17 Şubat 2018 Cumartesi

Alt-Üst Soy Bilgisi ve Tekâsür *

Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, TC vatandaşı olan kimselerin alt-üst soy bilgisini, www.turkiye.gov.tr adresinde hizmete sundu. Bu haberi duyar duymaz çoğunluk e devlet şifresiyle e devlet kapısını tıkladı. Yoğunluktan sistem kilitlendi, sayfaya girilemez oldu. Bir ara kaldırıldı, yeniden vatandaşın bilgisine sunuldu. Şimdi belirli aralıklarla vatandaş girip randevu alıyor ve şeceresini öğreniyor. Sayfaya giremeyen e devlet şifresiyle tekrar tekrar girip tıklamaya devam ediyor. 

Sonucu elde eden ise merakını gidermiş oluyor. Aileden aileye değişiklik olmakla beraber 1820-1830 yılına kadar üst soy bilgisine ulaşabiliyor herkes. Ailesinin geçmişini öğrenen eşiyle dostuyla ve sosyal medyada paylaşım yapıyor. Kimi de "Sağlığında babasını ziyarete gitmeyenler soyunu-sopunu merak ediyor." şeklinde eleştiri getiriyor. Kimi de "Irk bazında bugünkü durumumdan farklı bir soy-soy çıkar mı?" endişesi yaşadı işin başında.

Aile kütüğünün, 1800'lere ininceye kadar vatandaşın hizmetine sunulmasının hikmetini bilmemekle beraber kişinin birkaç kuşak öncesini bilmesini, atalarının nereden geldiğini, isimlerinin ne olduğunu öğrenmesini bilgi amaçlı olarak faydalı görüyorum. Geçmiş şeceresini bir övünç meselesi yapılmasını ise tasvip etmiyorum. Nasıl ki aslını inkâr eden haramzade ise aslını bir övünç ve gurur meselesi yapmak da bir o kadar ayıptır. Çünkü nerede, kimden doğacağımız bizlerin kendi tercihi değildir. Gerçi verilen bilgilerde birkaç kuşak öncesi ataların adı, soyadı, doğum tarihi, doğum yeri ve ölümü bilgisi var. Kimin nereden geldiği, aslı-astarının ne olduğu bilgisi yok.

Herkes geçmiş ecdadının bilgilerine ulaşa dursun. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün geriye dönük kütüğü bana Kur’an’daki tekâsür’ süresini hatırlattı. Malumunuz üzere Araplarda soy bilgisini takip etmek ve atalarıyla övünmek o kadar yaygın hal almış ki mezarlara kadar ailelerini saymaya başlamışlardı. Sürenin ilk iki ayetinde Allah: “Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.” buyurmaktadır. Ayette geçen tekâsür: “mal, mülk ve çoluk çocuğun çokluğuyla övünmek demektir. Belki de bugün bizim yaptığımız bundan farklı değil. Demek ki insanın bu konudaki bakış açısı geçmişte ne ise bugün de aynı. Aslında önemli olan mal-mülk, çoluk ve çocukla övünmek, işi mezara yani geçmişe kadar götürmek değil, günümüze -bugünkü halimize- bakmaktır. Çünkü geçmiş geçmişte kaldı.

Mademki her birimiz geçmişimizi merak edip baktık, soyumuzu önemsedik ve öğrendik. Bundan hareketle günümüz akrabalık ilişkilerimizi bir sorgulayalım, derim. Zira büyük aileden çekirdek aileye döndük. Her geçen yıl akrabalık ilişkilerimiz dumura uğramaktadır. Her yeni nesil ile birlikte akraba sayısı ve çevresi biraz daha daralmaktadır. Bizim tanıdığımız yakın akrabayı çocuklarımız tanımıyor. Çünkü kala kala anne-baba ve çocuk kaldı. Böyle gide gide yakın diye bildiğimiz akrabalıklar iyice yabancı olacaktır. Sınav odaklı okuma, çocukları akrabadan uzaklaştırmakla beraber evliliklerimiz de kişiyi aileden koparan bir etken olmaktadır günümüzde. Eskiden ev tutulurken veya ev satın alınırken eşe-dosta, akrabaya yakın olsun hesabı yapılırdı. Hatta aynı köyden gelenler bir muhitte toplanırdı. Şimdi ise baba bir tarafta, oğul öbür tarafta. Öncelik ve tercihlerimiz değişti maalesef. Herkes kendi başına özgür bir birey bugün. Ama olsun, nasılsa Nüfus ve vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün bu hizmeti ileride de devam edecektir. Tanımadığımız, iyice uzaklaştığımız akrabaları devlet dijital ortamda bir arada tutuyor. Biz unutsak da o, unutmuyor. Merak ettiğimiz zaman e devlet vasıtasıyla öğreniriz. Gerisi de çok önemli değil diye düşünebiliriz. Belki içimizden bizim önem vermediğimiz akrabalık hukukuna “Devlet önem verdiğine göre demek ki bu işler önemli” deyip sılayı rahime gereken değer ve önemi veren kişilerimiz çıkar. 17/02/2018, Ramazan Yüce, Konya



