3 Aralık 2018 Pazartesi

Şimdi Samimiyet Zamanı! *


Ağustos ayında ekonomik krize sürüklenmemiz için paramızın dolar karşısında değer kaybetmesi üzerine az oynanmadı. Freni özellikle patlatılan bir kamyonu üzerimize salarak ekonomik yönden uçuruma yuvarlanmamız istenmişti. Hatta bu süreçte 1 $ 7,15 seviyesini gördü. Şükür ki doların ateşi söndü veya söndürüldü.

Paramız üzerine oynanan oyun -şimdilik- durdu ve piyasalar rahat bir nefes aldı. Ekonomik veriler iyiye doğru gidiyor. Ama tam anlamıyla rahatladığımız söylenemez. Çünkü ülke hala bu girdaptan kurtulmuş değil. Bir silindir gibi üzerimizden geçen doların bıraktığı enkazın altından çıkmak kısa zamanda kolay görünmüyor. Doların ateşi sönmekle beraber zamlanan ürün ve eşyalarda bir inme söz konusu değil. Vatandaş yüksek fiyatlarla cebelleşiyor. Paramızın erimesiyle alım gücümüz azaldı. Anlayacağımız ekonominin verdiği tahribatın yükü hala vatandaşın üzerinde.

Hükümet, başlattığı enflasyonla topyekûn mücadele adı altında firmaları fiyatlarında indirime davet ederken kendisi de bazı ürünlerin KDV ve ÖTV oranlarında indirime gitti. Uzun bir süre akaryakıt fiyatlarını vatandaşa yansıtmadı. Kamuda tasarruf dönemini başlattı. Devlet ve millet el ele verdikten sonra bu ekonomik girdaptan inşallah en kısa zamanda kurtulacağız. Ama tüm bu yapılanlar yeterli mi?  Bence yeterli değil. Bu süreçte kimin gücü neye yetiyor, kim neyinden feragat edebilecekse onu yapması gerekiyor. İsterseniz dilimin altındaki baklayı çıkartayım. Zaten bende bakla ıslanmaz.

Malumunuz Mart 2019 seçimlerine doğru gidiyoruz. Tüm partiler adaylarını ya belirlediler, ya da belirleme aşamasındalar. Adaylarını tam netleştirdikten sonra meydanlar yeniden ısınacak. Çünkü birkaç belediye daha fazla kazanmak için siyasi partilerimiz miting başta olmak üzere bir dizi propaganda dönemine girecekler. Gazetelerin yazdıklarına göre hazine yardımı alacak partilerimizin hesabına seçim yardımları aktarıldı bile. Hazineden çıkan para az-buz bir para değil. Bu paralar seçim zamanı partilerimiz tarafından afiş bastırma, miting yapma, araç kiralama, ulaşım vb yollarda harcanacak. Şimdi taşın altına ellerini koyma sırası siyasi partilerimizde. Bence yapacakları bu yardımın önemli bir miktarını “Biz bu ekonomik darboğazda miting yapmayacağız, afiş vb bastırmayacağız, gazete ve televizyonlara reklam vermeyeceğiz” diyerek hazineye geri vermeleridir. Şayet böyle yaparlarsa ben buna samimiyet derim, ülkeyi düşünme derim, memleketi seviyorlar derim. Bu seçimde tek yapacakları televizyon, sosyal medya gibi yollarla propagandalarını yapmaları olacaktır. Biz her ne kadar her seçimi bir memleket meselesi görüp genel seçim havası içerisinde değerlendirsek de bu seçim mahalli bir seçimdir. Yerinden yönetim anlamında yerel temsilcilerimizi seçeceğiz. Bırakalım seçtiğimiz adaylar başkanı olacakları mahalde adam adama markaj uygulayarak kendilerini ve yapacaklarını tanıtsınlar. En az masraf hangi propaganda ile yapılıyorsa onu uygulayalım bu seçimde. Halkımız zaten her partinin düşüncesini biliyor. Üstelik ramazan demedik erkene aldığımız bir seçimi daha haziran ayında yaptık. Tekrar tekrar yollara düşüp miting gibi demode olması gereken yöntemlerle vatandaşa ulaşma yollarını terk edelim. Üstelik bu yol ile siyasilerimizin sesleri kısılmayacak, yorulmayacaklar, şehirlerimiz mitingler dolayısıyla trafik ve gürültü kirliliği çekmeyecek, yollarımız kapanmayacaktır. 

Var mısınız siyasilerimiz bu dediklerimi yapmaya? Haydi gösterin vatanseverliğinizi! Haydi gösterin samimiyetinizi! Çünkü zaman samimiyet sınavından geçme zamanı şimdi!

* 05/12/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


2 Aralık 2018 Pazar

Yeniçeri misiniz Mübarekler?

