5 Ekim 2018 Cuma

Din ve Devlet İşlerimiz *

Bu hafta cuma namazında hutbede hatip Müslüman'ın Müslüman üzerindeki haklardan bahsetti: "Selamı almak, hastayı ziyaret etmek, cenazeye iştirak etmek, davete icabet etmek, hapşırana rahmet dilemek." Ardından bidatlere getirdi işi. Özellikle cenaze sonrası cenaze sahibinin cenazeye katılanlara ikram etmek için yemek pişirmesinin İslam'da yeri olmadığını, bunun yerine eş-dost ve akrabalarının yemek getirmesi gerektiğini söyledi. Hoş bir hutbe idi. Zira özellikle bidatler başımızın belası malumunuz.

Hutbeyi dinlerken din işlerimiz de devlet işleri gibi dedim içimden. İmam hutbesini irat ettikçe hem devlet yönetimimiz hem de dini yaşantımız bir film şeridi gibi gözümün önünden geçip gitti. Siz nasıl bağlantı kurarsınız bilmiyorum ama ben bir bağ kurdum bile. Çünkü hem din anlayışımızda hem de devlet yönetme anlayışımızda bir kuralsızlık ve kural tanımazlık var. Niçin böyle oluyor derseniz vereceğim cevap zamanında müdahale etmediğimizdendir.

Devlet işlerini ele alalım. Yeni bir konu veya durum ortaya çıktığında devlet önce sesini çıkarmaz, görmezden gelir, yok kabul eder. (Konut yapımı, arabalara LPG taktırma gibi) Vatandaş istediği şekilde hareket eder: Enine-boyuna yayılır. Nice sonra devlet mevzuatını çıkarır, işi resmiyete döker. İnsanların bu kurala uymasını bekler, denetimler yapar, sıkı tedbirler alır. Devlet bundan sonraki hayatını o mevzuatı uygulamak için didinir durur. Daha önce kendi kendine bir yol çizmiş vatandaş ise bu kuralı yapmamak ve çiğnemek için uğraşır. Bu durum devleti yönetenlerin vatandaşın önünden gidememesinden, geniş ufuklu olmamalarından kaynaklanmaktadır. Bir şey çıkmadan önce devlet önce kuralını koysa vatandaş mecburen o kurala uyacaktır.

Din anlayışı ve yaşantımız da devlet yönetiminden farklı değildir. Dinde yeri olmamasına rağmen biri çıkar, dinden bir şeymiş gibi bir uygulama başlatır. (Mevlit okutma, cenaze sonrası yemek verme, ölünün altını üstünü görme gibi) Ondan gören bir başkası yapar. Vatandaş nezdinde uygulanmaya başlar. O zamana kadar bireysel tepkiler dışında bu uygulamalara karşı çıkılmaz. Hoş karşılanmasa da kimse sesini çıkarmaz. Dine sonradan yamanan bu uygulama halk nezdinde bir mahalle baskısına dönüştükten veya uygulana uygulana bir adet haline geldikten sonra yetkililer çıkıp “Bu yapılanlar yanlış bunların dinde yeri yoktur” demeye başlıyor. Kaç kişi vazgeçer bu durumda bu uygulamalardan? İçine sinmese bile “Dinde yeri yok ama herkes yapıyor, biz yapmazsak olmaz” deyip o da uydum kalabalığa diyor.

Anlatmak istediğim bizim ülkenin sorunu kuralların sonradan konmasındadır. Halbuki ülke yönetmeye talip olanların ve din adına söz söylemeye yetkili olanların halkı ve halkın gittiği yolu önceden sezme gibi bir görevleri vardır. Yetkililer zamanında basiret ve feraset göstermezlerse problemleri hep kucaklarında bulacak ve ömürlerini bunlarla mücadele ederek harcayacaktır. Çok mu zor halkın önünden koşmak, onlara yol göstermek?

Ne zaman ki devleti yönetenler halkın nereye gitmekte olduğunu hisseder, onların önüne mevzuatı koyarak bu işi şöyle şöyle yapacaksınız derse yani boşluk bırakılmazsa devlet işleri daha düzenli olur. Din alanında da bir konuda neler yapılması gerektiği halkın önüne konur, sürekli işlenir, bidat olmasına rağmen yapmaya kalkana önceden uyarı yapılırsa yani boşluk bırakılmazsa dini yaşantımız da özüne uygun olur. 05/10/2018

* 08/10/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Ekmek Zammına Niçin Karşı Çıkıyoruz?