* 19/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.






11 Şubat 2018 Pazar

Öğretmenlerin Hal-i Pürmelali *



Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde bulunan bir Mesleki ve Teknik Anadolu lisesinde ders işlemeye çalışan bir öğretmenin trajikomik görüntülerini izlemiş olmalısınız. İzlememişseniz izleyin ki gidişatımızı, öğretmenlerin hâl-i pürmelâlini, bizi bekleyen tehlikeyi, eğitim ve öğretimin serencamını görelim. Görelim ki ne yapacağımızı, bu gidişata nasıl dur dememiz gerektiğini düşünelim. Yoksa gidişatımız felaket!

Televizyon ve internet gazetelerinin "Çorlu'da bir lisede skandal görüntüler... Öğrencilerin çektiği skandal görüntüler... Ders anlatmaya çalışan öğretmenleriyle alay ettiler..." başlığıyla verdikleri videoyu izledim. Öğrenciler tarafından çekilip sosyal medyada paylaşıma sunulan görüntüdeki sesleri ve konuşulanları anlayamadım. Çünkü çekim kötü olduğu için anlaşılmıyor. Fakat görüntü, sınıfta olup-biteni anlatıyor. Tahtada ders işleyen öğretmenin yanına kırmızı giyimli bir erkek öğrenci geliyor. Öğretmenin kravatına, karnına dokunuyor; elini kulağına götürüyor, sonra öğretmenin arkasına geçerek öğretmenini kucakladığı gibi havaya kaldırıyor ve -sanırım- kapının yanındaki çöp kutusunun yanına öğretmenini bırakıyor. Derste alayın her türlüsü işlenirken sınıfta gülüşme, ıslık, bağırış ve çağırış gırla gidiyor. Başrolünü kırmızı giyimli, başı kapalı öğrencinin oynadığı bu tiyatroyu, biri cep telefonuyla çekiyor ve sosyal medyada paylaşıyor. İşin garibi, tüm bu olanlara sınıftan kimse "Ne yapıyorsunuz?" demiyor. Öğrenciler tümden teşne bu işe. “Hababam” filmleri bu görüntünün eline su dökemez.


Kimse –özellikle- yetkililerimiz, anne ve babalar, yazılı ve görsel medya "Ne oluyoruz? Nereye gidiyoruz? Bu da ne böyle?" demeye kalkmasın. Veya "Çorlu'daki lisede meydana gelen bu olay bireysel, lokal bir olaydır" diyerek konuyu küçük görmeye kalkmasın. Hele basın, "skandal görüntü" falan demesin. Aslında esas skandal olan bizim bakış açımızdır. Çünkü okullarımızın çoğunda özellikle mesleki ve teknik liselerin çoğunda benzerlerine sıkça rastlanan buna benzer olaylar bizim eserimizdir. Bakmayın çoğunun basına yansımadığına. "Çocuklarımız öz güvenli yetişecek, kimse onlara kızıp bağıramayacak, asla elini kaldıramayacak, onların psikolojisini ve moralini bozamayacak. Çünkü onlar bizim her şeyimiz, biz onlar için yaşıyoruz. Her kim özellikle öğretmenler, bu çocuklara kızıp bağırır, kazara bir tokat atarsa ölümlerden ölüm beğensin" diyen bizleriz. El bebek, gül bebek büyütülen, hiçbir sorumluluk verilmeyen, cezayı müeyyide görmeyen bu korumacı çocuklar, az bile yapıyor. Kimse kusura bakmasın bu gelmekte olan nesil bizim eserimizdir. Eserimizle ne kadar gurur duysak azdır.


