağından çok çekti ama inşallah öbür dünyada yüzü güler;  bu ayak, varsa günahlarına keffaret olur inşallah. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun inşallah!