19 Eylül 2018 Çarşamba

Girizgâh ***


Yolum Pusula’ya düştü. Bundan sonra salı ve perşembe günleri olmak üzere haftada iki gün bu gazetede arzı endam edeceğim Allah izin verirse. Size şimdiden sabırlar dilerim.

Ne mi yazacağım? Başta toplumsal konular olmak üzere siyasi, ekonomi, dini, eğitim, ahlak, görgü kuralları vb alanlarda Allah ne verdiyse dağarcığım el verdiği müddetçe yazıp çizeceğim. Yani neyi dert ediniyorsam onu!

Nasıl bir üslupla yazacağım? Yazmak için oturduğum zaman o anki haleti ruhiyem ne ise o şekilde yazacağım. Yazılarımda bazen mizahın izi olur, bazen hicvin. Bazen düz yazarım, bazen tersinden. Bazen kızar, bazen överim. Eleştirel bakarım genelde. Yapıcı bir eleştiri benimkisi! Kimsenin şahsıyla işim olmaz. Lügatimde hakarete yer yoktur. Hadiseleri kendi doğru bildiğim prensiplerim çerçevesinde tenkit ederim. Bir hareket, bir davranış bana hoş gelmişse över; hoşlanmamışsam yerer, doğrusu şöyle olmalıdır derim. Yumuşak bir üslupla elbette! İcraatı kimin yaptığı önemli değil. Asla şahsileştirmem. Zira kişilerle değil benim işim. Sizden de yapıcı eleştiriler bekliyorum, öneri ve tavsiyelerinizi de.

Yazıp çizerken hata yapmayacak mıyım? Ne mümkün hata yapmamak! İnsan olup da hatasız kul olur mu? Bazen istemeyerek kalp kırmış olabilirim, bazen yanlış bir düşünce sarf edebilirim, bazen kendimi tam ifade edemeyişimden yanlış anlaşılabilirim. Bakış açım yanlış olabilir. Daha önce değindiğim bir meseleye yarın bir başka açıdan bakabilirim, Bunu çelişki gibi görebilirsiniz. Bu da doğaldır. Çünkü yazarken yeni şeyler öğreniyoruz.

Yazım ve imla kurallarında yanlış yapabilirim. Türkçe yazıp çizip de hata yapmamak mümkün mü? Türkçemiz ile yazıp çizmek, gerekli noktalamayı koymak zor mu zor! Bazen değme Türkçeciler bile çıkamıyor işin içinden. Bakmayın siz çoğumuzun benim Türkçem iyi dediğine. Sağ olsun TDK kural üstüne kural, kural içinde kural koymuş. Hasılı “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” misali benim gibi yazı yazmaya kalkanın hata üstüne hata yapmaması da mümkün değil. Bunu da baştan söyleyeyim. Hele bir de yazıyı kimi zaman cep telefonu marifetiyle yazmaya kalkınca T9’un azizliğine uğramak da var. Duygu ve düşüncelerimi terennüm ederken yapacağım hatalarda olduğu gibi yazım ve imla yanlışlarında da sizin engin hoşgörünüze sığınırım, olur biter. Bu durumda tek yapacağınız ya sabır çekmek. Girizgâhta değindim. Ya da kötü komşu mal sahibi yapar misali oturacaksınız klavyenin başına, bir köşede yazmaya başlayacaksınız.

Niyetim gündeme dair güncel konuları da sıcağı sıcağına ele almak. Ama takdir edersiniz ki haftada iki gün yazacağım. Saat başı gündemin değiştiği ülkemizde bizim gündeme dair yazdığımız köşe yazısı bir bakmışsın ki gündemden düşüveriyor. Yani bayatlayıveriyor. Bu da bu işin cilvesi! Ama eğer Konya’da yaşıyorsanız biz Konyalılar günlük yediğimiz taze ekmeğin bayatını dini bayramlarda bol miktarda yiyoruz. Başka da elimizden bir şey gelmez.