Olayın geçtiği okul, bir meslek lisesi. Yeni adıyla Mesleki ve Teknik Anadolu lisesi. Bir zamanların bir işlevi olan gözde okulları yani. Şimdilerde yerlerde sürünüyor. Bu okulların bu hale gelmesindeki en büyük pay, 28 Şubat darbesini yapanlardır. İmam Hatip Liselerinin önünü keseceğiz diye getirilen katsayı ucubesinin bir sonucudur. Katsayıda amaç, İHL'lerdi. Ama torbaya tüm meslek liseleri katıldı. Sayelerinde tüm meslek liseleri yok oldu. Bu okullar yeniden belini doğrultursa -ki mümkün değil- bilin ki eğitim ve öğretimimiz düze çıkar. 28 Şubatı yapanlar, bu süreci destekleyenler, o gün sadece İHL'lerin kapısına kilit vursalardı bu ülkenin eğitim ve öğretimine bu kadar zarar veremezlerdi. Özellikle bu videoyu, 28 Şubatı yapanlar ve savunanlar izlesin ki videoyu herkese izletip “Bakın biz, bu süreç bin yıl sürecek dediğimizde bize gülüyordunuz. Görün ki eserlerimiz meyvesini verdi, sizin haberiniz yok” desinler ve kına yaksınlar.


Toplum olarak biz “Bu öğretmenler yok mu? İşte eğitim ve öğretimi bu hale getirenler bunlar” diye suçu sadece bir kesime atarak egomuzu tatmin etmeye çalışalım, kendi yaptığımızı görmezden gelelim. Bu daha iyi günlerimizdir. Öğretmen bu tip öğrencilere dişini sıkar, iyi-kötü dersini işlemeye çalışır. Sonucunda birkaç dişini kırar, geçer gider. Yarın bu çocuklar, toplum içine girecek. İşte o zaman görün curcunayı. Tüm dişimizi kırsak yine kar etmez, haberimiz ola.


Bu görüntüleri izleyen kaymakam inceleme başlatmış. Sonuç ne mi olur? Sınıf hakimiyeti yok diye öğretmenin yeri değiştirilir; öğretmen, bir öğrencisine tokat attığından dolayı en azından dört ay hapis cezası alır; öğretmeni kucaklayıp ayağa kaldıran, videoya alan ve sosyal medyada paylaşan öğrenciler küçük bir disiplin cezası alır olur biter.  Yetkililerimizden isteğim; öğretmene ne yaparsanız yapın, ister görevden el çektirip öğretmenliğine son verin. Yerine sırada bekleyen birini alırsınız. Ayrıca öğretmenle dalga geçilmiş, psikolojisi bozulmuş. Bunu düşünmeyin. Zira öğretmenin psikolojisi mi olur? Ama öğrencilerimizin morali bozulmasın. Yeter ki onları mutlu edelim. Zaten istediğimiz de bu değil mi? Baksanıza çocuklarımız, oynadıkları tiyatro ile ne güzel eğlenmişler. Yine bu çocuklar iyiymiş. Ya Ödemiş’te öğrencileri tarafından öldürülen müdür gibi bu öğretmeni de öldürselerdi ne olurdu? Maazallah! Bir de çocuklar ıslah evine gidecekti. Buna da şükür hele!11/02/2018, Ramazan Yüce, Konya



* 12/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


10 Şubat 2018 Cumartesi

Mağazaların Kabinini Kimler İşgal Etmiş?

Yan tarafta gördüğünüz resimler bir giyim mağazasının kabininden. Vatandaş; önce beğenmiş, sonra bedenime uygun mu diye denemek için kabine götürmüş, büyük ya da küçük olunca kabine bırakıp gitmiş. Askıda bıraksa eh unuttu diyeceğim. Ama gördüğünüz gibi sere serpe yere atarak çekip gitmiş. Kabinden çıkınca tezgâhtara sordum bu durumu. "Müşterilerin bırakıp gittiğini söyledi çok da garipsemeden. Anlaşılan alışmış müşterilerin aldıkları her şeyi kabinde bıraktığına. 

Sanırım bu görüntü hiçbirinizin hoşuna gitmemiştir. Kimin gider ki? Ama maalesef görüntü bu. Ben kabinin iki tanesinden görüntü aldım. Diğer açık olan kabinlere de göz attım. Durum hepsinde aynı. 