Yeniçeri Ocağı, kurulduğu andan itibaren Osmanlı'da uzun süre önemli bir işlev ifa etmiştir. Devlete fetih üzerine fetih kazandırmıştır. Ne zaman ki Osmanlı Duraklama ve Gerileme dönemine girdi, yeniçeri sorunu başladı. Ne laftan anladı ne de sözden. Padişah güçsüz ise seslerini daha gür çıkardılar. Kah kazan kaldırdılar,  kah istemezük deyip kelle aldılar. Ne maaş beğendiler ne de para. Asli görevleri dışında her şeye burunlarını soktular. Siyasetin tam içine girdiler. Yani yozlaştılar.  Kendilerini Hint kumaşı gören bu ocaktan Osmanlı lağvetmek suretiyle kurtuldu. Zayiatı da büyük oldu. Yerine kurulan ordular da Osmanlı'yı yıkılmaktan kurtaramadı.

Yeniçeri ıslah edilebilir miydi? Denendi aslında bu. Ama hep isyanlara oynayan yeniçeriyi ıslah ne mümkündü! 

Yeniçeri kaldırıldı, tarih oldu ama yeniçeri tıyneti değişmedi hiç. Bugün yeniçeri zihniyeti birçok meslek grubunda aynen devam ediyor. İstisnalar kaideyi bozmaz ama işçi, öğretmen, memur, esnaf vb. Bu şekilde. Hepimiz mevcut durumumuzdan memnun değiliz ama tutturmuş bir yol gidiyoruz. Kim bu düzenimizi değiştirmeye kalkıyorsa “olur mu öyle şey” diyerek karşı çıkıyoruz. Çünkü mevcut rahatımızın kaçacağı endişesiyle rahatımızdan ödün vermeye yanaşmıyoruz. Herkes iyi gitmeyen durum değişsin istiyor ama bu değişim kendisine dokunmadan olsun istiyor. Ne demek istediğimi örneklendirmek istiyorum: Din Öğretimi Genel Müdürlüğü'nün öğretmenlerin gelişimine katkıda bulunmak amacıyla Din Kültürü öğretmenlerine yönelik ayda bir ders vaktinde düzenlediği seminerlerin zamanlamasını eleştirmiş, bu tür aktiviteler yapılacaksa haziran ve eylül seminer döneminde yapılmasının daha uygun olacağını veya yaz dönemi yapılabileceğini “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü İyi Yapmıyor” başlıklı yazımda önermiştim. 1.5 sayfalık yazımda Din Öğretimini bu tasarrufundan dolayı eleştirmiş, bir şeyi yaparken bir başka şeyi yıkmaması ve önceliğinin ders olması gerektiğine değinmiştim. Yazımı doğru bulan çoğunluğun yanında azımsanamayacak bir kesim de tepki gösterdi. Tek suçum seminerlerin gerekirse yazın yapılabileceğini söylememdi. Uzun yazının içeriğinden çıkardıkları bu idi. Seminerden rahatsız olan bu kişiler “Olur mu öyle şey! Yaz tatili öğretmenlerin tatili. Tatile dokunulamaz. Seminer hafta sonu yapılamaz, mesaiden sonra olmaz, cumartesi ve pazar olmaz, yazarın önerisine katılmıyoruz” şeklinde eleştiriler geldi. Üzüntüm eleştiriye değil. Yazıyorsan övgü kadar yergi de olacak. Ayrıca herkes benimle aynı görüşte olmak zorunda değil. Beni üzen meslektaşlarım ne seminer istiyor, ne tatiline dokunulsun istiyor, ne de değişeyim istiyor. Gördüğüm kadarıyla herkes durumundan memnun. İstedikleri bana ve rahatıma dokunulmasın. Teşbihte hata olmaz ama nedense bir kısım meslektaşımın istemezük tavrı bana Yeniçeri Ocağındaki yeniçerilerin tavrını hatırlattı. Üzüntüm buna. Umarım bu arkadaşlar hafta sonu benim tatilim der ve okullarında hafta sonları açılan yetiştirme kurslarında görev almamışlardır. Çünkü tatilleri ne de olsa! Ama ücreti iyi diye hafta sonu kurs istemişler ve derse geliyorlarsa işte burada çelişki görürüm ve buna daha fazla üzülür; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu derim.

Yazımı yazımın başlığıyla bitireyim: Yeniçeri misiniz mübarekler!

1 Aralık 2018 Cumartesi

“Gizlilik denen bir şey var de mi?” ***


Cumartesi günü şehir içi toplu taşıma araçlarından dolmuştayım. Çarşıya doğru gidiyorum. Ben bindikten sonra oturaklar dolduğu gibi dolmuşun ortası da ayakta yolculuk yapan yolcularla doldu. Anlaşılan herkes benim gibi hafta sonu tatilini geçirmek için kendini çarşıya atmaya çalışıyor. 