Yıllar sonra yeniden çift haneli enflasyonu hayatı yaşamaya başlayınca ister ithal, ister ihraç ürün olsun iğneden ipliğe her şeye zam geldi. Mevcut gelen zamlara alışamadık hala.

Gelen zamların bir kısmı makul. Çünkü girdi fiyatları artmıştır. Kimi dolara endekslidir, fazlasıyla zamdan nasibini aldı. Kimi psikolojiktir; herkes artırdı, ben de artırayım diye. Kimi de fırsatçıdır. Çünkü ortalık toz duman. Ne vurursam kar mantığıyla hareket etmektedir. Biz bağırıp çağırsak da, bu haksız kazanç desek de, fahiş zam yapanların bir kısmını şikayet etsek de, ilgili merciler zam yapanları mercek altına alıp müeyyide uygulasa da  zamlar geldi ve gelmeye devam edecek. Dua edelim ki gelen zamlar mevcut yapılanlarla kalsın.

Gelen onca tepkilere rağmen zamlar geri alınmadı. Bir tek istisnası var, bazı illerde ekmeğe yapılan zamlar geri alındı. Daha doğrusu ekmek zammı iptal edildi. 

Ekmeğe yapılan zam niçin iptal edildi? Fırıncılar fırsat bu fırsat deyip çok fahiş bir zam mı yaptı? Fırıncıların yaptığı zam keyfi bir uygulama mıydı? Fırıncıların ekmek çıkarmak için kullandığı un, tuz, elektrik, su ve diğer katkı maddeleri zamdan etkilenmedi mi? Bildiğim kadarıyla  ekmekte kullanılan her türlü malzemeye zam geldi. Bu durumda fırıncıların ekmeğe zam yapması kadar doğal bir şey yoktur. Zira işlerine tutunmak ve yaptıkları işten ekmek yemek için zam yapmaları gerekiyor.

Fırıncıların zam isteğini makul görmemden  dolayı içinizden bu adamın sülalesi fırıncı olmalı diye düşünebilirsiniz. Maalesef hiç fırıncı akrabam yok. Ben de tıpkı sizin gibi zamlardan etkileniyorum. Devletin zam ayarlaması yaptığı bir ortamda fırıncılar da yapacak. Ekmek ihtiyacınızı bakkal veya marketten temin ediyorsanız fırıncının zam talebini makul görmeyebilirsiniz. Eğer fırından ekmek alıyorsanız fırıncının ateşin karşısında ayakta buram buram terleyerek ekmeği kıvamında çıkarmak için sabahtan akşama kürek salladığını görürsünüz. Bu durumda işlerinin ne kadar zor olduğunu anlarsınız. Ellerinin emeğiyle ekmek satarak ekmeklerini kazanmaya çalışıyorlar. Ne sabahları var, ne de akşamları. Tatil nedir bilmezler. Biz yatarız, onlar ayakta. Yatacak  bir yer ve zaman bulmuşlarsa yattıkları yeri beğenirler.

Zamlara karşı çıkalım elbet. Ama zam konusunda çelişkiye düşmeyelim. Kimseye söz geçiremediğimiz bir ortamda fırıncılara diş göstermek hakkaniyete uygun değildir. Eğer fırıncıların çıkardığı ekmeğin girdilerinde hiç artış olmadı da fırıncılar keyfi bir zamma kalkışmışsa hep beraber onlara karşı çıkalım.

Kursu Bitirirken

Boşta kalan kurs öğretmenlerine ders bulmak amacıyla Bakanlığın, mutlaka iki kurs açacaksınız dediği isteğim dışında kobay olarak alındığım iki haftalık kurs  bitmek bilmedi. Bir de sayılı günler çabuk geçer derler. Geçmedi efendim! Bir ömre bedeldi desem abartmış olmam. Çeken bilir ancak!

Ne mi öğrendik bu iki haftalık kursta? Neler öğrenmedik ki? Her şeyden önce sabretmeyi ve çalıya dolanmayı öğrendik. Çünkü çoluk çocuğumuz var ve akıl sağlığımızı korumamız gerekiyordu. Bunu yaptık. Yani akıllı insanın yapması gerekeni yaptık.