Müşteri el etek çekilince içerideki görevliler, bir taraftan tezgaha rastgele bırakılmış olanları düzeltirken bir taraftan da kabine yerlere atılmış yeni elbiseleri temizleyip dürecek, sonra tekrar vitrin veya tezgaha koyacak. Görevi bu. Elbette yapacak diyebiliriz. Haydi diyelim ki tezgahtakileri dürüp koysun. Kabindekileri ne yapacağız?  Bu kabine bırakılıp yere atılanı, belki de içimizden biri bir başka gün gelip alacak. Aldıktan sonra da nasılsa yeni aldım deyip yıkamadan giyecek.

Almak için deneyen, almaktan vazgeçen, büyük-küçük diye bırakıp giden bizim insanımız. Bunlar uzaydan gelmedi. Dağdan veya ormandan gelmedi. Şehirde yaşayan, görüntüsü insana benzeyen yaratıklar bunlar. Bunu bugün bir başkası yapmış, yarın ben yapacağım, ertesi gün sizden biri. Hiç öyle kendimizi temize çıkarmaya, başkasını ayıplamaya falan çalışmayalım. Çünkü bunu yapan üç-beş kişi falan değil. Bu konuda duyarlı olanların sayısı her geçen gün giderek azalıyor. Bu iş böyle giderse vakayi adiyeden olacak diyeceğim ama görüntü, zaten olmuş bile. Takip etsen, bunu buraya bırakma desen asla bıraktığını da kabul etmez. Benden önce biri bırakmış deriz. Asla yaptığımızı kabullenmeyiz. 

Adına müşteri diyoruz bunların. Velinimet kabul ederiz. Başımızın tacı deriz. Elbette müşteri, müşteridir. Gereken ilgi ve alaka gösterilecek. Firma gerekli duyarlılığı gösterecek. Çünkü ekmek teknesidir. Müşteri olmadan burası dönmez. Ama müşteri de müşteriliğini bilecek, alışveriş yerine pislemeyecek. Alıp giyindiğini geri yerine getirmesini bilecek. Yok, ben müşteriyim, daima haklıyım derse en azından giyip denediğini kabindeki askıya asıp çıkacak, yere atmayacak. Yok, ben bunu da yapmam, bu firmanın çalışanları var, onlar yapsın denirse -ki görüntü bu- bu tiplere elbiseden ziyade semer vurmak lazım. Çünkü insan olanın giyeceği elbise bu tiplere lüks gelir. Ancak semer paklar bunları. Boşu boşuna firma, bu tipleri müşteri diye mağazadan içeri almasın. Kapıya bir adam koysun, bu tipler girerken "Size uygun elbisemiz maalesef yok. Çünkü size olsa olsa semer olur, o da burada yok" desin. Firma, hepsi insan elbisesi giymiş kişi bunlar. Biz seçemeyiz derse bizi hale yola koyuncaya kadar denemek için kabine gidenden geri getirdiği takdirde verilmek üzere kimliği alınsın. Gerçi üzerine ancak semer konan bu tip eşekler, bundan da anlamaz. Denediğini kabinde, kimliğini de tezgâhtarda bırakır, gider nüfusa. Kimliğimi kaybettim diye yeni kimlik çıkartır.

Şehrin en işlek yerinde insanların içinde insanım diye dolaşan ve kendine yakışanı almaya çalışan bu tipler, maalesef içimizde bizimle yaşıyor, aynı havayı teneffüs ediyoruz. İşin garibi bu yaptıklarını bunlara kimse öğretmemiştir. Ne anası, ne babası, ne de hocası. Nasıl ki eşek, eşekliği kimseden öğrenmiyorsa bunlar da kendiliğinden öğreniyor bu eşekliği. Beyninin içi, zihin yapısı değişmediği, bir yaptırım uygulanmadığı, kimse ayıplamadığı müddetçe bunlar eşekliğini yapacaktır. İstediğin elbisesi giydir. Bunlar yine eşektir, yine eşek. Hatta eşek oğlu eşektir diyeceğim ama inanın eşeğe hakaret olur. Ki eşekler bu toplumun yükünü çeker ama yük olmaz. 10.02.2018, Ramazan Yüce