Herhangi bir tarafın tarafı değilim. Ama asla tarafsız biri değilim. Niyetim -dürüst biri olmasam da- en azından “Bu işin doğrusu bana göre şöyle olmalıdır” demek. Kutuplaşmanın zirve yaptığı günümüzde bir şeyin doğrusunu söylemenin özellikle fanatik derecesinde tarafgir olanların yanında pek bir yeri yok. Bunu biliyorum. Zaten o tiplerin gözüne girme gibi bir düşüncem de yok, kimseye yaranma gibi bir niyetimin olmadığı gibi. Allah doğruluktan ayırmasın hiçbirimizi. Kınayanın kınamasına aldırmadan doğru olanı yazmayı, yazdığımız doğrularla yaşamayı nasip etsin. Allah utandırmasın! Pusulamızı şaşırtmasın!
Barbaros ULU
*** 20/09/2018 tarihinde Pusula gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

18 Eylül 2018 Salı

Kendine Özgü Bir Adı Olmayan Günlerimiz

Bir haftanın yedi günden ibaret olduğunu hepimiz biliriz. Beş tanesinin kendine özgü adı var. İki tanesi var ki kendinden önceki isimlerle anılıyor. Bunlardan bir tanesi cumadan sonraki gelen gün, diğeri de pazardan sonra gelen gün. Cumartesi ve pazartesiden bahsediyorum. O kadar kelime içinde diğer günlere isimler konurken kelime kıtlığı mı çekildi ki bu iki gün diğerlerine göre garip kaldı? Yani isimsizler.

Bir işlevi mi yok bu günlerin? Önemsiz iki gün müdür? Ya da bir önceki günün devamı mıdır bu günler? Son sorudan başlayalım. Cuma ve Pazar ertesileri kendinden önceki günün devamı ise diğer günler de bir önceki günün devamıdır. Çünkü hayat kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Bugünler önemsiz değil aynı zamanda. En az diğer günler kadar hatta daha fazla bir işleve sahip.

Cuma ve Pazar ertesilerinde mutlaka bir farklılık bulacaksak cumartesi ve pazartesi günleri aynı işlevi yapan diğer kardeşlerine göre birbirleriyle sıkı bir ilişkiye sahip. Cumartesiyi ele alalım: Cumartesinin sevinci cuma gününden başlar. Hafta sonu tatili geliyor. Şu özel işimi yapayım, ya da nasılsa yarın tatil diye cuma akşamı biraz daha rahat edeyim diyor  insan. Cumartesi geç kalkarım diye alabildiğine geç yatıyor. Allah ne verdiyse cumanın ertesinde uyuyor. Kalkınca çocuklar gibi şen. Nasılsa tatil. İş yok, güç yok. Ardından gezme-tozma, dolaşma ne varsa planında ya da plansızlığında onu yapıyor.

Cumartesi akşam yine rahat oturma. Gecenin geç saatinde vücudun uykusuzluğuna yenik düşüp yatıyoruz. Yine uzun bir yatış bu.

Pazar tatil olmaya tatil ama. Cuma ertesindeki rahat yok. Yüzümüzdeki dünkü gülücükler yok. Ne de olsa ertesi ilk iş günü. Ertesinin sıkıntısı karabasanlar basar gibi pazar günden başlar. Oturup kalksan, dolaşsan da fayda etmez. İçimizde rahat değil çünkü. Ertesi gün iş başı ne de olsa. İki günlük rehavetten sonra tekrar işe odaklanmak zor mu zor. Üstelik erken kalkacaksın. Ne de çabuk bitti tatil bilemeyiz. Halbuki geç kalkmaya da ne güzel alışmıştık. Şimdi kim kalkacak bugünün ertesinin köründe. Pazar günden başlayan bu kabusun adı pazartesi sendromudur. Çoğu çalışan yaşar. Pazardan başlayan mutsuzluk pazartesi iş başındayken de devam eder.

