21 Mayıs 2018 Pazartesi

Oğlum! Ne Yatıp Duruyorsun, Kalk? ***

—Oğlum! Kalk, ne yatıp duruyorsun?
—Ne oldu baba, hayırdır?
—Başımıza ne geldiyse yatmaktan geldi zaten!
—Yatmayıp da ne yapayım, iş mi var sanki?
—Sen böyle upuzun yata dur, senin akranların vekil oluyor.
—Nasıl yani? Ne vekilliği, o da ne?
—Milletvekili oğlum milletvekili!
—Baba, daha ben liseyi yeni bitireceğim. Vekillik kim, ben kim?
—Olan anasının karnında mı oluyor? Bunun için istemek gerekiyor. Sen ne yapıyorsun? Yatıyorsun sadece!
—Kaç tane elim var? Ben öğrenciyim daha! Üniversite sınavına hazırlanıyorum.
—Senin akranların hem lise sonda okuyor, hem etüt merkezine gidiyor, hem de üniversite sınavına hazırlanıyor. Üstelik vekil adayı oldu şimdi de.
—Güldürme beni! Hiç havamda değilim.
—Sen öyle san! Kızımız Kocaeli'nde Türkiye'nin en genç vekil adayı olma unvanını kaptı şimdiden.
—Diyelim ki ben de vekilliğe müracaat ettim. Hani adaylık parası? Malum harçlığımı sen veriyorsun? Daha alnımı terleterek bir kuruş kazanmadım. Müracaat parası isteseydim verecek miydin?
—Sen yeter ki vekillik iste, sana kredi açardım.
—Diyelim ki adaylık parasını senden istedim, sen de verdin, gidip aday oldum ve partim de yanıldı beni aday gösterdi. Daha ben lise sonda okuyorum, üniversiteye hazırlanıyorum. Bu durumda ben ders mi çalışacağım, vekillik için seçim çalışması mı yapacağım, söyler misin? Zaten bu seçim yüzünden sınav tarihim ötelendi.
—Oğlum, bırak mazeret üretmeyi! Başkası ne yapıyorsa sen de onu yapardın. Seçim çalışması yapman şart mı sanki? Sonra kim vekile oy veriyor? Millet partiye veya liderine oy veriyor. Liderin çalışır, sen de sayesinde vekil olurdun. Sonra çalış yine dersine. Geceler ne güne duruyor! Seni tutan mı var? Ayrıca okumak karın doyurmuyor. Meclise bir kapak attın mı sülaleni beslerdin. Ben de vekil babasıyım diye övünürdüm. Sen bu mazeretleri bırakmadıkça vekil olamazsın. Vay efendim seçim çalışmasını nasıl yapacakmış! Adamlar hapiste iken seçime gidiyor, oturduğu veya yattığı yerden oylar kendiliğinden geliyor...
—Sen merak etme, ben okuyup devlette bir görev aldıktan sonra istifa edip vekil adaylığına müracaat ederim.
—Oğlum, o senin dediğin eskidendi. Eski seçimlerde kamuda çalışan bürokratlar istifa edip vekil seçilir, Meclis onlarla dolardı. Şimdi özel sektörden gelen serbest meslek sahipleri, kendi işinin yöneticileri vekillikte aranan tek kriter neredeyse. İstersen partilerin aday listelerine bir göz at.
—Sen değil miydin, oku kendini kurtar diye?
—Sana oku, kendini kurtar diyen dilimi eşek arıları soksun!
—Baba, sen ne dediğinin farkında mısın? Kendi kendinle çelişiyorsun. Okumaktan kime zarar gelmiş bugüne kadar?
—Oğlum, ben ne dediğimi biliyor muyum? Vekillik aklımı başımdan aldı. Okumaya okurdun yine, Meclis'e gittikten sonra da olurdu bu iş. Hem vekil, hem öğrenci! Üstelik üzerimden de yükün kalkmış olurdu. Okul kaçmıyor, ama vekillik her zaman kişiye gülmez. Kaçtı bir kere...
—Kaçan balığın büyük olduğu gibi değil mi?
—Kalk konuşma! Vekillik kaçtı, dersine otur. Pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım bari! Vardır bunda da bir hayır.

** 24/05/2018 tarihinde Barbaros ULU adıyla Yeni Haber gazetesinde yayımlanmıştır.

Parti Lideri ve Tarikat Şeyhi

Bu ülkede cemaatler, tarikatlar çok eleştirildi. "Vay efendim, şeyhinin iki dudağı arasında her şey. "Mutlak itaat şart! O ne derse o olur, itiraz edilmez" denir.

Parti liderleri bundan farklı mı? Bence aralarında hiç fark yok. Tarikat şeyhinin yaptığını noktasına, virgülüne parti lideri de yapıyor. Örnek mi istersiniz: Malum bugünlerde vekil listeleri hazırlanıyor. Parti liderimiz dama taşı oynar gibi adaylarını paraşütle "sen şu ile, o bu ile" diyerek yerleştiriyor. Lider bunu yapıyor, aday adayımızdan tık yok. İşin garibi bu tasarruf parti meclisinden de onay alıyor.

