3 Şubat 2019 Pazar

Havla Köpeğim Havla! *

Bazı canlılar vardır ki 08.00-17.00 arası mesaiye tabi değil. Ne gecesi var ne de gündüzü. 7 gün, 24 saat iş başında. Maşallah! Ne yorulur, soluklanayım; komşular yattı, acaba onları rahatsız ediyor muyum gibi bir dertleri bugüne kadar hiç olmadı ve olmayacak. 

Sakın kesin konuşma, değişmeyen tek şey değişimdir demeyin. Bir şeyler biliyorum da söylüyorum. Çünkü karşımdaki bir köpektir. İşi-gücü hav havdan ibarettir. Acıksa da hav hav hav, biri yanına yaklaşsa da hav hav hav, biri uzağından geçse de hav hav hav. Canı sıkılsa da hav hav hav, keyfe gelse de hav hav hav. İyi ki öğrenmişler bir hav hav. Ne dediğini, ne istediğini bilmiyorum. Türkçeyi 200 kelimeyle güç-bela konuşuyorum, köpekçeden ne anlarım. Bunun dilinden evinin bahçesine veya balkonuna köpeği getirip bağlayan veya salıveren köpeğini gördükçe "oğlum, kızım" diyen köpek sever anlar.

Moda oldu şimdi apartman, site ve müstakil evlerde köpek beslemek. Ne de çok köpek seven varmış bu ülkede. Ne anlarlar ki köpek beslemekten? Ben tatmayınca bilmiyorum bu zevki. Tabi eşek hoş laftan ne anlar! Köpek sahibi -öyle zannediyorum- her hav havın ne anlama geldiğini biliyordur. Köpekten korkmasam köpeği olan bir haneye girip köpek beslemek nasıl bir duygu? Amacın ne? Sormak isterim. Eğer amaçları eve hırsızın girmesini engellemek ise bilsinler ki hırsıza ne kilit dayanır ne de köpek. Madem hırsıza hiçbir şey fayda etmiyorsa o zaman bu köpeği, benim evlerine yaklaşmamı engellemek için yapıyor olmalılar. Eğer öyleyse bu köpek severler bilsinler ki benden ne hırsız olur ne de bir başka şey. Tıpkı köy ve kasaba olamadığım gibi! Zira ben bunu yapmam, yapamam. Bana güvensinler, gerisini merak etmesinler. Bendeki bu güven dürüstlüğümden değil, ödlekliğimdendir. Çünkü ben korkağın biriyim. Evin önünde köpek olmasa bile bir başka eve girmekten ödüm kopar.

Köpek besleme niyetleri, tamamen bir zevkten ibaret ise kendi zevkleri uğruna tüm mahalleyi rahatsız etme uğruna nasıl bir zevk bu? En azından bu köpek severler bu zevki bana da tattırsınlar. Gerçi ben zevkten ne anlarım! Kendimin varlığından bile zevk almıyorum ki her havlayışında olmayan aklımı benden alan bu köpeklerin varlığından zevk alayım.

Şehir merkezinde meskûn mahallerde eksik olmayan köpeklerin havlamasından çok dertli olduğumu sanırım anlatabilmişimdir. Çok dertliyim çok! Bunu ancak yaşayan ve çeken bilir. Bakmayın siz bu derdimi anlatırken sulandırarak yazdığıma.

Bu konuda önerin nedir? Yeter artık sızlandığın derseniz;
*Köpekler insanlara zarar vermesin diye nasıl ki kısırlaştırılıyor ise olur-olmaz havlamalarının önüne geçmek için köpeklerin dillerine bir şey yapılamaz mı? Mesela dilleri, havlayamayacak şekilde veteriner hekim nezaretinde bir operasyon yapılabilir.
*Köpekler için 81 vilayetin üzerine 82. yeni bir şehir kurarak tüm köpeklere bu şehirde serbestçe yaşamalarına imkan verilebilir. Tüm hayvan severler de bu şehirde köpekleriyle birlikte mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayabilirler. 82.vilayete işi icabı gidemeyen köpek severler tatillerde bu şehre gidip köpeklerle hasretlerini giderebilirler. Böylece turizme de katkı sağlamış olurlar.
*Evlerde beslenecek köpeklerde aranan şart olarak köpeğin dilsiz ve sağır olması belirlenemez mi? İnsanların sağır ve dilsizi olabildiği gibi sahi köpeklerin bu şekil engelli olanı yok mudur?