Yolda binen bir hanımefendi ayakta yanıma tutundu. Benden genç olduğu için yer verme gereksinimi duymadım. Ne de olsa ihtiyar sınıfındanım. Kadın bir eliyle koltuklara tutunurken diğer eliyle telefona sarıldı. Başladı konuşmaya. Daha doğrusu konuşmaya, telefonun öbür ucundaki kişi ile konuşmaya çalışıyor. Nereden başladıysa “Annem nasılsın” dedi. Karşı taraftaki niye sordun, ne yapacaksın, ne istiyorsun demiş olmalı ki sordum dedi. Birkaç defa tekrarladı bunu. Sonradan konuştuklarından anladığıma göre telefondakinden birinin işyerini aramasını, bugün çalışıp çalışmadığını öğrenip kendisine dönmesini istiyordu. Kendisi arayamadığına göre sanırım karşı tarafla görüşemeyen biri. Görüşmek istediği pazartesi buradan ayrılacağından diğerlerinin haberi olmadan son kez görüşecekti. Anlaşılan bir araya gelmeleri ve görüşmeleri de yasak olmalı ki bulunduklarından kimsenin haberi olmaması için farklı duraklardan da binebileceğini söyledi durdu. 

Telefonun öbür ucundaki ses nereye gittiğini sormuş olmalı ki dolmuşta aşina olduğum kişi; çarşıda durmayacağını, Kozağaç tarafına geçebileceğini veya herhangi bir yer bulabileceğini söyledi. Sorunu nedir pek anlayamadım ama büyük ailevi sorunları olduğu, hatta sorunun aile dışına taştığı da belli. Çünkü konuştukça açılmaya başladı.

Nihayet benim yaşlarımda bir teyze “Bunların yeri burası değil, burada böyle konuşulmaz bu işler. Gizlilik denen bir şey var de mi? Kapat artık! Ayıp ayıp!” deyince bizimki hiç tepki vermeden telefonu kapattı.  Yanımda az daha dikildikten sonra boşalan bir koltuğa oturdu. Ardından ben dolmuştan indim. Kızımız nereye gittiğini ve ne yapacağını bilmeden gitmeye devam etti.

Zaman zaman toplu taşıma başta olmak üzere yolda, çarşıda, pazarda bu şekilde zorunlu konuşmalara kulak misafiri oluyorum. Böyle herkesin duyabileceği şekilde rahat rahat uzun uzun konuşup da pek huzurlu olanı görmedim. Kurban olduğum Allah'ım hiç huzurlu olanı görmeyecek miyim şu fani dünyada dedim içimden. Maalesef hiç sorunsuz insana rastlamadım. Hepsinin kafası bir yerlerde takılı. Sorunuyla yuvarlanıp gidiyor. Acaba mutluluğa kapı aralayacak bir ışık bulabilir miyim derdinde. Belki de çıtayı çok yüksek tuttuğumuz için aradığımız mutluluk ve huzuru bulamıyoruz. Allah kimseye dermansız dert vermesin.

Dert çok olunca veya normal bir meseleyi büyüttüğümüzden midir kimsenin haberi olmadan özelde yapmamız gereken konuşmaları toplu taşıma araçlarına da taşımaya devam ediyoruz. İyi ki görmüş geçirmiş teyzemiz “Burası yeri değil, gizlilik denen bir şey var de mi” dedi de dertli hanımefendi telefonu kapatıp kendi kabuğuna çekildi. Yoksa daha ne konuşacaktı kim bilir? Keşke toplu taşımalarda herkesin duyabileceği şekilde bu şekil konuşma yapanları uyaracak her araçta bu teyze gibi bir tane olsa dedim yine içimden. 

İnsan olup da sorunsuz bir hayat olur mu? Bu hayatı dikeniyle birlikte yaşamaya alışmak zorundayız. Merak ediyorum durumunu herkese duyuracak şekilde ulu orta faş edenlerin amacı ne olabilir ki? Ben çok dertliyim ve doluyum mesajı vermek istiyor, bana yardım edin demek istiyorsa kusura bakmasın dolmuşta kimse onun elinden tutmaz. Sadece gürültüsüyle insanları rahatsız etmiş olur. Amacı bu ise bunu fazlasıyla yerine getiriyor.  Eğer amacı cümle aleme derdini duyurmak ise dünya, küçük  bir dolmuştan ibaret değil, dolmuşlar dünyanın merkezi de değil. Pekala bu kişiler sesini duyurmak için sosyal medyayı kullanabilir. Bu vesileyle daha çok kişiye derdini ulaştırabilir. Hem bu yol ile de kimseyi rahatsız etmemiş olur.

En iyisi teyzenin dediği gibi derdini özelde halletmeye çalışırsa çok iyi olur. Çünkü özel hayat kalabalıkta masaya yatırılamaz. Keşke insanımız dertlenmeden önce derdini nasıl, nerede, ne şekilde çözebileceğinin yolunu bir güzel öğrenmiş olsa... Belki de işe buradan başlamamız gerekiyor.

*** 13/12/2018 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.