"Sayın aday! Haydi aday gösterildiğin yeri haritadan göster" ya da "Bugüne kadar o ile hiç gittin mi" veya "Hiç o ilden tanıdığın var mı" diye sorulsa öyle zannediyorum sınıfta kalır. Buna rağmen aday gösterilir ve aday olunur. Seçmen de vardır bir hikmeti diyerek gider oyunu tıpış tıpış verir. Kimse bir şey demez. Çünkü karşılarında tarikat şeyhi ile aynı yetkilerle donatılmış parti lideri var. O ne derse o olur. Yoksa aforoz edilir.

Şimdi size soruyorum: Bir parti lideri ile bir cemaat lideri veya tarikat şeyhi arasında yetki bakımından bir fark var mı? Bulabilirseniz merakımı gidermiş olursunuz ve size minnettar kalırım.

Koltuk Altı Kılları ve Basketbol *

Pazar akşamı Real Madrid ile Fenerbahçe Doğuş arasında oynanan Euro Lig basketbol final karşılaşmasını izlemek zorunda kaldım. Çünkü misafirlerim maç izlemek istediklerini söyleyince televizyondan bugüne kadar adını duymadığım bir kanalı açarak beraberce maç izledik. İzlediğimize de değmedi. Çünkü takımımız Real Madrid karşısında bir varlık gösteremedi. Sonunda maçı kaybettik ve basketbol şampiyonu olamadık. Kötü oynadığımız maçtan büyük fark yiyerek ayrılmadığımıza şükrettik.

Misafirlerim maçı izlerken ben de maçı izler gibi yaptım. Çünkü hem çok ilgimi çekmeyen bir oyundu basketbol, hem de oyuncuların koltuk altlarına gitti gözüm. Mübareklerin çoğunda koltuk altı tıraş diye bir şey yoktu. Koltuk altlarındaki kılları neredeyse yüzlerindeki sakal gibi olmuş. Bu maçı izledikten sonra bana basketbol nedir dense koltuk altı kıllarıyla oynanan bir oyun derim herhalde.

Basketçiler niye tıraş olmuyor acaba? Maç boyunca içimde kalan bu soru maçtan sonra da beynimi kurcaladı durdu. Saçı uzun oyuncu gördüm bugüne kadar, saçını bağlayanı da; saçını sıfıra vuranı gördüm, sakal koyanı da. Belki de izlemediğimden olsa gerek bugüne kadar koltuk altı kıllarıyla sahaya çıkanı görmemiştim. Misafirlerimin sayesinde kıllı oyuncuları da görmüş oldum. Hem de “Bak benim kıllarım seninkinden büyük” dercesine göstere göstere oynuyorlardı.

Sahi niye koltuk altı tıraşını olmuyor bu oyuncular? Zamanları mı yok, yoksa bu şekilde daha mı bir entel oluyorlar? Terle beraber koltuk altı kokunca rakip futbolcu kendilerine yaklaşamasın diye bir taktik mi güdülüyor? Ya da koltuk altı tıraşı kendilerine uğurlu geliyor veya daha fazla efor sarf etmelerini mi sağlıyor? Anladıysam harap olayım. Yakışıyor mu? Kimsenin kendisine yakıştırdığını sanmıyorum. Görenin seyir zevkini yok eden bir görüntü bu. Bu çirkin görüntü beni rahatsız etti de bir başkasını hiç rahatsız etmiyor mu acaba? Bugüne kadar kendilerini “tıraşınızı olun” diye hiç uyaran olmadı mı? Üzerlerinde forma ile dünya âleme koltuk altı kıllarını göstererek utanmıyorlar mı? Maçtan sonra bu basketçiler       -öyle zannediyorum- nasıl oynamışım, nerede hata yapmışım diye defalarca oynadıkları maçı izler. Hiç mi dikkatlerini çekmiyor bu görüntüleri veya rakip oyuncunun koltuk altı kıllarını görünce ne kadar da çirkin görünüyor diye düşünmediler mi?

Haydi diyelim ki oyuncular, bu halinden memnun, kimseden çekinecek durumları yok, zaten çoğunluğu kıllı. Bunlarla aynı yatağı paylaşan eşleri de mi bir şey söylemiyor? Takımın koçu veya kulüp başkanı, “Tıraş olup öyle antrenmana gelin ve maçlara tıraşlı çıkın” diye niçin söylemez? Bu kulüplerin bağlı olduğu federasyon ne iş yapar? “Aferin evlatlarım, ne de uzun kıl büyütmüşsünüz” mü diyor?

Kişilerin özel hayatına karışmam. Ne şekilde hoşlarına gidiyorsa o şekil yaşarlar. Ama “Biz basketçiyiz, istediğimizi yaparız, kimse bize bir şey diyemez, kıllı kıllı da çıkarız meydanlara” diyorlarsa burada onlara bir dur demek lazım. Toplumların örfü denen bir şey var. Ayıp denen şey bunların lügatinde yok mu gerçekten?

Gözünü sevdiğim gömlekler bugüne kadar insanın gösterilmemesi gereken yerlerini ne de güzel gizliyor ve örtüyormuş. Gömlek giymek bir nimetmiş gerçekten. Başka ülkelerin gelenek ve göreneklerini bilmem ama bizim federasyonumuz basketle ilgili koyacağı ilk kural, oyunculara koltuk altı tıraş olma zorunluluğu getirmek olmalı. Ben kıl mı seyredeceğim, yoksa basket mi? Edep yahu!

* 26/05/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.