Kursun ilk iki gününde tehdit, tedhiş ve hırpalanmanın ardından baktık ki itirazımız işe yaramayacak. Her şeyi içimize attık, ağlanacak halimize gülmeye başladık. Kendimizi etkinliklere verdik. İçimiz dışımız etkinlik oldu:

Yıllardır tanıdığımız arkadaşlarla yeniden tanıştık. Selam vermenin çeşitlerini öğrendik: Kah dilimizle, kah elimizle, kah başımızla, kah ayağımızla selam verdik.

Çok amaçlı salonun işlevlerinden bir tanesinin de adım atmayacak yer kalmayacak şekilde arşınlamak olduğunu, yürümek istemeyenlerin isimlerinin alınacağını ve kendisine elin sallanacağını öğrendik.

Kursiyerlerin gelip gelmediğini öğrenmek amacıyla imzalanması gereken imza sirküsünün yeterli olmadığını, tek tek isim okunarak yoklama yapıldığını ve güvenilmez kursiyerler olduğumuzu öğrendik.

Hocamızın “Çocuğumuz var, onların karnını doyurup okula göndereceğiz” derdini anlatanları “anladığını” ama bu anlamanın nedense kendi bildiğini okumanın dışında bir kolaylığa dönüşmediğini öğrendik ve en iyisinin işi kendi oluruna bırakmak olduğunu öğrendik.

Dışarıya çıkıp mavi ipten sabit tutup makarasını bir arkadaşımıza atarken kapsayıcı eğitimle ilgili olumlu bir cümle söylemeyi, attığımız ipten bir örümcek ağı örerek bu ördüğümüzün adına kapsayıcı eğitim dendiğini öğrendik.

Yine mavi ipten tutmak suretiyle gözlerimiz kapalıyken kare yapılabileceğini öğrendik.

Bol bol dağıtılan kağıtları içimizden ve dışımızdan okuyarak terör, şiddet, savaş, vb nedenlerle göç edenlerin iç dünyasını ve çektiklerini ve onlara ne şekil davranılmasını gerektiğini öğrenmeye çalıştık.

Kâh yazı yazdık, kah senaryo. Olmadı şiire verdik kendimizi. Karikatür ve resim çizdik. İçini boyadık. Proje yaptık.

Top oynadık, birbirimize top attık. Birimiz ebe, diğeri onu korumak için badigart oldu.

Bazen çember oluşturup oturduk, ellerimizi arkaya sakladık. Biri ortaya geçti, elindeki topu atar gibi yapmak suretiyle bizi korkutmaya çalıştı. Sonunda topu yiyen çemberin içine geçti, o da arkadaşlarını korkutmak için elinden geleni yaptı.

Oluşturduğumuz çemberde birbirimizin avucunun içine şahadet parmaklarımızı koyarak parmak yakalamaya çalıştık. Oyunun  kapsayıcı eğitimle alakasını kuramadım ama olsun. Oyun oyundur.

Kendi kendimize lakap takmayı, taktığımız lakapla birlikte kendine lakap takan diğer kursiyerlerin lakaplarını ve adlarını söylemeyi öğrendik.

Bazen müdürcülük ve öğretmencilik rolü üstlendik.

Kimimiz kiracı, kimimiz ev sahibi oldu. Kiracı dendiğinde kiracılar, ev sahibi dendiğinde ev sahipleri yer değiştirdi koşarak. Kimimiz arasatta kaldı, kimimiz yeni bir evin sahibi oldu. Kısaca evcilik oyunu oynadık.

Bazı zamanlar kağıda elimizi çizip her bir parmağımıza bir özelliğimizi yazıp boyadık. Sonra buruşturup arkadaşlarımıza attık. Defalarca yaptık bunu. Ardından yazıp buruşturarak birbirimize attığımız kağıtları herkes açtı.  Özelliği okunanı “Bu kim” diye bulmaya çalıştık. Bazen balon şişirdik, balonu patlattık.

Bazen bir çizgi film, bazen bir video izledik.

Terör ve bombalama eylemleri dolayısıyla Yüksekova’dan Manisa’ya göç eden Aslan ve ailesini kendi ailemizden daha iyi öğrendik. Birimiz Aslan, birimiz babası, birileri kardeşleri, biri Aslan’ın babasının babası, bir kısmı da komşuları rolünü üstlenerek “Aslan ve ailesi göç etsin/etmesin” rolünü oynadık. Yani Aslan ailesinin tasası bize düştü. İçimiz dışımız Aslan ve ailesi oldu. Aslan’la yattık, Aslan’la kalktık. Tek çabamız Aslan’ı ve ailesini mutlu etmekti. Sanırım muradına ermiştir.