Şimdilik aklıma gelen öneriler bundan ibaret. Aklıma bir öneri daha geliyor ama ne olur ne olmaz diyerek söylemekten endişe ediyorum. Şöyle ki köpek havlarken hoşt, sus köpek desem bu yaptığım hayvana şiddete girer mi?

* 06.02.2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

2 Şubat 2019 Cumartesi

Var mı Bu Veliyi Eğitecek Olan? (3)

-Devam-
Sorun çözüldü mü? Hayır. Bizim emekli öğretmen pes etti mi? Hayır. Dediği gibi çocuğunun kaydını aldı ve emekli olduğu eski okulu ÇPL'ye götürdü. Çocuğu ÇPL'de OYS'ye girmiş ve sınavdan geçer not almış. Sınav sonucunu öğrenir öğrenmez yaptığı ilk iş, bizim okulu telefonla aramak olur. Telefona müdür yardımcısı çıkar: "Sizin bir verdiğiniz dersten çocuğum burada 4 aldı" der ve telefonu kapatır.

İş bitti mi? Hayır. Velimiz bizi rahat bıraktı mı? Hayır. Okulumuzdan ayarladığı bir kız öğrenci, velisiyle birlikte kaydını aldırmak için geldi. Kızı önüme alıp niçin ayrılmak istediğini sordum. Tüm ısrarıma rağmen bir neden söylemedi. Sebebini söylemeden kaydını vermeyeceğimi söyledim. Sonunda İngilizce öğretmeninden derdinin olduğunu söyledi. Kızım, önümüzdeki yıl dediğin öğretmeni sizin dersinize vermeyeceğim, olur mu dedim. Benden hiç beklemediği cevabı alınca bir şey diyemedi, teşekkür edip gitti. (Söz verdiğim gibi notu kıt olan (öğrenciye göre) öğretmeni mezun oluncaya kadar bu kızın sınıfına vermedim. Mezun olduktan sonra odama gelip "Müdürüm, iyi ki gitmeme izin vermedin. Bu okuldan mezun olduğum için çok mutluyum, size teşekkür ediyorum" dedi.)  Emekli müdürün sözünü dinleyen tek öğrenciyi de bu şekilde vermemiş oldum. Emekli hocamız buradan da bir ekmek bulamadı.

Emekli öğretmen eski velimiz peşimizi bıraktı mı? Asla. Çünkü bu, kendisini inkar etmek demekti. Dediği gibi il milli eğitime de giderek bizden şikayetçi olmuş. Şikayetini ciddi bulmamışlar ki il milli eğitimden bizi arayan olmadı.

Bir zaman yolum il milli eğitime düştü. Emekli öğretmenin arkadaşım dediği şube müdürünün yanına uğradım. Birlikte çayımızı yudumlarken şube müdürüne, "Hocam bizim ilçeden daha önce birlikte çalıştığınız şimdilerde emekli olan F... isimli arkadaşınız bizi şikayete gelecekti, geldi mi" dedim. Şube müdürü, "Ha, o mu? Geldi bir ara. Bir şeyler söyledi, gitti. Ciddiye almadım" dedi.

F... isimli öğretmen velimizin bizimle ilgili elindeki tüm kozları bu şekilde elinde patladı. Biz kurtulduk ama çocuğunu götürdüğü okul, kendisinden çok çekti. Neyse bizden ırak olsun da nere giderse gitsin dedim.
*
Çocuğunu bizden götürdükten üç yıl sonra giden öğrencimiz aklıma geldi. ÇPL müdürünü telefonla aradım. Hocam üç yıl önce bizden size geçen bir öğrencimiz vardı. Bu sene mezun olması lazım, sınav sonucu nasıl dedim. ÖSS'den iyi bir puan alamadığını fakat babasıyla başlarının dertte olduğunu söyledi. Ne yaptı yine dedim. Fizik öğretmenini arıyor durmadan. Çünkü notunu düşük vermiş dedi. (Adam, çocuğum üniversite puanından iyi puan alamadı deyip üzüleceği yerde düşük not veren öğretmenin peşine düşmüş. Ne işe yarayacaksa?)

Huylu, huyundan vazgeçmiyor demek. Size de, bize de geçmiş olsun dedim. Gülüştük. Nasıl gülmeyelim? Bir beladan daha kurtulmuştuk.