Gördüğünüz gibi birbiriyle ayrılmaz bir yedili olan ve bir makinenin dişlileri gibi kesintisiz devam eden günlerden cumartesi ve pazartesinin işlevi diğer günlere nazaran daha farklı. Cumartesinin sevinci cumadan, pazartesinin sendromu ise pazar gününden başlıyor. Demek ki atalarımız bu iki güne kendi adlarını vermezken bir bildikleri varmış. Boşu boşuna bu iki güne farklı bir isim verme yoluna gitmemişler.

Yoksa sizin nazarınızda bu iki gün tıpkı diğer günler gibi mi? Hiç mi fark bulamadınız? Gördüğünüz gibi ben buldum. İster kabul eder, ister etmezsiniz. Siz ne derseniz deyin cumartesi ve pazartesi günler içerisinde önemli bir işlevi olan isimsiz kahramanlarımızdır.

17 Eylül 2018 Pazartesi

İletişim ve İstişare

Gözümüzün gördüğü, elimizin uzandığı, burnumuzun kokladığı, kulağımızın işittiği, dilimizin tattığı, vücudumuzun dokunduğu her şey Allah tarafından bize bahşedilen birer nimettir. Akıl vermiş, irade vermiş, feraset vermiş. Allah'ın insan için verdiği nimetler say say bitmez. Neler vermiş neler!

Allah'ın verdiği bu sayısız nimetleri yerli yerince kullanabiliyor muyuz? Kullanamıyoruz ki sorunlarımız eksilmiyor, artıyor. Eğer sorun çözülmek isteniyorsa bunun yolu iletişimdir. İletişim yolunun kapalı tutulmamasıdır.  İletişim yolunun açık tutulmasının yanında bir de istişare gereklidir. Çünkü iletişim kendi başına yeterli gelmeyebilir.

İnsanın olduğu, amme hizmetinin yapıldığı yerlerde başvurulacak iki yöntem iletişim ve istişaredir. Kim bu iki yöntemi hayatına düstur edinirse bulunduğu ortama barış ve huzur getirir. Çünkü muhatabına değer verdiğini gösterir. Doğru dürüst konuşmaz, iletişime açık olmaz, kimseyle bir şey paylaşmaz, kapalı kutu gibi olursa böylesi ortamlar kimseye güven vermez. Kimse birine bir derdini paylaşmaz. Herkes karnından konuşmaya, birbirinin arkasından atmaya başlar. Kimse eleştiriye açık olmaz. Birbirine bakarken duvara bakar gibi bakar.

Kamu kurum ve kuruluşlarda özellikle okullarda iletişim yolu daima açık tutulmalıdır. Çünkü okul ortamında barış iklimi olsun, herkes birbirini sayıp sevsin, değer versin isteniyorsa olmazsa olmaz iki güzel kelime iletişim ve istişaredir. Bu ikisinin olduğu yerde yüzler güler, çalışanlara huzur gelir. Dostluklar oluşur, okulda kurum kültürü gelişir. Herkes birbirinin derdiyle dertlenir. Çünkü kendisine değer verildiğini, önemli görüldüğünü hisseden bir insan o okula, o kuruma canını verir. Ekmeğini alsan sesini çıkarmaz. Elinden gelen fedakarlığı gösterir. Yapılan hataları görmezden gelir. Çünkü bilir ki adı üzerinde bir hatadır. Kasıt akla gelmez kimsede. Telafi edilme yoluna gidilir.

Ben yaptım oldu, ben asla danışmam, işimi kimseyle paylaşmam deyip odaya çekilmek, insanlardaki mutsuzluğu okuyamamak bir kuruma yapılabilecek en büyük kötülüktür. Niye kötülük yolunu seçiyoruz ki? Ne kazanacağız iletişim ve istişareye kapalı olmakla? Yoksa iletişim ve istişare karizmayı çizdirir diye mi düşünüyor bazıları? Eğer böyle düşünüyorlarsa bu işte çok çiğ oldukları ortaya çıkar. İletişimsizlik ve istişaresizlikte kibir kokusu vardır. Tersinde ise tevazu vardır. Seçin beğenin; kibir sahibi olmayı mı tercih edersiniz yoksa tevazu sahibi olmayı mı?