Say say bitmeyen etkinliklerimizin biri biterken diğerine geçtik. Tüm mücadele kapsayıcı eğitimi özümsememiz içindi. Oynamadığımız rol, olmadığımız figür kalmadı. Sanırım bir seksek, uzuneşek ve saklambaç kaldı oynamadığımız. İsteksiz yapılan tüm etkinlikler üzerimizden geçti. Terör, şiddet, savaş, göç vb nedenlerle etkilenenleri eğitim ve öğretim içinde dışlamadan eğitimin içine almamız gerektiğini öğrenirken bize terör estirildiğini hem ilmel yakîn, hem aynel yakîn, hem de hakk’al yakîn olarak gördük. Çekecek çilemiz varmış demek ki!

Her gün Esmeray’ın “Gel tezkere gel tezkere bitsin bu gurbet” dercesine askerin gün saydığı gibi on günün bitmesini bekledik. Nihayet yarın bitiyor. Bitti de biz de bittik. Ama yıkılmadık. Birimiz dışında hepimiz ayakta kaldık. Hemen hemen her etkinlikte rol alan, hayata olumlu bakmasıyla hepimize pozitif enerji veren, piyesimizde Aslan’ın babası rolünü üstlenen ve rolünü güzelce oynayan babacan adamın kalbi, kursun yedinci gününde pes etti. Maalesef bypass oldu. Babacan adamın kalbi niçin yenik düştü? Kursla bir alakası var mıydı bilmiyorum. Ama her şeyde bir sebep arayan ben -bugüne kadar hiçbir tespit ve öngörüsü doğru çıkmamış biri olarak- bu arkadaşımızın kurs hocasının gönlü olsun diye kendisini etkinliklerde çok yorduğunu, buna rağmen dışlanmaktan kendisini kurtaramadığını düşünüyorum. Çünkü kimi zaman başkasına verilen şeker kendisine verilmedi, kimi zaman da rol gereği zihinsel öğrenci olmaktan kurtulamadı. Bypass olan arkadaş için “Kalan sağlar bizimdir” diyen kurs hocamıza rağmen aramızda müstesna bir yeri olan hayat dolu bu kursiyer arkadaşımızın durumuna üzülmeyen kalmadı. Kendisine Allah’tan şifalar diliyor ve en yakında aramızda görmeyi temenni ediyorum.

Sonuç olarak yarın kursumuzun son günü. Bizim 10 günlük çilemiz yarın bitiyor. Bu yüzden çocuklar gibi şeneceğiz yarın. Çünkü işkence bitiyor. Ama hocamız için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çünkü kursun bitmesinden dolayı kendisi çok üzülecek. Çünkü bizim gibisini nerede bulacak bir daha? Ama olsun! Çünkü o, en büyük mutluluğunu on gün boyunca anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getirerek yaşadı. Biz “Bu kadar da olmaz” dedikçe o, sevinçten dört köşe oldu. Zaman zaman kahkaha attı. Biz bu kadar fil yeter dedikçe o yeni filler verdi bize. Bazı arkadaşlar kursun ilk iki gününden sonra hocamızın tavrı değişti dese de o, prensiplerinden hiç ödün vermedi ve geri adım atmadı. Bildiğini okudu. Değişen bizdik aslında. Çünkü baktık olmayacak, bu deve güdülecek. Gönülsüz de olsa deveyi gütmeye başladık ve kendisine ilk iki günde kızdığımız kadar kızmıyoruz artık. Sabrın en güzel örneklerini gösterdik, sabır küpü olduk. Yaşayarak öğrendiğimiz bu sabır sayesinde bundan sonra eğitim ve öğretimde önümüze ister hırlı, ister hırsız kim gelirse vız gelir artık. Belki de kurs hocasının istediği bu idi. Amacına da böylece ulaşmış oldu.

Başka kurslar olmasın. Şayet olacaksa da bu hocamızdan biraz da başkası yararlansın artık! Çünkü biz kendisinden çok memnun kaldık.

Herkese geçmiş olsun millet!