1 Şubat 2019 Cuma

Vah Güzel Türkçem Vah!

Bugün cuma namazını kılmak için camiye yöneldim. Girişte cama bantlanmış bir duyuru gözüme çarptı. Zaten görmemem mümkün değil. “Beni oku, zira önemli” der gibiydi. Ama yazıda bir gariplik vardı. Ayakkabılarımı ayakkabılığa koyduktan sonra okudum: "ŞEÇMEN ASKI LİSTESİ" idi başlık. Geri kalan kısmı  okumadım. Hemen telefonuma çektim. Sanırım yazım hatası sizin de dikkatinizi çekmiştir. Zira dikkatinizden kaçması mümkün değil.


Camiye girerken içimden "Vah güzel Türkçem vah! Seni ne hale getirdik biz. Zira  bizim yüzümüzden senin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi" geçti. Nasıl geçmez ki? Çünkü güzelim Türkçemiz bizden çektiğini kimseden çekmemiştir.

İçinizden "Sende de amma iç varmış, ne var bunda, insan hata yapamaz mı, hangimiz hata yapmıyoruz ki? Öküzün altında buzağı arama ve abartma" dediğinizi hissetmedim sanmayın. Doğrudur, hangimiz hata yapmayız, hele Türkçemize karşı. Ama bu hata, olur böyle şeyler deyip basitçe geçiştirilecek bir hata değil. Burada hatanın da ötesine geçilip dilimize bir katliam yapılmıştır.

Yazı, mahallenin muhtarı tarafından yazılıp/yazdırılıp fotokopi edilmiş ve önemli bir duyuru olarak başta camiler olmak üzere mahallenin görünür yerlerine astırılmış. Merak ettiğim, hata mahallenin sorumluluğunu üstlenmiş muhtarın gözünden kaçtı. Bu duyuru metnini fotokopi edenin de mi gözünden kaçtı bu bariz hata? Haydi bunun da gözünden kaçtı. Hocam bunu asabilir miyiz diye camiye getirdiklerinde  yanlış, cami görevlisinin de mi dikkatini çekmedi? Cemaatten biri de mi "Yahu şu yanlışı düzeltelim" demedi? Gördüğüm kadarıyla ya herkesin gözünden kaçtı, ya olur bu kadar hata dedi, ya da benim gibi hatayı gördükten sonra "Bu aşamadan sonra kime, ne diyeceksin, zaten askı süresi bitti, duyurunun asılı kalmasının bir anlamı yok artık" mı dedi?

Türkçemize karşı yaptığımız hata keşke benim gördüğümle sınırlı kalsa. Yapılmaması gereken hataları camilerde, okullarda, resmi-özel kurumlarda, özel sektörde, gazete köşelerinde vs yığınla görebiliyoruz. Bu tür bariz hataları okumuşu da yapıyor, okumamışı da, benim gibi yarım mürekkep yalayanı da. İşin garibi bu hataları düzeltecek ve denetleyecek bir mekanizmamız da yok. Sahibi olmayan garip bir dil bizim bugün kullandığımız. Kazara "Şu kelime burada yanlış yazılmış" desen, "Bir an kendimi Türkçe dersinde sandım, dersimiz Türkçe mi" eleştirisi alıyorsun. Çünkü bize göre yazım ve imla kuralları sadece Türkçe dersinde dikkate alınır. Bir de "Benim Türkçem/Edebiyatım iyidir" cevabını verenler var. Bu tipler de yanlışını düzeltmeye kalktığın zaman burnundan kıl aldırmayan tiplerdir. Gerçi bu ülkede Türkçesi iyi olmayan yok gibidir. Kime hangi dersin iyi dersen "Benim en iyi dersim Türkçedir" der. Herkesin Türkçesinin iyi olduğu bu ülkede Türkçe yazım ve imla hataları havada uçuşuyor. Tıpkı en fazla kazayı kendisine çok güvenen ve ben iyi şoförüm diyen usta şoförler yaptığı gibi güzelim Türkçemiz de en büyük katliamı Türkçeyi çok iyi bilen bizlerden çekiyor.

Ne diyelim? Çekecek çilemiz varmış. Allah daha fazla çektirmesin. İşe, muhtarlık yapmak için adaylığa soyunan muhtar adaylarına ehli tarafından Türkçe öğrenme kursu vermekle mi başlasak acaba? Bu belgeyi alamayanlar aday olmasın.